<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-4873739032973507894</id><updated>2011-12-30T09:46:31.897+02:00</updated><title type='text'>DÜŞÜMLEMELER</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://aliabaday.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliabaday.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>Ali Abaday</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10510610494026958913</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>50</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4873739032973507894.post-122090169127108776</id><published>2011-12-29T23:36:00.003+02:00</published><updated>2011-12-30T09:46:31.906+02:00</updated><title type='text'>Beceriksizliğin kılıfıdır hata</title><content type='html'>Şırnak dünyanın en güzel bölgelerinden biridir. Gideni kendisine kısa sürede aşık eder. Ne yazık ki çoğu güzel gibi onunda kaderi bahtsızdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sen hiç gittin mi Şırnak’a bilmiyorum ama ben gittim. Gittiğim gibi de aşık oldum. Ancak onun kadersizliğine de şahit oldum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şırnak’ta geceleri yollarda asker ya polis görünmez. Özel harekat binalarının ışığı dışında yollarda ışık da yanmaz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayat zordur Şırnak’ta, ölüm her daim etrafta dolaşır. Bazen kurşunlardan çıkan mermidir ölüm, bazen gidilemeyen hastane, bazen ise uçaklardan atılan bombadır. Kimi zaman tek başına ölürsün Şırnak’ta kimi zaman ise arkadaşlarınla birlikte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;35 kişi öldürülür Şırnak’ta ama bunun adı “operasyon hatası” olur. Vatandaşını koruyamayan, ona iş imkanı sağlayamayan devlet bunu üstünü bir şekilde kapar. Şırnak’ı bilmeyenler de bu hatayı mazur göstermeye çalışır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne var ki o mazur göstermeye çalışanlar, kendi güvenli evlerinin civarında polis kimlik sorunca sinirlenir, elektrikleri kesilince olay yaratırlar. Bilmezler ki Şırnak’ı ve çekilen çileyi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İş imkanı olmayan, güvenlikleri sağlanamayan 35 kişi para kazanmak için mazot kaçırmaya gittiler ve öldürüldüler. Onlar ölmeden önce uçaklar yerlerini tespit etti, sonra diğer uçaklar füzeler yağdırdı. 35 canı öldürmek için büyük paralar harcandı. Ama ölüleri katırların sırtında taşındı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendi sınırlarını koruyamayan, dost ile düşmanı ayırt edemeyen bir ordu ve onu korumaya çalışan, bölgenin dertlerini bilmeyen yöneticiler. İstifa etmek, hatayı kabul etmek yoktur buralarda. 35 kişiyi öldürsen de sorun olmaz. Susarsın, birileri seni korur ve hayatına devam edersin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şırnak o kadar güzeldir ki anlatmaya kelimeler yetmez. Ne var ki bir o kadar da dertlidir. Geçim derdi vardır. Bölgeye her yıl bilinmeyen miktarda para akar, askerler ve polisler için ama halkına iş imkanı sağlamak çok zordur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üniversite açılır Şırnak’ta ama Şırnaklılar pek iş bulamaz o üniversitede. Kimi zaman sevdiklerini kaybederler. Sonra siyasilerin sevdiği bir değişle bıçak kemiğe dayanır ve dağa çıkarlar. Kürt çocuklarının dağa çıkmasını önlemek için kimse uğraşmaz, aksine sanki çıkmalarını istiyorlarmış gibi davranırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sınırlarını koruyamayanlar, insanlarının geleceklerini de, çocukların hayallerini de korumayı beceremezler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şırnak’ta Türkçe konuşulmaz, Kürtçe konuşulur çünkü Kürtlerin ana dili Kürtçedir. Yıllardır kabul edilmese de bu böyledir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkçe sonradan öğrenilir ama bir gün gidersen yüzlerinden gülücük eksik olmayan çocuklar seni Türkçe karşılar. Yabancılık çekmeni istemezler. İyi insandırlar çoğumuz gibi ama hayatları zordur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;35 can gitti. Sorumlular kim hiçbir zaman bilinmeyecek. Analar ağlayacak, çocuklar ağlayacak, birileri intikam isteyecek, bazıları dağa çıkacak. Sorunlar çözülmeyecek. 35 can büyük paralarla öldürülüp, katırların sırtında cesetleri köylerine getirilecek ve unutulmak üzere gömülecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir hata, ne var ki. 35 kişi ölmüş, zaten yaşadıkları bile bilinmiyordu. Büyütmeye gerek var mı? Askerler ölse daha mı iyiydi. Onlar da kaçakçılık yapmasaydı. Devlet açıklamayı yaptı, uçaklardan kimlik kontrolü mü yapılsın. Daha yüzlerce anlamsız cümle sıralanacak. İnsan hayatına değer vermeyenler, kendilerini üstün görenler başkalarının acılarını anlamayacak. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki evladını kaybeden bir ananın acısını kim anlayabilir ki? Sen mi, ben mi, kim? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Paraları yoktu, dağa çıkmak istemediler ve beceriksiz bir operasyonda, hayatlarında görmedikleri kadar para harcanarak öldürüldüler. Bir tek öldürülmeleri çok maliyetli oldu. Cesetlerini katilleri değil sevdikleri buldu. Ve soğukta 35 canı sevdikleri toprağa verdi.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4873739032973507894-122090169127108776?l=aliabaday.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/122090169127108776'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/122090169127108776'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliabaday.blogspot.com/2011/12/beceriksizligin-klfdr-hata.html' title='Beceriksizliğin kılıfıdır hata'/><author><name>Ali Abaday</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10510610494026958913</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4873739032973507894.post-182074182562085067</id><published>2011-10-27T16:05:00.001+03:00</published><updated>2011-10-27T16:05:51.279+03:00</updated><title type='text'>Ekim yağmurları</title><content type='html'>Ekim yine yağmurlarıyla birlikte geldi. Pencereme her damlanın vuruşunda içim biraz daha ıslandı. Sen bilmezsin belki ama ben Ekim’de öleceğimi düşünürüm. Yağmurlu, lambaların erkenden yakılmaya başlandığı, soğuk bir Ekim öğleni...&lt;br /&gt;Şimdi yağmur yağarken, hava hafiften puslu ve apartmanlarda ışıklar yanmaya başlamış. Işıkları gördükçe o evlerde hayat olduğunu anlıyorum. Bazen evde tek başıma otururken gelen çatal bıçak seslerinden akşam yemeği saatinin gelmiş olduğunu anlamam gibi...&lt;br /&gt;Sen şimdi nerelerdesin acaba? Ekim yağmurları seni de ıslatıyor mu? Eminim ki ıslatıyordur ve sen o yağmurların altında gülerek dolanıyorsundur. Yakında bir akşam eğlence vardır, oraya gider, içki içer, şarkılar söylersiniz. Hatta kafanız güzelse dans bile edebilirsiniz. Sesin aramızdaki mesafeyi aşmak istercesine yol alır ya da ben öyle olduğuna inanırım. Sonuçta kulağıma senin sesin çalınır ve ben gülümserim.&lt;br /&gt;Ekim yağmurlarıyla geldi ve bu senede birini aldı benden. Annem ölüler için dua okutmak istediği zaman toptan yapıyor bu işi zira herkes Ekim’de ölmüş bizim ailede. Bazen yağmurların onların bize gönderdiği gözyaşları olduğunu düşünüyorum. &lt;br /&gt;Hava soğuk, ben yürüyorum, usul usul yağan yağmur beni ıslatırken dudaklarımda sevdiğim melodinin ıslığı. Bizim yollar bilirsin asvalttır, ama aklımda çamurlu yollar var. O çamurlu yolları, yeşil çimenleri görmek istiyor içim.&lt;br /&gt;Tahminimce oralar soğuktur şimdi. Malum bizim şehrin yapılaşması sonucu artık çok soğuk olmuyor. Bize çok soğuk gibi gelen hava ise sizin orayala kıyaslanırsa ılıman. Seni düşünüyorum bazen. Yanında olsam, birbirimize bakıp gülsek, Ekim yağmurunda birlikte ıslansak. &lt;br /&gt;Arabalar yanımdan hızlıca geçiyor. Sıkıldım ben bu şehir hayatından. Şöyle kimsenin olmadığı, seyrek de olsa yağmurların yağdığı, yeşili bol bir yerde yaşamak istiyorum.&lt;br /&gt;Yağmur hızlanıyor, ben dudağımdaki melodiyi daha bir sesli hale getiriyorum. Bir kaç evin daha ışığı yanıyor. O evlerin içi şimdi sıcaktır ama esasında huzur olmadan evlerin ısınmayacağını çok erken öğrendik ikimizde.&lt;br /&gt;Huzursuz bir evde olmaktansa sokaklarda yürümek daha güzeldi bizim için. Ben şimdi komşuların ışıklarını görmemek, çatal bıçak seslerinden yemek vaktinin geldiğini anlamak için yürüyorum.&lt;br /&gt;Ekim yağmuru ıslatıyor beni. Saçlarımdan, kaşlarımdan, sakallarımdan akıyor. Biliyorum ki o damlalar birilerinin gözyaşları, içlerinde senin şarkılarının melodileri olan...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4873739032973507894-182074182562085067?l=aliabaday.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/182074182562085067'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/182074182562085067'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliabaday.blogspot.com/2011/10/ekim-yagmurlar.html' title='Ekim yağmurları'/><author><name>Ali Abaday</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10510610494026958913</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4873739032973507894.post-2634275629777289593</id><published>2011-10-07T15:03:00.000+03:00</published><updated>2011-10-07T15:04:09.845+03:00</updated><title type='text'>Amca...</title><content type='html'>Hayat bazen bize acımasız bir mizah duygusuyla yaklaşıyor. Kimi zaman çalan bir telefonla gelen haber içimizi yakıyor.&lt;br /&gt;Geçen yıl babamı kaybetmiştim. Uzun zamandır görmediğim ama ölünce üzüldüğüm babam. Bir yıl sonra bir kez daha telefon çaldı. Bu sefer babamın kardeşi, amcam öldü. Onunla birlikte çocukluğumun bir bölümü de toprağa girdi.&lt;br /&gt;Amcamla adaştık. Pek bilinmez ama dünyada iki tane Ali Abaday vardı. Şimdi bir tane kaldı. &lt;br /&gt;Babamla birbirlerine “babaoğlu” diye hitap ederlerdi.&lt;br /&gt;Uzun yıllardır görmediğim iki adam, bir nevi benim yarım bir yıl arayla birbirlerini takip ettiler. Amcamla ilgili hatıralar babamınkinden daha az. Beni yıllar önce gezmeye götürdüğü bir hafta dışında zaten çok da amca yeğen olamadık.&lt;br /&gt;Esas yakınlaşmamız babamın vefatından sonra olmuştu. Beni aramış aramızdaki buzları çözmeye çalışmıştı. Zordu gerçi bu, 30 yıl sonra çıkan bir akraba pek de normal karşılanamıyordu. Bir de yıllardır görüşülmemiş babanın sesine sahip olması, onunla aynı tonda konuşması daha da düğümlüyordu kelimeleri.&lt;br /&gt;Yılmadı amcam, uzun aralıklar girse de konuşmaya çalıştı benimle. Arayacağım dedikten sonra aramamalarımı hiç yüzüme vurmadı. Onunla konuşmak babamı, çocukluğumun kimi mutlu günlerini hatırlattığı için güzeldi ama anlatılamayan nedenlerden de kelimeler düğümleniyordu. Bunları ona hiç anlatamadım. Zaten konuşmakta iyi değilken geçmişi, hissetiklerimi anlatamadım.&lt;br /&gt;Son isteği beni görmekti. Gitmedim, gidemedim. Hala emin değilim son kez görüşmemiş gerekip gerekmediğinden. Yine de bir adamın son dileğini yerine getirememek, şuuru yerindeyken bu isteğine kavuşmasını isteyerek olmasada engellemek can sıkıyor.&lt;br /&gt;Amcam artık yok, çocukluğumun bir bölümü de onunla birlikte toprağa karışacak. Hayat devam edecek ama ben bileceğim ki babamın sesine sahip, onunla aynı şekilde konuşan adam artık hayatta olmayacak. &lt;br /&gt;Amca bu satırlar senin için. Kusura bakma son dileğini yerine getiremedim, yanında olamadım. Yıllar sonra zor geldi tekrardan başlamak. Ama sen babamın yarısıydın. Şimdi ellerim yine üşüyor, tıpkı babam öldüğünde üşüdüğü gibi. Ne kadar ölümü kanıksasam da olmuyor. Seni özleyeceğim, çok seyrek de olsa yaptımız konuşmaları, o tatlı sesini, çocukluğumun içinden gelen gülümseyen yüzünü&lt;br /&gt;Huzur içinde yat ve beni bağışla yanına gelemediğim için...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4873739032973507894-2634275629777289593?l=aliabaday.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/2634275629777289593'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/2634275629777289593'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliabaday.blogspot.com/2011/10/amca.html' title='Amca...'/><author><name>Ali Abaday</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10510610494026958913</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4873739032973507894.post-5362370799431798199</id><published>2011-06-10T16:53:00.001+03:00</published><updated>2011-06-10T16:55:55.937+03:00</updated><title type='text'>Dünya durdu</title><content type='html'>Hani bir an gelir gözyaşların gözünde akmak için toplanır ya...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir akmakla akmamak arası kalır...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüylerin diken diken olur...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Masaya oturursun, hafta bitmek üzeredir. Mesaiden sonra yapacaklarını düşünürsün. Sonra...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir haber gözüne çarpar, yok dersin, okudukça için katılır. Hayat anlamsız gelmeye başlar...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Senin dışında herkes koşturmaktadır ama senin için o an dünya durur...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şafak’ı hiç görmedim. Sesini duydum ama tanışamadık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tedavisine devletin dikkatini çekmeye çalıştık. Sonunda çektik de. O zamanlar hem onunla hem ağabeyi ile konuştuk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şafak iyileşecekti. Sonra İstanbul’a gelecekti... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birlikte rakı içecektik... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok gençti daha...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neden diye haykırıyor insan için sadece neden.....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şafak kayboldu, dünya durmayı bıraktı bizim için...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4873739032973507894-5362370799431798199?l=aliabaday.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/5362370799431798199'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/5362370799431798199'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliabaday.blogspot.com/2011/06/dunya-durdu.html' title='Dünya durdu'/><author><name>Ali Abaday</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10510610494026958913</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4873739032973507894.post-2542250553689074551</id><published>2011-04-04T13:58:00.003+03:00</published><updated>2011-04-04T16:18:30.545+03:00</updated><title type='text'>Bu soruları kendime sordum</title><content type='html'>Senin kalbin hiç sıkışır mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim arada sıkışır, sanki iki ciğerim onu sıkar gibi gelir. Kafesteki bir aslan gibi bütün neşesi kaçar, boğulmaya başlar, haykırmak ister ama sesi duyulmaz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte o zamanlar boğazıma bir de yumru oturur. Sıkışan kalbimin üstünde bir ağırlık hissederim. Hele bir de boğazdaki yumru ile birleşince gözyaşları akmaya hazır haldedir. Yine de akmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sen hiç ağlar mısın?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben yıllardır ağlamıyorum ya da ağlayamıyorum. Ne zaman gözyaşları akacak duruma gelse yazıya sığınıyorum. Gözyaşlarım yerine kelimeler akıyor. Kelimeler aktıkça ben rahatlıyorum. En azından bir süre için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazen sıkıntıyı atmak için müzik dinlemek gerekiyor, bazen iyi bir film izlemek, kimi zaman bir dostu aramak. Ne var ki hiçbir şey yapmadan zamanın geçirmesini beklediğim de oluyor. Yazı ağırlığı alsa da bu sıkıntı kolay geçmiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sen yağmurları sever misin?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben yağmurları severim. Bazen herkesin kaçtığı yağmurda ellerim cebimde yürümeyi, sırılsıklam olmayı özlerim. Şayet beni sırılsıklam edecek bir yağmur yakalarsam ama hani şu hakikaten yağdı mı 'gök delindi' dedirtecek cinsten, mutlaka iliklerime kadar yağmurla bütünleşirim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yağmurun insanı günahlarından arındırdığına ya da en azından günahların verdiği ağırlığın azalmasına yardım ettiğine inanırım. Ve nedense ben günahlarımın omuzlarımda değil kalbimin üzerinde yazıldığı düşüncesindeyimdir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sen gecelerden korkar mısın?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çoğu insan gecelerden korkar. Bense geceleri daha çok severim. Bilinmezlerle doludur geceler. İnsan kendisiyle başbaşa kalabilir üstelik. İnsanın kendisi ile başbaşa kalması korkunç görünse de eğiticidir. Bütün bir gece kendinle oturup hesaplaşırsın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendisine karşı satranç oynayan biri gibi hatalarını, günahlarını sayarsın kendine, bir yandan da kendini aklamaya çalışırdın. Bir noktada kendine bile söylediğin yalanları görürsün. Öyle günlerin sabahında insanın içinden aynaya bakmak gelmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sen kendi uçurumuna baktın mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Boyanmamış, bembeyaz duvarların çevrelediği küçücük bir odada ben kendi uçurumuma baktım. Kendimin en rezil, çirkin yanıyla karşılaştım. O çirkin, rezil ve sakat tarafı ilk gördüğümde kendimi öldürmek istedim. Sonra bir merakla yavaş yavaş daha fazla baktım kendi sakat tarafıma.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En sonunda kendi kötü tarafımı da sevdim ve ona sarıldım. Onun bir parçam olduğunu kabul ettim ve o da bana bir daha hiç yalan söylemedi. Kendime yalan söylemeden yaşamaya başladım. Zamanla aynaya bakmaya bile dayanır oldum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Senin canın hiç yandı mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim canım yandı, hem de çok. Ama yalan söylemeyeyim ben de çok can yaktım. Sevdiklerimin de, sevmediklerimin de canını yaktım. İnsanın canı en çok sevdikleri yakınca yanıyor. Sevdiğin canını yakınca kızamıyorsun, kıyamıyorsun ona. Sezar gibi sadece arkanı dönerek, “Sen de mi?” diye soruyorsun. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Soruyu sana sordukları zaman da, içinden gözyaşlarını akıtarak, “Evet, ben” diyebiliyorsun. O kendince açıklamlarının hepsi saçma geliyor ama bir kez canı yaktın mı geriye de dönemiyorsun. Özür dilemek bir şey ifade etmiyor. Tıpkı senin canını yakan sevdiklerinin senden özür dilemesi gibi. Bazen canın yanınca, bazen de can yakınca kalbin sıkışmaya başlıyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4873739032973507894-2542250553689074551?l=aliabaday.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/2542250553689074551'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/2542250553689074551'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliabaday.blogspot.com/2011/04/bu-sorular-kendime-sordum.html' title='Bu soruları kendime sordum'/><author><name>Ali Abaday</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10510610494026958913</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4873739032973507894.post-1919590583578631198</id><published>2011-03-07T16:24:00.002+02:00</published><updated>2011-03-07T16:32:02.833+02:00</updated><title type='text'>Gazetecilik</title><content type='html'>Gazetecilik zorlu meslektir. Bir kere çalışma saatleri yoktur. Günün 24 saati, haftanın 7 günü çıkacak bir haberin peşinden koşabilir gazeteci. Üstelik onca emek harcadığı haberini  her zaman da yayınlama fırsatı bulamaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazen yaptığı haberden ötürü acımasızca eleştirilir, bazen de alkış toplar gazeteci. Ancak ne olursa olsun gerçeği ortaya çıkarmaya çalışır ve bunun için bazen doğru bildiği gerçeklerle de ters düşebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabii bu her gazeteci için geçerli değildir. Kimisi adını duyuracağı, doğruluğu kanıtlanamayan haberleri yazmayı da sever. Hatta haberi doğrulatmak için uğraşmaz bile. Tek kaynaktan aldığı bilgiye inanıp onu aynen yayına alır. Üzerine çamur attığı kişinin neler yaşayacağını düşünmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de yalan haber yazan, haberi doğrulatamayan ama yine de yayına koyan gazeteciler var. Bunu yapmaktan çekinmiyorlar da zira onları bu durumda cezalandıracak bir kurum yok. Mesleğin kurallarının oturduğu, etiğin içi boş bir kelime değil gerçek anlamıyla kullanıldığı ülkelerde yalan haber yazan gazeteciye bir daha yazı yazdırılmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak burada yalan haber ile yanlış haber arasındaki farkı da bilmek gerekir. İsteyerek, doğruluğundan emin olmadan yazılan haber yalandır. Fakat, eldeki kanıtlara göre yazılan, o kanıtlara göre bir kaç kaynak bulunan haber yanlış çıkabilir. Arada ince ama önemli bir ayrım vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gazetecilik ego işidir ama yıllarca sürüneceğini, her daim isminle anılacağını ya da kimi zaman bilinen biri olamayacağını kabul ederek yapılması gereken bir ego işidir. Bir haber için her şeyi geride bırakacak kadar sevmek gerekir mesleği. Kimi zaman tüm sevdiklerini karşına alacağını bilerek doğrulardan sapmayacağını bilmek gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir gün bile biri için haberi değiştirirse yıllar sonra onun karşına çıkacağını iyi bilmeli insan. Bir de habere karışmamak gerektiğini. Bu belki de mesleğin en zor koşullarından biridir. Yanında biri yardım isterken orada durup hiçbir şey yapmadan olanları yazmak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ne her insanın ne de her gazetecinin yapabileceği bir durumdur. İnsan olarak orada yardım etmek bir içgüdü olarak bağırır. Diğer yandan haberin öznesi olmak objektifliği bozar. Hiç kimse öyle bir durumla karşılaşmak istemez ama karşılaşınca gerçekten çok az insan durup olayı izler ve karışmadan haberleştirebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Velhasıl gazetecilik zor meslektir ve toplumun giderek bölündüğü bir dönemde daha da zorlaşıyor. Unutmamak gerekir ki halkın haber alma özgürlüğü kısıtlanamaz. Bir gazeteci sadece yazdıkları yüzünden tutuklanır, hapsedilirse bunun hesabını kimse kolay kolay veremez. Zaten bunu yapanların zamanla nasıl yok oldukları tarih sayfalarında yer almaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer yandan bir gazeteci mesleği dışında işler yapar, bildiklerini topluma açıklamazsa, o gazetecinin de haberciliği sorgulanır. Sonuçta gazeteci halkı aydınlatmak, bilgi vermekle yükümlüdür. Gazeteci sadece düşünce ve ifade hürriyeti olan kişi değildir, haber verme ve toplumu doğru bilgilendirme yükümlülüğü de olan kişidir. Haber için topladığı bilgilerden yarar sağlayarak bunları yayımlamamak ve bundan çıkar sağlamak, habercilik gücünü bir grubun lehine kullanmak, yanlı haber yapmak da meslek ahlakı açısından doğru değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gazeteciliğin bir de bilinmeyen yüzü vardır. Ego mesleği olduğu için birbirinin ardından kuyu kazan olur, yükselmek için yanındakileri rahatça harcayan olur, kendisine rakip gördüğü arkadaşını yukarıya şikayet eden olur. Sevmediği, kıskandığı ya da görüşlerini paylaşmadığı meslektaşlarından birinin başına iş gelince sevinen de çoktur. Kınanacaklarını bildiklerinden  bu sevinci açıkça da söylemezler ama anlarsınız ki mutludurlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gazetecilik kişinin en kolay harcanabileceği mesleklerden biridir. Bir sabah işe gittiğinde kovulduğunu öğrenebilirsin. Ve bu meslekte kimse kolay kolay arkadaşlarının keyfi kovulmasına sert tepki vermez. Verse de o sayı çok azdır. Toplu bir iş bırakma ya da protesto da olmaz çünkü maddi durumu genelde iyi değildir gazetecinin ve kovulursa iş bulması zordur. Kolay kolay patronun sözünden çıkamaz. Çıkarsa da başına gelecekleri bilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısacası zor meslektir gazetecilik, keyfi ayrıdır ama cefasını çekmeden sefasını sürmek olmaz. Ve gazetecinin kaynağı çok da olsa dostu azdır. Zira düzgün gazetecilik yapan, gazetecilik etiği ve meslek onuruna sahip çıkan meslektaşlar bulmak her geçen gün zorlaşmaktadır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4873739032973507894-1919590583578631198?l=aliabaday.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/1919590583578631198'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/1919590583578631198'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliabaday.blogspot.com/2011/03/gazetecilik.html' title='Gazetecilik'/><author><name>Ali Abaday</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10510610494026958913</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4873739032973507894.post-7589015760607977511</id><published>2011-01-06T16:50:00.001+02:00</published><updated>2011-01-06T16:51:19.974+02:00</updated><title type='text'>Üniversite nedir, ne değildir</title><content type='html'>Üniversite ya da İngilizce yazılışıyla “university” Latince universitas magistrorum et scholarium’dan gelir, anlamı da öğrenci ve alim topluluğudur. Ayrıca bir görüşe göre de evrensel şehir anlamı içerir. Sonuç olarak üniversite öğrencilerin eğitim aldığı bir yerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üniversite sadece meslek eğitimi vermez. Bu eğitimi veren kurumlara yüksek okul denir ve öğrencilerini iş hayatına hazırlar. Üniversite eğitimi alanlar daha çok uğraştıkları disipline bir artı getirmeye çalışırlar ve üniversite idealde olması gereken hali ile bir düşünce üretme yeridir. Tabii bu Türkiye’de pek de ayırdında olunan bir konu değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üniversiteler disiplinlerle, aradisiplinlerle ilgili çalışma yapılırken, öğrenciye direk bir şeyi ezberlemesi için dayatmaz. Gerçek üniversitede öğretim görevlileri merak eden öğrencilere, merak ettikleri konuları öğrenmeleri için rehberlik ederler. Onlar arasında ayrıca bir öğrenci öğretmen hiyerarşisi olmaz. Sonuçta aynı konuya ilgi duyan ve o konuda birlikte çalışmalar yapan dostlardır bir bakıma.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısacası üniversitelerde öğretim üyelerine duyulan saygı, yaşlarına veya mevkilerine hürmeten duyulan göstermelik bir saygı değil, uğraştıkları bilime ve üretilen bilgiye duyulan saygıdır. Gerçekten saygıyı hak ediyorsa zaten öğrencileri o saygıyı öğretim üyelerine gösterirler. Öğretim görevlileri de ellerinden geldiğince öğrencilerin merakları çerçevesinde onlara yol göstermeye çalışırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu girişten sonra Bilgi Üniversitesi’nin pek de üniversite olduğu söylenemez. Üniversitede akademik özgürlüğün çerçevesini merak eden bir öğrencinin tez çalışması aylar sonra basına yansıyınca, özgür bir düşünce ortamı olması gereken üniversite birden sıkıyönetim ilan edilen şehirlere benzedi. Akademisyenlerin okuldan ilişiği kesildi. Tamamen göstermelik çözümler üretildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilgi Üniversitesi’nin akademik özgürlüğü hiçe sayan uygulamalarının ardından dünyanın en iyi üniversiteleri arasına giremeyeceğini bir kez daha gördük. Zira verilen eğitimin kalitesi kadar öğrencilere ve öğretim görevlilerine sağlanan özgürlükte önemlidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu konuda yakın tarihteki belki de en önemli olay Prof. Edward Said’in bir İsrail sınır karakoluna taş atarken çekilen fotoğrafının yayımlanmasıyla yaşanmıştı. Columbia Üniversitesi’ne Said’in ilişiğinin kesilmesi için baskılar yapılmaya başlanmıştı. Eminim ki Said bir Türkiye üniversitesinde ders veriyor olsaydı anında ilişiği kesilir ve bir daha Türkiye’de ders vermemesi sağlanırdı. Ancak Columbia Üniversitesi’nin rektörü Jonathan R. Cole bir yazı kaleme alarak Said’i savunmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yazıda Cole şu ifadeleri kullandı; “Akademik özgürlükten kasıt, bütün öğretim görevlilerinin, sınıflarında konularını tartışırken özgür olmalarıdır; bu özgürlük, araştırma ve bu araştırmaların sonuçlarını yayımlama özgürlüğünü de içerir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...Öğretim görevlileri fikirlerini ifade etmelerinden veya özel ya da kamusal alanda kurdukları ilişkilerden dolayı üniversite tarafından cezalandırılmaz... Kısacası, üniversite, bir görevlisinin fikirlerini açıklamasına veya davranışlarına karşı, bunlar yargının alanına girse bile müdahale etmeyebilir. Karşılığı, hal ve şartlar belirler.... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir üniversite için, bireyin siyaseten baskın bir ideolojinin titreten-felç edici etkisinden korkmaksızın, görüşünü ifade etmekte kendisini özgür hissetmesinin güvence altında olmasından daha temel bir ikinci şey yoktur.... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fikirler, sınıf içinde veya dışında kamusal ifade buldukça anlam taşır; bazı fikirler bize çirkin gelebilir, 'doğruluk' mefhumumuza aykırı düşebilir, yargılarımıza veya kabullerimize meydan okuyabilir, ama ne olursa olsun akademik düzenimizin temel yapısını tehdit etmedikçe güvence altında olmaları gerekir..... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu nedenle, Said'in etrafında süregiden son tartışma da bizi rahatsız etmemelidir; yeter ki tartışma özgür fikir alışverişine zincir vurma veya Profesör Said'e yaptırım uygulama çanlarını içerir hale gelmesin. Hepimizi ve akademik özgürlüğü tehdit eden işte tam da Said'in ifade özgürlüğünü ya da eleştirilerini sınırlama düşüncesinin kendisidir. Öğretim üyelerimizin görüşlerine yönelik bu tür kısıtlamaların, bu üniversitenin saygın bir özelliği açısından uzun süreli olumsuz etkileri olabilir: Bu özellik, çoğunluğun kabul edilemez görebileceği fikirlere karşı hoşgörü göstermektir...."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu savunmanın İngilizce ve Türkçe metni bütün üniversitelere asılsa ne güzel olurdu. Ancak öğrencilerin kıyafetlerine dahi karışan üniversiteciklerde bunun olabilmesi pek de mümkün görünmüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilgi Üniversitesi dışında, Manisa’da Celal Bayar Üniversitesi’nde yaşanan bir olayda Türkiye’deki çoğu üniversitenin gerçek bir üniversite olmadığının kanıtıydı. Üniversitenin Rektörü Mehmet Pakdemirli, öğrencilerin protesto etmek istediği Bülent Arınç’ın misafiri olduğunu öne sürerek öğrencileri okuldan atmakla tehdit etmişti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pakdemirli’nin unuttuğu şey üniversitenin kendi evi olmadığı, aksine oranın öğrencilere ait olduğuydu. Şayet Arınç evine geldiğinde bu durum olsa haklıydı ancak okul öğrencilerindir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABD’de son başkanlık seçimleri sırasında eski başkan Bill Clinton, o zaman Demokrat Parti başkan adayı olan Obama için oy istemeye gittiğinde Cumhuriyetçi Partili öğrencilerce her seferinde protesto edildi ama kimse de çıkıp o öğrencilere bir şey demedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üniversite fikir üretme yeridir ve üniversiteyi üniversite yapan “özgür” olmasıdır. Gerekirse fikirler uğruna eylemler de yapılır. Bu eylemler temel bir insan hakkı olan düşünce ve ifade hürriyeti kapsamındadır. Hiçkimse ve hiçbir kamusal otorite, polis ya da kolluk kuvvetleri Anayasa ve      uluslararası sözleşmeler ile korunan buhakkın kullanılmasını engelleyemez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son olarak öğrencilere su ve gaz sıkan polisler rektörlük istemedikçe üniversiteden içeri giremez. Öte yandan Anayasanın 34 üncü maddesine göre, "Herkes, önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir." AİHS'nin 11. maddesine göre de "Herkes asayişi bozmayan toplantılar yapmak, dernek kurmak, ayrıca çıkarlarını korumak için başkalarıyla birlikte sendikalar kurmak ve sendikalara katılmak haklarına sahiptir."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yasal düzenleme karşısında demokratik hakkını kullanan öğrenciler değil, o öğrencilerin üstüne tazyikli su, biber gazı vs. sıkan kolluk kuvvetleri suç işlemiş olurlar. Zira öğrenciler üniversite alanı içinde yasal haklarını kullanabilirler ve polis buna karışmamalıdır. Demokratik bir rejimde polisin görevi, hak ve özgürlüklerin kullanılmasını engellemek değil, kişilerin güvenliğini sağlamaktır. Ancak daha üniversite ile yüksek öğretimin farkının bilinmediği, son yıllarda üniversite sayısını ikiye katlamakla övünen ama o üniversitelerde verilen eğitimin kalitesi ile, bilimsel üretimin düzeyi ile hiç ilgilenmeyen iktidarların olduğu topraklarda bunlar dikkate alınmaz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçek üniversite eğitimi binaların sayısının artması ile değil, özgür düşünceye izin veren, kıyafetten çok kafa yapısını önemseyen kurumlarla olur. Orada öğretim görevlisi olmak da kolay değildir. Yoksa parası olan herkes üniversite açabilir, tıpkı her eline fırça alanın resim yapabileceği gibi.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4873739032973507894-7589015760607977511?l=aliabaday.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/7589015760607977511'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/7589015760607977511'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliabaday.blogspot.com/2011/01/universite-nedir-ne-degildir.html' title='Üniversite nedir, ne değildir'/><author><name>Ali Abaday</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10510610494026958913</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4873739032973507894.post-4602898424995774079</id><published>2010-12-21T17:48:00.005+02:00</published><updated>2010-12-22T11:50:34.518+02:00</updated><title type='text'>Genelkurmay Arapça ezana karşı mı?</title><content type='html'>Genelkurmay geçen hafta bir açıklama (muhtıra) yayınlayarak Türkiye’nin dilinin Türkçe olduğunu ve buna taraf olduklarını belirtti. Silaha sahip bir kurumun bir konuda taraf olması, üstelik buna hakkı olup olmadığı da muallak iken pek hoş karşılanmadı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Açıklamada diğer dillerin ibaresi belirtilmediği için ve ben, o muhturamsı yazıyı ezan okunurken gördüğümden aklımdan askerin Arapçaya ve dolayısıyla Arapça ezana da karşı olabileceği düşüncesi geçti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Malumü bir ülkede tek dil varsa başka dilde nasıl bir ibadet çağrısı yapılsın ki! Ülkedeki bütün camilerden günde beş vakit Arapça ezanla, Müslümanların ibadete çağrılmasına askerler karşı mıdır yoksa taraf mıdır? Şayet ezan okunabilir deniyorsa, bu durumda diğer dillerde de ezan okunabilir mi? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabii ezan Arapça okunabilinir denirse, duaların da Arapça okunması gerek. Ordu buna da karşı değil. Şimdi bütün bunlar Müslümanlar için olan durumlar. Ülkedeki Hristiyan, Musevi ve diğer dine sahip vatandaşların da ibadetlerini hangi dilde yapılacağına karşı çıkılmayacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yok Genelkurmay Arapça’ya da karşı ise o zaman ezan Türkçe okunup, dualar Türkçe mi edilecek? Musevi, Hristiyan ve diğer dinlerin mensupları da ibadetlerini Türkçe mi yapacak?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genelkurmay bu konuda vereceği görüş sonucu Diyanet İşleri’nin konumuna da gözkoyacak olabilir. İnsan aklı, öyle imla hatalı ve tam belirtilmemiş muhtıramsı açıklamayı görünce karışıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genelkurmay’ın açıklamasını bu açıdan düşünürken, karnım da acıktığı için bir lokantaya gittim. (Bu arada yazıda Türkçe’de kullanılan ama yabancı kökenli kelimeler için özellikle askerlerden özür dilerim.) Menü hem Türkçe hem İngilizce olunca aklım daha da karıştı. Kafamı kaldırıp da bir Çin lokantası da görünce UFO gören masum köylü gibi (Allah rahmet eylesin) şaşırdım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genelkurmay acaba bu açıklaması ile dünya mutfaklarına da mı gözdağı veriyordu! O zaman Türkiye'deki bütün Çin, Fransız, Hint, Japon, Amerikan restoranlarının hepsinin acilen Türk mutfağını öğrenmesi gerek. Yoksa silah sahibi bir kurumun taraf olduğu konuda düşman konumuna düşebilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bununla birlikte sahil kesimlerinde yaşayan yabancılar da Türkçe öğrenmeli, faturalar sadece Türkçe olmalı ve başka dilde çıkan gazeteler derhal Türkçe yayın yapmalı. Gerçi devletin televizyonu bir sürü dilde yayın yapıyor ama o kurumlar içi bir sorun olmalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Askerin el attığı konunun çok çetrefilli olduğunu anlayınca, işlerinin ne kadar zor olduğuna bir kere daha inandım. Herhalde zamanları da az olduğu için Türkçeye taraf oldukları bildiriyi imla hataları ile yazmışlardı. Yoksa İngilizceyi çok iyi öğreten bir kurumda Türkçe’nin hatasız konuşulması ve yazılması gerekmez mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkçeye taraf olan askerimiz yıllardır Türkçeyi en iyi kullanan Türk yazarlarına karşı şefkatini ve nezaketini göstermedi mi!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eşcinsel olduğunu söyleyen asker adaylarının bunu kanıtlamak için bazen askeriyenin isteğiyle cinsel ilişki sırasında çekilen fotoğraflarını verdikleri bilinen bir uygulama. Her zaman olmasa da hala arada bu tür fotoğraflar isteniyor ve bu sebepten Genelkurmay Başkanlığı’nın dünyanın en büyük porno arşivlerinden birine sahip olduğu iddia ediliyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genelkurmay’ın bu fotoğraflardan oluşan arşivi ne boyuttadır bilemem ama muhtıramsı açıklamadan önce envanter listesinden kitaplıklarına da baktığına ve Milli Kütüphane ile yarışacak bir koleksiyona sahip olduklarına inanıyorum. Bu inancımın da temel nedeni yaptıkları darbelerde basılan evlerden topladıkları kitapların fazlalığı. Bu kadar iyi bir kütüphaneye sahip ordunun hiçbir neferi  de Türkçe’yi o kadar hatalı yazamazdı. Olsa olsa zamansızlıktandır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama hala aklımda aynı soru, Genelkurmay Arapça ezana da karşı mı?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4873739032973507894-4602898424995774079?l=aliabaday.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/4602898424995774079'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/4602898424995774079'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliabaday.blogspot.com/2010/12/genelkurmay-arapca-ezana-kars-m.html' title='Genelkurmay Arapça ezana karşı mı?'/><author><name>Ali Abaday</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10510610494026958913</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4873739032973507894.post-5141526111325266018</id><published>2010-12-09T17:45:00.002+02:00</published><updated>2010-12-09T17:48:43.565+02:00</updated><title type='text'>Kasımpaşalılık, doğru söylemektir</title><content type='html'>Bir başbakanın kızıysanız, size çoğu kapı açıktır. Babanız rektörlerle görüşürken, siz okuyamadığınız o üniversitelerin rektörleri ile aynı salonda bulunabilirsiniz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O rektörlerin başında bulundukları üniversitede okuyan çocuklar da bu toplantıda kendilerinin dinlenmesini ister. Buna karşılıkta polisler tarafından hem kimyasal gazlarla hem de coplarla cezalandırılırlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu da yetmez hamile olduğunu söyleyen bir genç kızın düşük yapmasına neden olurlar. Bir anlamda bebek katilidir onlar artık ama bunu umursamazlar çünkü onları suçlayacak bir savcı çıkmaz kolay kolay bu ülkede.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başbakanın kızı babasının yanında, fahri danışman sıfatıyla toplantıya katılırken, diğer kız çocuğu sadece düşündüklerinin duyulmasını isterken bebeğini kaybedebilir. O kız çocuğu tek başınayken, diğeri babasının ve çevresinin korumacı kanatları altındadır. Babası cumhurbaşkanı olursa kızı da siyasette belki etkili pozisyonlara gelir ve o kanatların yardımıyla uçmaya başlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O uçarken, öbür kız çocuğu ise yerlerde sürüklenişini kolay kolay unutamaz ama acısını anlayanlar da bir ömür yanında olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bunlar yaşanırken, ölen bebeği, yaşanan vahşeti büyüten, bir krize döndüren ve yöneticilik becerisi olmadığını gösteren başbakan kendisinden kimilerinin beklediği hareketi yapar ve yalan söyler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Koskaca başbakan daha gençliklerinin başındaki öğrencilerin dayak yemesini haklı çıkarmak için onların suçlu olduğunu anlatmaya başlar. Çevresindekiler de onun yalanını yalanla sürdürmeye devam eder. Polis işi biraz (!) abartmıştır ama esas suçlu öğrencilerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kimi gazete yazarları da burada polisi hafiften azarlayıp, suçu öğrencilere atmaya çalışırlar. Bilinmez belki bunun altında kimi kadrosu değişecek yazı işlerine girme hesabı vardır ya da bu kötü bir yalandır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi öncelikle Sayın Başbakan; bu yazı size ulaşmaz biliyorum ama belki bir gün okursunuz. O gün ben Beşiktaş’ta gezdim hem de Portekiz’de gazetecilik yapan bir meslektaşımla ve ne molotoflu ne de taşlı bir saldırının izini gördük.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sizin izlemediğiniz belli olan görüntüleri izledik ve polisin nasıl hırsla öğrencileri dövdüğüne, gazlar sıktığına şahit olduk. Siz bilmezsiniz ama bu ülkenin üniversite öğrencileri haklarını sormayı severler. Bir siyasal partiye bağlı olup olmamaları önemli değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sizin bilmediğiniz ya da unuttuğunuz bir gerçekte yalan söyleyen başbakanların zamanı gelince bu yalanlarından yaşayacağı utanç tarihe geçer. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kasımpaşalı olduğunuzu söyleyerek kabadayı tavırlarla dolaşmanızın sahte olduğunun siz de farkındasınız. O mahalle delikanlısı havalarını artık bırakın çünkü yalanlar artık giderek daha fazla kişiyi sıkıyor. Gerçek delikanlı yere düşmüş bir kadına vuran namertlere her şekilde karşı çıkan kişidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçek Kasımpaşalı mazlumun yanında yer alır. Çıkarları için yalanlar söyleyip birilerini kollamaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten delikanlıysanız, o mahalle delikanlılığının bir gıdımını bile aldıysanız bu işe karışan polislerle ilgili bir işlem yaptırsanıza. Ancak yapamazsınız çünkü bu iş için yürek gerekir. O yürekte herkeste bulunmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki bilmiyorsunuz ama haberiniz de olsun o kolladığınız polislerin bazıları İçişleri Bakanı’nın da çok konuştuğunu düşünüyor. Başlarındaki Emniyet Müdürü’nün sicili ise oldukça kabarık. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Medyaya, öğrencilere ve halka ayar vermeye kalkmak kolaydır da, bir gün size aynı şekilde davranıldığı zaman içinize sindirmeniz zor olur. Ne var ki laf da edecek gücünüz olmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sizde polise çatacak yürek yok ama diğer siyasilerde de o yerde sürüklenen, bebeğini kaybeden kızın yanında duracak yürek ve cesaret yok. Oy uğruna evlilik dışı bir bebek dünyaya getirmeyi düşünen kızı unutuyorlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O ölen bebeğin hesabı sorulmayacak çünkü koca koca adamlar o bebeğin ölümünün, annesinin yediği dayağın, öğrencilerin gördüğü zulmün hesabını sormaktan korkacaklar. İşlerine de gelmeyecek. Fakat bir gün, belki yıllar sonra bir lanetliler mezarlığı açılırsa o koca koca adamlar o mezarlıkta, lanetlenmiş ruhlarıyla yatacaklar.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4873739032973507894-5141526111325266018?l=aliabaday.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/5141526111325266018'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/5141526111325266018'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliabaday.blogspot.com/2010/12/kasmpasallk-dogru-soylemektir.html' title='Kasımpaşalılık, doğru söylemektir'/><author><name>Ali Abaday</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10510610494026958913</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4873739032973507894.post-5111711400078668207</id><published>2010-12-06T14:29:00.002+02:00</published><updated>2010-12-06T14:34:12.558+02:00</updated><title type='text'>Bu ülkede çocuk olmak zordur</title><content type='html'>Kimi ülkelerde yaşam diğerlerine oranla daha zordur ama bazı topraklarda yaşamın yanında çocuk ya da genç olmak da zordur. Bu topraklar da çocukluğun ve gençliğin zorlu geçtiği, pek de şanslı yaşanamadığı yerlerden işte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocukken iyi yaşamak değil hayatta kalmak bile bir başarıdır buralarda. Daha yeni yürümeye başlamışken belediyenin bir çukuruna düşüp ölebilirsin ya da sadece çizgi filmlerde gördüğün canavarların en korkunçlarından trafik canavarı seni bizden alabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazen evinin bahçesinde oynarken ya da anneden makarna isteyip dışarı çıktığında askerlerin kurşunlarıyla canını verebilirsin. Sınırlara yakınsan nereden açıldığı bilinmeyen (!) kurşunlarla bu dünyadan ayrılabilirsin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kimi zaman sadece koşarken bir polisin tüfeği kafanda patlayabilir. Seni kurtaracak kimse olmadığından saatlerce dayak yiyebilirsin. Yanlış yoldan yanlış zamanda geçtiğin için senelerini hapislerde geçirebilirsin. Bu topraklarda çocuk olmak zordur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Baban yaşında bir adama satılabilir ya da akrabaların tarafından tecavüze uğrayabilirsin de. Seni bunlardan koruması gerekenler ise genellikle seni koruyamadığı gibi çoğu zaman ölümünde de seni suçlarlar. Bedenin yavaş yavaş çürürken, sen gölgesiz bir şekilde aramızdan ayrılırken arkandan pek de fazla gözyaşı dökülmez. Varlığın gibi yokluğun da normaldir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diyelim ki bütün bu badireli çocukluk olaylarını kazasız veya birkaç çizik ile atlattın o zaman başka sorunlar baş gösterir büyüdükçe. Öğrencilik zamanın kanın da biraz hızlı akarken haklarını istemek için gösteri yapmak istersin. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu topraklarda bu pek mümkün değildir. Seni gazlarla boğar, yerlere yatırıp acımasızca döverler. Suçun isyan etmektir ya da birilerine yumurta atmak. Sen yine de şanslısındır senden öncekiler göz göre göre öldürülmüş ama katilleri birileri tarafından korunmuştur. Sen sadece dayak ile 'paçayı kurtardım' diye sevinmelisindir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne acıdır ki bir yazara ya da düşünüre yumurta atıp onu linç etmeye kalkanlara ifade özgürlüklerini (!) kullanıyor gözüyle bakanlar aynı yumurtalar devlet katına yaklaşınca ifade özgürlüğü düşüncelerini dolaba kaldırırlar. Sen artık bir tehditsindir. Seni dövmek serbesttir. Bazen kaybolman bile olasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okulunda etliye sütlüye karışmadan da yaşamaya çalışabilirsin. Ne var ki bu da zordur. Okuldaki olaylar büyümesin diye görevlendirilen polisler sen kantinde otururken gözlerini saatlerce sana dikip rahatsız etmekte özgürdürler ya da kız arkadaşına laf attıkları zaman susmaz da laf edersen yine başın derde girebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu topraklarda çocuk olmak da zordur genç olmakta. Seni koruması gerekenler seni düşman gibi görürken bir de sana zarar verenlere pek dokunmazlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gençliği az bir badire ile atlattığın zaman iş bulman da dert olur. Evde annenden babandan hala harçlık almak yüreğini acıtırken, bir de iş bulamadığın için yüzüne kapanan kapılar seni daha da bunaltır. Tam iş buldum diye sevinirken şayet erkeksen bir de askerlik gelir ki hayatın tam yola girerken en sağlamından yoldan çıkarır yine.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hırsızlar, yankesiciler seni soyar ama onları yakalaması gerekenler ya biber gazı sıkmakta ya evine gidenleri sorgulamakta ya çocuklara ateş etmekte ya da kendilerine verilen gücü güçsüzlerin, azınlıkların üzerinde denemektedirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ülkede çocuk ya da genç olmak zordur zira yetki verilmiş ve halkı koruması istenenler genelde güçlerini sadece kadınların, gençlerin ve çocukların üstünde gösterirler. Asıl mücadele etmeleri gerekenler ise rahatça dolaşırlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buna karşı durması etmesi gerekenler de yumurtanın pahalılığını bilip, öğrencilerin bunu alıp atmasının arkasında başka işler yattığını söyler. Ne de olsa öğrenciler için yumurta bile lükstür bu topraklarda.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4873739032973507894-5111711400078668207?l=aliabaday.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/5111711400078668207'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/5111711400078668207'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliabaday.blogspot.com/2010/12/bu-ulkede-cocuk-olmak-zordur.html' title='Bu ülkede çocuk olmak zordur'/><author><name>Ali Abaday</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10510610494026958913</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4873739032973507894.post-3387315251403669933</id><published>2010-10-22T13:29:00.001+03:00</published><updated>2010-10-22T13:29:49.634+03:00</updated><title type='text'>‘Baban öldü’ dediler</title><content type='html'>Bir telefon çaldı. Numara tanıdıktı ve mesafeli bir sesle açtım. İlk ufak şoku karşıda beklediğim ses yerine başkası çıkınca yaşadım. Ama mesafemi koruyarak konuşmaya devam ettim. 10. saniyede babamın öldüğünü öğrendim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Telefonu kapattığım zaman bildiğim sadece internetini kapamak için bana ihtiyaç olduğuydu. Nasıl öldü, saat kaçta öldü, ölürken acı çekti mi, gözleri açık mıydı bilmiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son dönemde görüşmesem de, konuşmasam da babamdı. Olabildiğince soğukkanlı karşılamaya çalıştım. Nasıl olsa ben ona karşı çocukluk yıllarımdan ötürü serttim. Son kez hasta yatağında gördüğümde bile o soğukluğumu korumuştum ve öleceğini biliyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama ne var ki o ses baban öldü dediğinde bir garip oldu hayat. Şimdi içimde anlatılmaz bir his var. Kelimelerin bazen anlatamadığı hislerden. Sanki kalbim biraz ağırlaştı. İçindeki kan dondu. Şu an aklıma sormadığım sorular geliyor...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görüşmesek de babamdı. Ölüm haberini alalı yarım saat olmadı ve ölümün soğukluğu, öleceğini bilsen dahiseni nasıl ürpetiyorsa o şekil ellerimi soğuttu. Arkasından ağlamak istemiyorum babamın çünkü bunun olmaması gerektiğine yıllar önce karar vermiştim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yılların beni değiştiren hali bu haberi normal karşıladı. O yüzden şu an bu yazıyı yazdığım ara dışında haberler yazmaya devam ediyorum. Ölüm haberler, siyaset haberleri, ekonomi haberleri... Babam haber olmayacak ve ben içimdeki küçük çocuk için bu yazıyı yazıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onun babası öldü 16 gün ve yarım saat önce ama öğrenmesi 14 gün sonra oldu. Şu an ağlıyor, babasıyla Taksim’de yaptığı gezileri hatırlıyor. Daha okula gitmezken onu nasıl mutlu ettiğini düşünüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Baban öldü” dedi telefondaki ses. Beklediğim bir haberdi ama ölümün soğukluğu şimdi ellerimi soğutuyor. Küçük bir çocuk olsam babam ya aldığı kestanelerle ya da başka bir şekilde ellerimi ısıtırdı. Şimdi o yok ve çocukluğumdan geriye son yarım saattir sadece üşüyen ellerim kaldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hoşçakal baba. Ne kadar görüşmesek de seni severdim...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4873739032973507894-3387315251403669933?l=aliabaday.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/3387315251403669933'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/3387315251403669933'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliabaday.blogspot.com/2010/10/baban-oldu-dediler.html' title='‘Baban öldü’ dediler'/><author><name>Ali Abaday</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10510610494026958913</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4873739032973507894.post-8460629304929523109</id><published>2010-10-05T17:24:00.002+03:00</published><updated>2010-10-05T17:29:43.463+03:00</updated><title type='text'>Turgut Özal ve Eşref Bitlis’in ölümü kimlere yaradı?</title><content type='html'>Son günlerde gündemi oldukça meşgul eden Turgut Özal ve Eşref Bitlis’in ölümleri ilginç tarihlere rastlıyor. Yıl 1993. O tarihte birçok üst rütbeli asker ve ülkenin Cumhurbaşkanı’nı kaybetti Türkiye. Ayrıca 1990’ın ilk yarısında Irak sınırını genişletme ve PKK’yı yok etme fırsatlarını da  elinden kaçırdı. Şüpheli ölümlerin ve kimi kararların bu fırsatların kaçmasında etkisi çok büyük oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1993 yılının ve öncesinin ilginç bir özelliği var. O yıllarda Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın ABD Başkanı olan baba George Bush ile arası çok iyiydi. Hatta o dönemden sonra hiçbir cumhurbaşkanı ya da başbakanın arası bir ABD başkanı ile bu kadar iyi olmadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rivayet edilen baba Bush’un Türkiye’nin Musul ve Kerkük’e girmesine ve topraklarına katmasına izin verdiğidir.(1) Türkiye’nin Musul ve Kerkük’e girerek topraklarını genişletmesi demek aynı zamanda PKK’nın burada bulunan kamplarını çevirmesi demektir ki bu o döneme bakınca PKK’yı bitirmek için çok büyük bir fırsattır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1990 yılında Birinci Körfez Savaşı’nı oldukça iyi izleyen Turgut Özal’ın bu istekleri “temkinli bir siyasetten yana olan Başbakan Yıldırım Akbulut, Dışişleri Bakanı Ali Bozer ve Genelkurmay Başkanı Necip Torumtay ile karşı karşıya kalır, Özal'ın tutumuna tepki gösteren Dışişleri Bakanı Ali Bozer (11 Ekim 1990), Milli Savunma Bakanı Safa Giray ve Genelkurmay Başkanı Necip Torumtay (3 Aralık 1990) görevlerinden istifa ederler. Ayrıca Özal'ın uygulamak istediği aktif siyaset muhalefet tarafından sert biçimde eleştirilir.”(2) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son çıkan belgeler ışığında dönemin Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis Özal’a bir mektup yazarak Kürt sorununa çözüm öneren bir plandan bahsediyor. “Kod Adı: Kale’ olarak tanımlanan planda öncelikli olarak terör belasının defedilmesi gerektiği belirtiliyor. İkinci aşamada ise Kürt halkına yönelik ılımlı adımların atılması için devlet politikası oluşturulması gerektiği vurgulanıyor ve ‘Bölge halkının kazanılması zaruridir. Halk yanlış yönetim ile terör örgütü arasında sıkışmış durumdadır. Bunu suiistimal eden unsurların bertaraf edilmesinin zorunluluğu ortadadır’ tespitinde bulunuluyor.”(3) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak aşikar olan bir gerçek de Turgut Özal’ın Eşref Bitlis ile birlikte uygulayacakları bir planda sınırı genişletebilecekleri, politik ve askeri yöntemlerle Kürt halkının sorunlarını çözebilecekleriydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özal’ın Kürt sorununda devletin atması gereken adımları kavradığı, Orgeneral Bitlis’in önerisiyle Milli Güvenlik Kurulu’nun 27 Ağustos 1992 tarihli toplantısını Diyarbakır’da topluyor. Gösterilmek istenen Kürt halkının standartlarını yükseltmeden, terör sorununun halledilemeyeceği.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Baba Bush her ne kadar Türkiye’nin topraklarını genişletmesine izin de verse Eşref Bitlis’in yazdıklarından anlaşılan kimi ABD’li komutanların, bazı Türk subaylarının ve bölgedeki kimi iş adamlarının karışık durumdan yararlandığı. Bu süreçte yaşananlar da PKK’nın yok edilmesinin, Güneydoğu Anadolu bölgesinin huzura kavuşmasının çok büyük bir rantı engelleyeceği yönünde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Loretta Napoleoni’nin “Modern Cihat” kitabında belirttiği gibi, “Susurluk kazasında ölenlerin, Abdullah Çatlı, Hüseyin Kocadağ ve Edip Bucak’ın tümünün Avrupa’ya uyuşturucu kaçırma işinin içinde olduğu anlaşıldı. Avrupa’ya giren uyuşturucunun yüzde 70 ile 80’i Türkiye üzerinden gelmektedir. İnsan Hakları İzleme Komitesi’ne göre 1990’ların sonunda Türk mafyasının yıllık uyuşturucu bütçesi yaklaşık 50 milyar dolardı, bu rakam Türk hükümetinin yıllık bütçesinden (48,4 milyar dolar) biraz daha yüksektir. Üst düzey politikacılar da bu yasadışı ticaretin içindedir. 1997’de İtalyan anti-mafya komisyonu, Türk mafyasıyla yakın bağları olduğunu düşündüğü Türk Dışişleri Bakanı Tansu Çiller’in ülkeyi ziyaret etmesine itiraz etmiştir.”(4)   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uyuşturucunun ve silah kaçakçılığının devam etmesi için bölge karışık kalmalıydı ancak Özal’ın yürüttüğü politika ve Eşref Bitlis’ten aldığı destek her şeyi değiştirebilirdi. Özal’ın ordu içinde anlaşamadığı genelkurmay başkanlarının görevden ayrılması ve istediği kişileri ataması da bazı kesimleri rahatsız etmiş gibiydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eşref Bitlis’in sorunun çözümü için güvendiği kurmaylar ile çalışmaya başlamıştı. Bu askerler arasında Diyarbakır Jandarma Alay Komutanı Bahtiyar Aydın (22 Ekim 1993’te Lice Asayiş Bölük Komutanlığı binası önünde vurularak öldürüldü), Tunceli Jandarma Komutanı Albay Kazım Çillioğlu (3 Şubat 1994’te lojmanında intihar ettiği açıklandı) ve Mardin Jandarma Alay Komutanı Rıdvan Özden’in (12 Ağustos 1995’te PKK ile girdiği çatışmada alnından vurulduğu söylendi ve otopsi yapılmadan toprağa verildi) olduğu biliniyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eşref Bitlis’in ölümünün ardından dönemin Genelkurmay Genel Sekreteri Yaşar Büyükanıt’ın, uçağının düşmesinden sadece iki saat sonra Genelkurmay Başkanlığı adına yaptığı açıklamada olayın kaza olduğunu söyledi.  Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş’in de “uçağa sabotaj yapılması mümkün değildir” açıklamasında bulundu.(5) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Turgut Özal’ın ölüm tarihinin de ayrı bir özelliği mevcut. “16 Nisan 1993’te Abdullah Öcalan Bekaa’da düzenlenen ikinci bir basın toplantısında daha önceden ilan ettiği ateşkesin uzatıldığını resmi olarak duyurdu. “Ankara’nın Kürt kültürel haklarını hayata geçirmesi, ihlallere son vermesi, genel af çıkarması ve Kürtçe yayıncılıkla eğitimin üzerindeki bütün kısıtlamaları kaldırması konusunda çağrıda bulundu. Bu çağrı, Öcalan’ın Türk-Kürt federasyonu, hatta bağımsızlık umutlarından vazgeçmiş olduğu anlamına gelmiyor, yalnızca Özal’ın hareket serbestisinin siyasi sınırlarını gayet iyi kavradığını gösteriyordu.”(6) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak ertesi gün Turgut Özal’ın öldüğü bütün haber kanallarında geçiyordu. Eşref Bitlis, Turgut Özal ve arkasından Bitlis’in kurmaylarının ölümüyle o zamana kadar daha çok askeri mücadele ile çözüleceği düşünülen ve ilk kez devlet politikaları olmadan bu sorunun çözüme kavuşamayacağı görüşü son buldu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Başbakan Tansu Çiller ve Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş Kürt sorununu sadece askeri mücadele ile çözülecek gibi ele almaya devam ettiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlginçtir o tarihte iki şüpheli ölüm olmasa PKK sorunu daha önceden çözülebilirdi. Ancak bu çözülme kimilerinin pek de işine gelmiyor gibiydi. Son olarak ilginç bir not da Osman Pamukoğlu’ndan, 5 Nisan 1995’te PKK’yı bitirmek için o zaman en güçlü olduğu İran topraklarındaki Jerma-Betkar Kampı’na baskın yapılması kararı alınıyor. Ancak dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in emriyle acilen toplanan MGK bu operasyonu iptal ediyor ve o gün kampta olan 358 PKK’lı İran’dan ayrılıyor. Ardından, 4 gün sonra Ortaklar Karakolu basılıyor ve 15 asker öldürülüyordu.(7) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bölgede şiddetin kol gezmesini isteyen güçler sorunu çözebilecek her türlü öneriyi engelliyordu. Bu ister politik ister askeri olsun birileri PKK ve askerin çarpışmasının bitmesinin kendi çıkarlarına ters düşeceği için önüne geçiyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç olarak iki ölüm ve çevresinde yer alan ölümler çok açık olmasa da bölgede çıkarları olan ve birbirleriyle işbirliği yapan bir grubu rahatsız etmişe benziyor. Watergate Skandalı’nın çözülmesindeki gibi parayı takip ettiğimiz zaman, özellikle de uyuşturucu ve silah parasını, bize kimi failleri ele veriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1- http://tr.wikipedia.org/wiki/Turgut_%C3%96zal ayrıca http://www.voanews.com/turkish/news/a-17-a-2003-01-18-10-1-87926352.html &lt;br /&gt;2- http://webcache.googleusercontent.com/search?q=cache:JSee93aEuXcJ:tr.wikipedia.org/wiki/K%C3%B6rfez_Sava%C5%9F%C4%B1+%C3%96zal+necip+torumtay+sava%C5%9Facak+general&amp;cd=3&amp;hl=tr&amp;ct=clnk&amp;gl=tr&lt;br /&gt;3- http://www.ntvmsnbc.com/id/25137395/&lt;br /&gt;4- Loretta Napoleoni, Modern Cihat, s:240, Bulut Yayınları, 2003&lt;br /&gt;5- http://www.stargazete.com/gazete/yazar/mehmet-altan/esref-bitlis-cinayeti-ndeki-askeri-savcilar-299458.htm&lt;br /&gt;6- Aliza Marcus, Kan ve İnanç – PKK ve Kürt Hareketi, s:286, İletişim Yayınları, 2009&lt;br /&gt;7- Serdar Akinan, Kan Uykusu – Hakkari 1993-1995, s:90-97, Karakutu Yayınları, 2007&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4873739032973507894-8460629304929523109?l=aliabaday.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/8460629304929523109'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/8460629304929523109'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliabaday.blogspot.com/2010/10/turgut-ozal-ve-esref-bitlisin-olumu.html' title='Turgut Özal ve Eşref Bitlis’in ölümü kimlere yaradı?'/><author><name>Ali Abaday</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10510610494026958913</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4873739032973507894.post-5544672255573847807</id><published>2010-09-27T18:03:00.000+03:00</published><updated>2010-09-27T18:04:30.085+03:00</updated><title type='text'>Çocuklar ve zehirli etler</title><content type='html'>Esasında bir haftayı geçti malumunuz zehirli et meselesi. 12 ton ette Listeria Monocytogenes ve Salmonella bakterileri tespit edilmişti. Sonrasında bu etler imha edildi edilmedi konusunda polemikler çıktı, son nokta olarak Tarım ve Köyişleri Bakanlığı Teftiş Kurulu Başkanı Metin Süerdem bu etleri yediğimizi söyledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şahsen bir zamandır mide ağrıları çeken ve sonunda midesinin bir bakteri yüzünden hastalandığını öğrenen biri olarak artık o etlerden yediğime inanıyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Can sıkıcı bir durum ama daha da can sıkıcı olanı bu konuda hukuki olanaklarımın da fazla olmaması. Zira zehirli etlerden hastalık kapıp kapmadığım belirlenemiyor. Dava açsam bile kazanmak mucize gibisinden. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi etlerin hastalıklı olduğu biliniyor. Raporlar da var ancak bir şey yapılamıyor. Zamanında belki bu konu gündeme gelseydi durum daha farklı olabilirdi. Benim durumumdaki kişilerin yapabileceği gibi tek çözüm bu konuda vatandaş olarak gerekli yerlere soru sormak ve hakkımı aramalarını istemek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hakkımı ararken de mide rahatsızlığı çeken biri olarak merak ettiğim bir iki noktaya değinmek istiyorum. Öncelikle Steakhouse, Whooper ve hamburger etlerinde (bilmeyenler için ilk iki ürün; Burger King’in özel hamburger çeşididir) bakteri bulunduğu, hastalıklı oldukları ne kadar zamandır biliniyordu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu etler yüzünden hamile kadınlar düşük yaptıysa, çocuklar öldüyse ya da benim gibi mide rahatsızlıkları arttıysa kim hesap verecek? Bu sorunun cevabı biraz zor biliyorum çünkü o ölümler ya da hastalıklar etler yüzünden olmadı denebilir ve aksi kanıtlanamaz da.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki ama bir çocuk dahi olsa, bu etlerden birini yeseydi ve ölseydi ne yapılacaktı. Olayın üstü örtülecek miydi? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taş atan çocukların hapishanelerde çürümemesi, hayat ile bağlarının kopmaması için o kadar uğraşılırken hamburger etleri için ses çıkarmamak bana çok da dürüstçe gelmiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki bu etlerin hepsi restoranlarda satılmadı ama okul kantinlerine gitmediğinin de garantisi yok. Başkalarının çocuklarını düşünen ve endişelenen, bazen tanımadığımız bir çocuğun başına gelenlere üzülen, o üzüntü esnasında içten içe o kötü olayın kendi çocuğumuzun başına gelmediği için şükreden bizlerin nasıl olup da kendi çocuğumuzun sağlığı için bu kadar önemli olan bir olayı es geçtiğimizi aklım almıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Acaba kaç veli okuldaki yemekhanede ya da kantinde satılan etlerin araştırılmasını istedi? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabii bize bir şey olmaz inancının bu duyarsızlıkta rolünün büyük olduğuna inanıyorum. Gaz tüplerini çakmakla kontrol eden, “bize neler yedirmişlerdir şimdiye kadar” diyen bir toplumun bu olay karşısında da, “aman canım çoktan yemişizdir o etleri” diyeceğini duyar gibiyim. Hatta diyenler kesin çıkmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne var ki bu duyarsızlığın kendimiz değil de çocuklar için olduğunu düşünmek beni daha da korkutuyor. İnsanların kendi çocuklarının sağlığı için bile soru soramadığı, hakkını aramadığı bir yerde yaşamak en korkunç kabuslardan bile beter.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4873739032973507894-5544672255573847807?l=aliabaday.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/5544672255573847807'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/5544672255573847807'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliabaday.blogspot.com/2010/09/cocuklar-ve-zehirli-etler.html' title='Çocuklar ve zehirli etler'/><author><name>Ali Abaday</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10510610494026958913</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4873739032973507894.post-7985730479783858553</id><published>2010-09-13T16:53:00.001+03:00</published><updated>2010-09-13T16:54:19.269+03:00</updated><title type='text'>Korkmaya gerek yok</title><content type='html'>Referandumdan “evet” çıktı. Şimdi bir grup büyük sevinç yaşayıp, bu değişikliğin yeni bir Anayasa için önemli bir adım olduğunu düşünürken, “hayır” oyu verenler ülkenin karanlığa doğru ilerlediğini düşünüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Evet” oyu veren ya da boykot ederek en azından darbe anayasasına karşı olduğunu gösterenler için bazı önemli noktalar vardı bu referandumda. Öncelikle Anayasa’nın Geçici 15. Maddesi’nin kaldırılarak darbecilerin yargılanmasına imkan tanınmasıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çoğunluk Kenan Evren ve arkadaşlarının yargılanamayacağını söylese de en azından artık darbe yapanların yargılanabileceğinin gösterilmiş olması önemli bir nokta. O 12 Eylül ki en acı anılarını Diyarbakır Cezaevi’nde bırakırken sağcısıyla solcusuyla on binlerde unutulmayan izler bıraktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün bakılınca Anadolu ülkücüsü denen vatanını seven ancak kendilerinin kullanıldığını da unutmayan kesimin, MHP lideri Devlet Bahçeli’yi dinlemeyerek neden evet dediğini anlamak çok zor değil. Kendilerinin kandırıldığına inana ülkücüler 12 Eylül ile hesaplaşmak için “evet” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir diğer “evet”çi grup ise artık çoğunluk olduklarını bilen ve laik elit kesimin ideolojisinden sıkılanlar.  Bu ideoloji ki en basitinden TBMM’de 411 milletvekilinin başörtüsü yasağı kalkması için evet demesine karşın, Anayasa Mahkemesi’nin bu kararı onaylamasıyla göründü. Başka bir örnek de kendilerinden olmadığı düşüncesiyle Abdullah Gül’ün önüne 367 oyu çıkaranlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir de ordunun yanlış işler yaptığını belirterek iddianame yazan savcının dönemin Genelkurmay Başkanı’nın emriyle Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nca (HSYK) derhal görevden alınması ve avukatlık dahil yapamayacak şekilde cezalandırılması var. Bu kararın alınması için Yaşar Büyükanıt HSYK’ya ‘emir’ verdiğini kendisi açıkladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık toplumun değişim isteyen sesine kulak tıkayanlar ne yazık ki sandıkta yenildiler. Halk kendini kandıranları istemediğini ve daha fazlasını talep ettiklerini bir kez daha gösterdi. Ayrıca Türkiye bir şekilde son 30 yılıyla hesaplaştı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güneydoğu’da BDP’nin etkili olan boykotu da ülkenin en önemli sorununun Kürt meselesi olduğunu göstermesi açısından önemli. Artık açılımın kaldığı yerden devam etmesi gerekiyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Referanduma “evet” oyu verenlerin Kürt açılımına da dolaylı olarak destek verdiği gerçek çünkü bu ülkede yaşayanlar artık ülkedeki iç savaşın bitmesini istiyor. Şayet Kürt açılımı sanıldığı gibi halkın büyük tepkisini çekseydi sandıkta beklenenden fazla “evet” oyu çıkmazdı ya da MHP’nin kalesi olan kimi bölgelerde “hayır” önde giderdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Evet” oyu verenler en kısasından yıllardır yaşananlardan bıkan, usanan ve daha iyiyi isteyen insanlar. Bir de “hayır”cılar var. Ülkenin daha kötüye gideceğinden korkan bu sebepten iktidar partisinden gelen Anayasa maddelerinin değişikliğine karşı olanlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onların korkularını  anlıyorum ve benim gibi düşünen kişiler olduğunu da biliyorum. Ancak unutulmaması gereken biz geçmişte yaşananlar yüzünden, somut olaylar sebebiyle “evet” dedik. Her zaman korkular, tedirginlikler olacaktır. Bu korkular ilerleme isteğimizi, değişimleri etkilememeli. Umut olmadan yaşamak çok zordur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve son bir söz. Şayet sizin korktuğunuz gibi ülke daha karanlığa gider bir hal alırsa emin olun ki “evet” verenler de sizin yanınızda durur ve ülkenin bir daha karanlıklara gömülmesine karşı çıkar.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4873739032973507894-7985730479783858553?l=aliabaday.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/7985730479783858553'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/7985730479783858553'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliabaday.blogspot.com/2010/09/korkmaya-gerek-yok.html' title='Korkmaya gerek yok'/><author><name>Ali Abaday</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10510610494026958913</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4873739032973507894.post-2752336093154354434</id><published>2010-08-17T16:50:00.001+03:00</published><updated>2010-08-17T16:56:41.907+03:00</updated><title type='text'>Sokakta top peşinde koşmak</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_3KytbZHGqbE/TGqU_jPmeEI/AAAAAAAAAAY/lmjIPBc46ks/s1600/cizre.JPG"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 239px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_3KytbZHGqbE/TGqU_jPmeEI/AAAAAAAAAAY/lmjIPBc46ks/s320/cizre.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5506377313927198786" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Referandummuş, askerler sivillere boyun eğmişmiş, evetçiler ile hayırcılar birbirine girecekmiş, yaz sıcakları daha da devam edecekmiş, ünlüler birbileri hakkında konuşuyormuş... Boşver.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Canım uzun süredir top oynamak istiyordu. Ama öyle halı sahada altışardan değil. Bildiğin mahalle arasında asvaltta ya da eskiden mahallelerde olan boş alanlarda. Şimdilerde o boş alanları bulmak, çölde vaha bulmak gibi zor olduğundan asvalta bile razıydım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne var ki arabaların, şehrin yollarından fazla olduğu İstanbul’da her 10 saniyede bir kesilmeyecek maç yapmak da kolay değil. Bir de tabii artık büyümüş bir adamla maç yapmak isteyecek kaç çocuk var durumu...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine de içimde acayip top oynama isteği vardı. Zaten susmuştum; yaşananlara, ülkede ve dünyada olanlara buğulu bir camın ardından bakar gibi bakıyordum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaz sıcağında ne yapacağını  bilmez bir haldeyken, iki gün bir yere gideyim düşüncesindeyken, uzaktan gelen bir daveti kabul ettim. Bir süredir aklımda olan Şırnak’a, çocuk olmanın zor olduğu o topraklara gittim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hava kararıp, Güneş yerini Ay’a bırakmak üzereyken girdiğim tozlu şehirde çok kısa sürede bir grup arkadaş buldum. Yaşları 8 ila 10 arasında değişen bir grup ufak arkadaş. Kendi aralarında Kürtçe konuşsalar da benimle Türkçe konuşma nezaketini gösterdiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biraz sohbet ettik bakkalın önünde. İlginçtir, biz de küçükken bakkalın önünde muhabbet ederdik. Galiba herkesin bir bakkal önü muhabbet dönemi oluyor hayatta ya da oluyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hava artık tam kararıyor derken de bir top geldi ayaklara ve ufaktan bir maç çevirdik. İçimdeki çocuk mutlu bir haldeyken ben yeni arkadaşlarımdan çalım yememeğe çalışıyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuru sıcakta biraz terleyerek bitirdik maçı. Güldük, fotoğraf çektirdik. Hayattan son bir kaç laf edip ayrıldık. O sırada birbirimizi bir daha belki hiç göremeyeceğimizi onlar değil ama ben düşünüyordum. Büyümenin kötü etkisi artık ayrılıkları bilmek ve onlardan hoşlanmamak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Top oynamak için saatlerce yol yapmış, top oynarken eskiden büyüklerin kapıldığı endişelere artık kendi kapılan biri olsam da anladım ki; bazen buğulu camları silmek için çocuk olmak ve sokakta top peşinde koşmak gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aklınıza takıldıysa, bilin ki Şırnak çok güzel bir yer. O haberlerde gördüğünüz gerginlikler pek yok gibi. Hele çocukları çok ama çok şirin. Taş atmıyorlar o kadar da fazla ama attıkları paslar çok fena.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanları da artık unutulmuş derecede misafirperver. Bazen olaylara daha iyi bakmak için, çocukluğunu bir sırt çantasına koyup yola çıkmak gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eskisi gibi mahalle arasında top koşturmak ya da lastik atlamak isteyenler olursa Şırnak’a da bir bakın derim. Artık büyük şehirlerde bulamayacağımız çocukluğumuzdan izler orada hala mevcut ve yok oldu sandığımız insanlığın da...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4873739032973507894-2752336093154354434?l=aliabaday.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/2752336093154354434'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/2752336093154354434'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliabaday.blogspot.com/2010/08/sokakta-top-pesinde-kosmak.html' title='Sokakta top peşinde koşmak'/><author><name>Ali Abaday</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10510610494026958913</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_3KytbZHGqbE/TGqU_jPmeEI/AAAAAAAAAAY/lmjIPBc46ks/s72-c/cizre.JPG' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4873739032973507894.post-3023513975931933807</id><published>2010-07-15T10:53:00.002+03:00</published><updated>2010-07-15T11:14:08.353+03:00</updated><title type='text'>Suskunluk</title><content type='html'>Mevlevilikte ölüm yoktur sadece susmak vardır. Ben seninle konuşmadığım her gün susuyorum...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4873739032973507894-3023513975931933807?l=aliabaday.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/3023513975931933807'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/3023513975931933807'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliabaday.blogspot.com/2010/07/suskunluk.html' title='Suskunluk'/><author><name>Ali Abaday</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10510610494026958913</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4873739032973507894.post-3509098256853856860</id><published>2010-07-07T10:01:00.003+03:00</published><updated>2010-07-07T12:19:44.834+03:00</updated><title type='text'>Sözü muteber olmayan malum paşa</title><content type='html'>Eskiden mahalleler vardı ve o mahalleler şimdikilerden oldukça farklıydı. Komşuların hepsi birbirini tanır, mahallenin çocukları sürekli birlikte oynar, küçükler büyüklerine saygı gösterir ve birinin başı sıkıştığı zaman tüm mahalle yardıma koşardı. Yani şimdiki mahallelerden hakkaten farklıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akşamları mahallenin delikanlıları bakkalın önünde kasaların üstüne oturur, muhabbet ederlerdi. Bir büyükleri geçtiği zaman da ayağa kalkar ve selam vererek, hal ve hatırlarını sorarlardı. Büyükleri bir şey dediği zaman da can kulağıyla dinlerlerdi zira büyüklerin sözü muteberdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık o mahalleler yok. O saygı ve sevgi de çok zor bulunuyor. Sözüne güvenilecek adamların, büyüklerin sayısı ise giderek azaldı. Ne var ki bu azalma sadece mahallelerde değil toplumun her kesiminde böyle. Sanki mahalleler yok oldukça, güvenilir kişiler de yok olmakta...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdilerde hangi mevkide bulunduğuna bakmaksızın insanlar akıllarındaki şüpheleri, kanıtlayamasalar da sanki gerçekmiş gibi söyleyebiliyorlar. "Benim düşüncem" ya da "kişisel kanaatim" lafını kullanmaya bile gerek görmüyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son olarak Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, darbeye ait planları Taraf gazetesine (kendi sözleriyle malum gazeteye) polisin sızdırdığını söyledi. Bu iddiasını destekleyecek bir kanıt bile sunmaya gerek de duymadı. Ne de olsa o koskoca ordunun komutanı. Her sözünün gerçek olması gerekir gibi bir durum mevcut.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne var ki halefi Yaşar Büyükanıt da kimi açıklamalar yapmış ancak kanıtlayamamıştı. Başbuğ da Büyükanıt gibi sert mesajlar vermiş ancak kağıt parçası dediği belgeye uzmanlar gerçek belge, boru dediğine ise lav silahı demişlerdi. Yani Başbuğ ne zaman kesin bir dille, kanıt sunmadan düşüncelerini söylese yanıldı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başbuğ’un konumunda, konumunu geçtim yaşındaki biri için çok zor bir durum olmalı. Onca güce sahip olduğun halde söylediklerinin doğru çıkamaması. Ayrıca sana emanet edilen çocukların hayatlarını gerektiği gibi koruyamamak çünkü gerçek bir komutan kendisine emanet edilen her askerden sorumludur ve komutanlarının döşediği mayınlar yüzünden o çocuklar ölürse komutanlara gereken cezayı vermekten çekinmez, çekinmemelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başrolünde Robert Redford’un oynadığı Son Kale (The Last Castle) filminde ABD ordusunun en kudretli komutanlarından biri emrindeki askerleri verdiği yanlış bir karar sonucu öldürdüğü için hapse giriyordu. Acaba Türkiye’de böyle bir durum olsa, kaç komutan buna benzer bir ceza alır?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mustafa Kemal’in o herkesçe bilinen Kocatepe’deki fotoğrafı geliyor bazen aklıma. Büyük Taarruz öncesi ordusunun nasıl bir taktik izleyeceğine son kez bakarken ve düşünürken. Şimdi acaba kaç Genelkurmay başkanı Güneydoğu’da dağa çıkıp askerlerin izleyeceği harekatı öyle düşündü? Kaçı en yüksek rütbedeyken siperde askerleriyle yatıp çatıştı? Ve kaçı o çatışmaların ardından bu sorunun silahla çözülemeyeceğini anladı?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4873739032973507894-3509098256853856860?l=aliabaday.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/3509098256853856860'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/3509098256853856860'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliabaday.blogspot.com/2010/07/sozu-muteber-olmayan-malum-pasa.html' title='Sözü muteber olmayan malum paşa'/><author><name>Ali Abaday</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10510610494026958913</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4873739032973507894.post-3136449490959583125</id><published>2010-07-03T15:54:00.002+03:00</published><updated>2010-07-03T15:59:05.531+03:00</updated><title type='text'>Doğumlar ve ölümler</title><content type='html'>Evlerde bazen eskiden kalma, ambalajı bile açılmamış eşyalar durur. Sahibi dışında evdeki kimse anlamaz ve bilmez o eşyanın neden ambalajının dahi açılmadığını. Şayet bu eşya ile ilgili daha önce soru sormak isteyen bir iki kişi sert cevap da aldıysa orada bir tabu oluşur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kimi zaman ambalajı bile açılmamış eşyaların yerini kimseye okuması için verilmeyen bir kitap alır ya da kimsenin varlığından dahi haberi olmadığı bir günlük. Tabunun oluşmasından sonra oluşan merak da her geçen gün artar ancak bu eşyaların hikayesini öğrenmek için hep zaman gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genellikle de bu tür eşyaların arkasından bir aşk hikayesi çıkar. O ambalajı açılmamış eşya aşık olan kişiyle birlikte alınmış veya birlikte kullanılacaktır. Ancak hayat ya da cesaretin yetmemesi buna bir şekilde engel olmuştur. Artık eski günlere dair tek korunacak hatıra bu herkesten saklanan eşyadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıllarca sevilmiş ve bir gün, kimi zaman hayatın son deminde bile birlikte olunur diye düşünülen kişinin ölüm ilanı, çok eskiden hediye edilmiş bir kitabın içinde saklanır. Geceleri o kitabın aynı sayfası açılır ve ölüm ilanına bakılarak, yaşanamamış güzel günlerin hayaliyle bir damla gözyaşı yanaklardan süzülür. Sonra aynı ölüm ilanı gibi gözyaşı da herkesten saklanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabaattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna’sındaki gibi her şeyi anlatan bir günlükte olabilir bu eski aşkı anlatan eşya. Kısaca her yaşanamamış ve yaşanamadığı için pişmanlık duyulan aşktan bir eşya vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazen böyle şanssız olunmaz da... İnsanın yeniden doğduğu bir gün olur. O günle birlikte hayatı yeni bir gözle görmeye başlar. Tüm yaşananlar geçmişte bir önceki yaşamda kalmıştır. O gün alınan nefes tıpkı yeni doğmuş bebeğin ilk nefes almasında ciğerlerini yakması gibi ciğerleri yakar. Gözler ilk kez ışık görüyormuşcasına acır. Bunlar yeniden doğumun işaretleridir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık şarkılar daha anlamalı, hayat daha güzeldir. Tüm bunları paylaşacak biri vardır. Yapılan her şeyde insan kendisini değil öncelikle sevdiğini düşünür. Bu yeniden doğumun en büyük artısı artık hayatı kendinizden daha çok sevdiğiniz biri için yaşamanızdır. Eşyaların saklanmasına gerek yoktur, önemli olan paylaşılmasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yeniden doğumlar gibi ilk ölümler de mevcuttur hayatın içinde. İnsan sadece bir kere ölmez. Yaşamın içinde onu öldüren haberler alır ya da durumlarda kalır. Kimi zaman uzaklardayken ölür insan. Öldüğünü ise aradan bir zaman geçtikten sonra alır ve hayatın içinde yaşayan ölüye dönüşür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazen de yaşadığı bir anda öldüğünü, o anın ardından hayatının bir daha eskisi gibi olamayacağını anlar. Zaman her şeye derman olsa da bazı durumların şifası yoktur. Açılan yaraları kapatabilecek tek ilaç zaman değil, o yarayı alan diğer kişidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrı ayrı cehennemlerde yaşanır. Geceler kabuslarla geçer, gündüzler bir ölünün yaşamaya çalışması gibidir. Yaralar acır, ara ara kanar ama zamanla da iyileşmez. O yaraların aynısına sahip kişi ile yanyana gelmeden yaralar iyileşmeye başlamaz. Şayet cesaretleri ve istekleri varsa ayrı ayrı cehennemi yaşayanlar birlikte bir cennet yaratabilirler, birlikte yaralarını iyileştirebilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaten yaşamaın ilginç yanı cenneti de cehennemi de ölmeden insanlara yaşatabilmesidir. Bir çift gözün gülümseyen bakışıyla dünyada cennet bulunabilinir. O bakışın ömür boyu sizden uzaklaşmasıyla cennet bahçeleri bir anda ateşlerin yaktığı cehenneme dönüşebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayat cehenneme dönüşürse artık tabu olacak bir eşya var demektir ve o eşya yaralar kanarken, cehennem hayatı yaşanırken, geçmişi düşünüp bir an nefes almak için saklanır. O anının belki de tek kirlenmeyen, paylaşılmamış saflığıdır o eşyalar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayata bir kez gelinir. İnsanlar cesaretleri yoksa, istediklerini yapacak güce sahip değillerse bir ömür cehennemi yaşayabilirler. Fakat kişi hayatta ne istediğini biliyorsa, mutluluğu nasıl yaşayacağını görüşse, onun arkasından gözünü bir an bile kırpmadan gidebilir. İnsanların ne diyeceği, dışarıdan nasıl görüneceği önemli değildir çünkü gerçek aşk çok zor bulunur ve ona sahip çıkmak için her şeyi göze almak gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayata bir kez gelinir, bir kaç kere doğulur ve bir kaç kere ölünür ancak gerçekten bir kere yaşanır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4873739032973507894-3136449490959583125?l=aliabaday.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/3136449490959583125'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/3136449490959583125'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliabaday.blogspot.com/2010/07/dogumlar-ve-olumler.html' title='Doğumlar ve ölümler'/><author><name>Ali Abaday</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10510610494026958913</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4873739032973507894.post-6060453981669621397</id><published>2010-06-29T17:43:00.002+03:00</published><updated>2010-06-29T17:48:25.505+03:00</updated><title type='text'>Acı bir kekik kokusu</title><content type='html'>Baharatlar içinde kekiğin ayrı bir yeri vardır benim için. Genzi hafiften yakan ama naneden farklı bir ferahlık veren o koku bana anneannemi hatırlatır. Çocukluğumdan beri ne zaman bir aktara girsem baharatların o insanın başını döndüren kokusu içinde kekiğin kokusu ayrı bir şekilde gelir ve ben bir şekil çocukluğuma dönerim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kekik toplamak için yaylaya çıkan köylülerden ikisinin güvenlik güçleri tarafından öldürüldüğünü okuyunca garip bir şekilde kekik kokusu geldi burnuma. Kekiğin o insanı bir anda ayıltan muhteşem kokusu.Ve ilk defa çocukluğuma dönemedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiçbir zaman değişmeyen binlerce yıldır aynı olan kekik kokusuna karşın Türkiye’de bazı şeylerin değişmeye başladığı bu acı haberle biraz ortaya çıktı. Tıpkı büyüdükçe çocukluk anılarımızın da kirletildiğini gördüğümüz gibi... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haberin ardından kimi medya kanallarında teröristlerin köylülere ateş açtığı haberleri yazıldı. O haberleri okuyunca artan şiddet olaylarına bir yenisi eklendiği ve giderek eskiye döndüğümüz zannedilebilinirdi. Olaydan yara almadan kurtulanı tek kişi yaşadıklarını anlatırken birden üstlerine otomatik silahlarla ateş açıldığı söylüyordu. Bu durumda bunu yapanlar ancak ülkeyi bölmek isteyenler olabilirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak kekiğin yoğunluğu giderek artan kokusuyla ortamdaki diğer kokuları bastırması gibi gerçekte hızlı bir şekilde orataya çıktı. Hatay Valisi bir açıklama yaparak olayın kaza olduğunu ve güvenlik güçlerinin köylüleri terörist zannettiğini belirtti. Artık olayların saklanamayacağı, er ya da geç açığa çıkacağı bilindiği için yalan söylemeye gerek yoktu. Açıklanması gereken o köylülere neden bir uyarı yapılmadan ateş edildiği ve kekik topladıklarının nasıl anlaşılmadığı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekleri açıklama durum Gediktepe’de 11 askerin öldürülmesinde de yaşandı. Hakkari Tümen Komutanı Gürbüz Kaya, Başbakan ve komutanlara verdiği brifingte saldırganları gördüklerini ama “köylü” zannettiklerini ifade etmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada Gürbüz Kaya 27 Mayıs 2009’da 7 askerin mayına basarak şehit olması olayıyla da ilgili olarak gündeme gelmişti. İlk olarak PKK’nın yerleştirdiği mayınlar sonucu öldüğü açıklanan askerlerin daha sonra ordunun koruma amaçlı yerleştirdiği mayınlara bastığı ortaya çıkmıştı. Bu sırada Gürbüz Kaya ve Tuğgeneral Zeki Es telefonda askerlerin kendi yerleştirdikleri mayınlar sonucu öldüğünü konuşmuş ancak bu bilgiyi ilk anda kamuoyu ile paylaşmamışlardı. Neden paylaşmadıkları ise hala tam olarak belli değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdilerde esas akla takılan sorulardan biri de Hakkari’de köylü zannedilen saldırganların esasında kaçakçı olduğu da düşünülerek mi bırakıldıkları. Malum bölge pek çok kaçakçılığın ana noktası ve bu işten kazancı olan büyük de bir grup var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne var ki bunun cevabını bulmak şu sıralar çok zor. Gerçekler yavaş yavaş açıklanıyor olsa da kekik toplayan insanların öldüğü bir ülkede her gerçek hala kolay kolay açıklanamaz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık sofrada, aktarda ne zaman kekik kokusu duysam biliyorum ki acı bir tat da bir taraftan kalbimi yakacak. Aklıma kekik toplamak için yaylaya çıkan ve vurulan o köylüler gelecek. Onlarla birlikte öldürülmüş diğer masumlar, Ceylan gibi, Buse gibi ve adını duymadığımız binlerce masumla birlikte... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir de Nazlıcan. Ahmet Kaya’nın şarkısında anlattığı göğüsüne kekik süren Nazlıcan...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4873739032973507894-6060453981669621397?l=aliabaday.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/6060453981669621397'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/6060453981669621397'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliabaday.blogspot.com/2010/06/ac-bir-kekik-kokusu.html' title='Acı bir kekik kokusu'/><author><name>Ali Abaday</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10510610494026958913</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4873739032973507894.post-5080397574074669474</id><published>2010-06-04T18:31:00.004+03:00</published><updated>2010-06-07T12:50:00.958+03:00</updated><title type='text'>Özür dilemek işe yaramaz bazen…</title><content type='html'>Birini kalbinin en acı veren yerinden kırdığın zaman,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birinin hayatını mahvedip, çekip gidip tekrar hayatına girmek istediğin zaman,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seni sevenlerin aşklarına layık olamayıp, onları yerlere attığın zaman,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Masada, evde, telefonun başında üzülen birini bıraktığın zaman,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Masum birinin ölümüne sebep olduğun zaman,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiç suçu olmayan bir masumun üstüne çamur attığın zaman,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sadece gururundan birine aşkını açıklayamayıp kaybettiğin ve sonra aşkın gurur dinlemediğini anladığın zaman,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kopardığın çiçek solduğu zaman,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sokaktan ya da veterinerden aldığın bir hayvanla yuvanı paylaşıp, sonra bakamayacağını anlayıp onu geri götürdüğün zaman, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Verdiğin sözleri tutmayıp, insanları hayal kırıklıklarına uğrattığın zaman,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir çocuğun gülüşüne engel olduğun zaman,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Senden güçsüz birine zorbalık yapıp pişman olduğun zaman,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yalanlar söyleyip, o yalanlar ortaya çıktığı zaman,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan hayatından daha önemli değerler olduğunu düşünüp, ölüm anında bu fikirden vazgeçtiği zaman,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşadığını anladığın minik anları sana yaşatanları yüzüstü bırakıp, geri dönmek istediğin zaman,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sadece intikam almak için karşındakine sana yaptığının daha fazlalarını yaptığın ve pişman olduğun zaman,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaptıklarından pişman olup ağladığın zaman,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alçaklığı seçtiğin zaman,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sana güvenenleri yüzüstü bıraktığın zaman,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sokakta oynaması gereken çocukların hapiste çürümesine ses çıkarmadığın zaman,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yapılan hileleri bilip, bunlara susarak ortak olduğun zaman,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zalimlere korkudan boyun eğdiğin ve sonra çocuklarına bunları anlatman gerektiği zaman,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özür dilemek bir işe yaramaz…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4873739032973507894-5080397574074669474?l=aliabaday.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/5080397574074669474'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/5080397574074669474'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliabaday.blogspot.com/2010/06/ozur-dilemek-ise-yaramaz-bazen.html' title='Özür dilemek işe yaramaz bazen…'/><author><name>Ali Abaday</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10510610494026958913</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4873739032973507894.post-4757500779842116158</id><published>2010-06-01T12:07:00.002+03:00</published><updated>2010-06-01T12:11:18.062+03:00</updated><title type='text'>İsrail’in kanlı baskını ve Hitler</title><content type='html'>Boğazın mavi sularına bakarken gelen haberlerle o masmavi sular birden gözümde kırmızıya döndü. Minik balıkçı kayıkları kocaman gemilerin arasında rızklarını çıkarmak için nasıl uğraştıklarına bakıyordum, önce İskenderun’dan, ardından da Gazze’ye giden yardım gemilerinden kötü haberler geldiğinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İskenderun’daki askerler nöbet değişimine giderken uğradıkları saldırı sonucu hayatlarını kaybetti. Birkaç saat geçmeden de uluslararası sularda seyreden ve Gazze’ye insani yardım görüten gemilere İsrail ordusunca operasyon düzenlendi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Operasyonda ya da baskında veya işgalde pek çok sivil de öldü ve yaralandı. Sürekli çekim yapan televizyon kameralarından yansıdı İsrail ordusunun baskını.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O saatlerde balık tutan kayıkçılar acaba biliyorlar mıydı başka bir denizde yaşanan vahşeti? Yoksa o an dertleri günlük rızklarını çıkarmak mıydı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsrail’in kanlı baskını İskenderun’daki saldırının biraz önüne geçince dün 2. Dünya Savaşı’nda soykırımın en büyük figürü görünen Adolf Hitler’in sözleri sanal dünyada dolaşmaya başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir ülkenin yaptığı baskının ardından kabaran faşizan damarlarla bu operasyonu İsrail hükümetinin yaptığı unutuldu ve tüm Musevileri hedef alan laflar dolaşmaya başladı. Bu sırada da Musevilerin neden olayı kınamadıkları sorulup, Hitler’den yapılan alıntılar meşrulaştırılmaya çalışılıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysaki Musevilere ait kurumlardan olayı kınayan açıklamalar geliyordu. Ancak gözü dönünce insanın pek bir şey görememek gibi durumu vardır. Kimi kabaran faşist damarlarda bu açıklamaları görmeyi engelliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm Türkiye bu iki olayla kaynarken boğazdaki serin sularda, tepedeki güneşin yakmasıyla birlikte balıkçılarda ya küreklere asılıyordu ya da ağlarını atmaya devam ediyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O sırada Taksim’de yapılan gösterilere bir Musevi vatandaş katılmak isteseydi ne olurdu merak ettim? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sivillerin olduğu, insani yardım götüren bir gemiye yapılan kanlı baskın asla kabul edilemez. Ancak burada hatırlanması gerekn öncelikli durum kararı verenlerin İsrail hükümeti olduğu ve İsrail içinden bile bu saldırıya tepkiler geldiği. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adolf Hitler’in düşüncelerini, sözlerini yayarak sadece İsrail yönetimi değil, orada yaşayan olaydan haberi dahi olmayan çocuklar bile bir nefretin parçası yapılıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsrail ve İskenderun’daki saldırılar, bulunamayan iki madencinin cesetleri, kanlı cinayetlere bakınca insanın içinden bir kayığa atlayıp, her şeyi unutmak için denize açılmak geliyor. Ne var ki artık o denizlerde güvenli değil...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4873739032973507894-4757500779842116158?l=aliabaday.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/4757500779842116158'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/4757500779842116158'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliabaday.blogspot.com/2010/06/israilin-kanl-baskn-ve-hitler.html' title='İsrail’in kanlı baskını ve Hitler'/><author><name>Ali Abaday</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10510610494026958913</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4873739032973507894.post-8433228813245130187</id><published>2010-05-27T21:24:00.000+03:00</published><updated>2010-05-27T21:28:15.252+03:00</updated><title type='text'>Anne çok korkuyorum</title><content type='html'>Anne çok korkuyorum. Geceleyin evimize gelip babamı alacaklar diye korkuyorum. O kötü bir şey yapmadı, sadece ülkede yaşayan insanların daha iyi şartlarda yaşamasını istedi. Benim gibi diğer çocukların da daha iyi yaşamasını istedi. Bazıları hatalı diyorlar, olabilir ama o benim babam. Anne korkuyorum, babamı öldürmesinler...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anne çok korkuyorum. Askerlerin geceleyin yine evimize gelmesinden korkuyorum. Babamı, Ayşe’nin babası gibi almalarından korkuyorum. Bize yapmadığımız şeyleri söylemelerinden, dağdakilere yardım ediyorsunuz diye bizi birbirimizden ayırmalarından korkuyorum. Anne ben asker olmak isterken nasıl askere karşı olurum!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anne çok korkuyorum. Bizi askerlere yardım ediyorsunuz diye suçlayayıp dövmesinler. Babamı öldürecekler, evimizi yakacaklar diye çok korkuyorum. Kendi halkınıza ihanet ediyorsunuz demesinler anne, ben herkesi çok seviyorum. Anne korkuyorum beni de dağa götürecekler diye. Ben doktor olmak istiyorum, okuyup, dönüp insanlarıma yardım etmek için...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anne çok korkuyorum. Babam yarın sabah madenden eve dönemezse diye. Anne sana sarılıp yatmayı seviyorum ama babamın da yanımızda olmasını istiyorum. O kara haliyle gelip beni öpmesini seviyorum. Babamın karanlıklarda kalmasından korkuyorum anne.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anne çok korkuyorum. Babamın tersanede ölmesinden korkuyorum. O koca gemileri yaparken başına bir kaza gelmesinden ve eve bir daha gelememesinden korkuyorum. Bizim için her şeyi yapıyor biliyorum ama her gün onu son görüşümmüş gibi arkasından bakmak istemiyorum. Babam ölecek diye korkuyorum anne.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anne çok korkuyorum. Burada geceler soğuk. Bütün çocuklar bir odadayız. Geceleri bize bakması gerekenlerin gelip beni başka odaya götürmesinden korkuyorum anne. Bizi, hepimizi istemediğimiz şeyleri yapmaya zorluyorlar. Anne cennette olmasan beni korurdun biliyorum ama şimdi meleksin. Melekler de insanları korurmuş anne, beni unutup korumamandan korkuyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anne çok korkuyorum. Bu dağ başında bizi öldürecekler diye. Vatanımı koruyamayacağım, seni bir daha koklayamayacağım, sevdiğimin gözlerine bakamayacağım diye. Anne korkuyorum ve korkumu kimseye söyleyemiyorum. Ölmekten korkuyorum anne, bir daha sizinle gülememekten çünkü ölüler gülmezmiş anne.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anne çok korkuyorum. Bu dağ başında beni vuracaklar diye. Ben istemedim buralara çıkıp savaşmak ama sen biliyorsun çıkmam gerekiyordu. Anne korkuyorum, bir daha sizin yanınıza dönemeyeceğimi, doya doya köyümün kokusunu içime çekemeyeceğimi, hiçbir şeyden korkmadan, bir kurşuna hedef olma fikrinin aklımdan geçmeden, gönül rahatlığıyla köyde dolaşamamaktan korkuyorum. Anam kınalı kuzunun mezarını ziyaret edemeyeceğinden korkuyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anne çok korkuyorum. Yanlış bir şey yapmadım ama babam ile ağabeyimin beni öldürmesinden korkuyorum. Anne sen beni anlarsın, ben sizi üzmek istemedim. Sadece sevdiğim ile mutlu olmak istedim. Çok korkuyorum ikimizi de vuracaklar diye. Evet anne, kızın artık hamile. Biliyorum ne kadar evlenmiş olsam da törelere göre ölmem lazım. Anne çocuğumu kucağıma alamamaktan korkuyorum. Senin torununu bağrına basmanı görememekten…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anne çok korkuyorum. Bu ıssız sokaklarda bir gece ölümü bulacaklar diye. Anne sokaklar çok soğuk. Üşüyorum. Keşke daha cesur olsaydık anne. Babam bana o istemediğim şeyleri yaptırırken karşı durabilseydik. Keşke ben evden kaçıp bu ıssız sokaklara düşmeseydim. Korkuyorum anne, cesedimi sabah bulup gazete kâğıdı ile örtecekler diye.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anne çok korkuyorum. Beni okuldan alıp hapse atacaklar diye. Anne ben kimseye taş atmadım sen de biliyorsun. Anne Mahmut ve Fatma gibi beni de okuldan alıp o karanlık hücrelere atacaklar diye korkuyorum. Biz ki üçümüz oynardık oyunları. Artık bir ben kaldım. Beni de yakında tutuklayacaklar diye korkuyorum.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4873739032973507894-8433228813245130187?l=aliabaday.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/8433228813245130187'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/8433228813245130187'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliabaday.blogspot.com/2010/05/anne-cok-korkuyorum.html' title='Anne çok korkuyorum'/><author><name>Ali Abaday</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10510610494026958913</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4873739032973507894.post-316588008068927670</id><published>2010-05-24T17:48:00.000+03:00</published><updated>2010-05-25T15:27:52.336+03:00</updated><title type='text'>İnguşlar ve Kılıçdaroğlu</title><content type='html'>Gündem CHP’nin değişimi ve yeni Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu iken bu İnguşlar’da nereden çıktı denebilir. Ancak İnguşların durumu daha doğrusu onların sorunlarını anlatan bir kitaptaki karakter Kemal Kılıçdaroğlu’na kimi hatalarını görme konusunda yardımcı olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öncelikle İnguşlar Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından Osetya ile çatışmalara başlamış ancak Rusların Osetya’nın yanında yer alması ile acı kayıplar yaşamış bir halktır. Bu bakımdan Gürcistan'a da benzer. İnguşların yaşadıkları Batı’da pek yankı bulmasa da eski İngiliz ajanı ve ünlü romancı John Le Carré tarafından Bizim Oyun (Our Game) romanında çok güzel anlatılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bilgileri cebimizde var sayıp gelelim CHP’nin yeni dönemine ya da Kılıçdaroğlu’nun getireceği değişime.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;CHP Kurultayı’nda tek başına aday olarak çıkan ve tüm salonu inleten Kemal Kılıçdaroğlu herkesin kendisine göre yorumladığı bir konuşma yaptı. Kimileri yapılan konuşmanın büyük bir değişimin habercisi olduğunu söyledi, kimisi ise pek de bir şey değişmediğini, CHP’nin bildik sloganlarını devam ettirdiğini.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konuşmasında seçim barajını yüzde 10’un altına düşüreceğini söylemesi olumdu bir durum ancak Kılıçdaroğlu’nun konuşma boyu Kürt kelimesini ağzına almaması ve Kürt sorunundan bahsetmemesi aynı ölçüde olumsuz. Şimdi seçim barajı düşürülecekse bunun kimler için ve neden yapılacağı ayrıca yüzde kaça düşürüleceği de açıklanmalı. Yoksa seçim barajını yüzde 10’dan dokuz ya da sekize düşürmek de sözünü tutmak demektir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Merdiven altında çalışan türbanlı, başörtülü kızlardan ve onların sigortasız çalışmalarına izin verilmeyeceğinden bahsetmek, herkesin sigortalı olacağını söylemek de olumlu bir söylem. Ne var ki yine türbanlı kızların üniversitelere girip giremeyeceğinin tek bir vurgusunu yapmamak da o kadar olumsuz bir durum. O kızların merdiven altında çalışma nedenlerinden biri de gerekli eğitimi alamamaları olduğunu akıldan çıkarmamak lazım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yolsuzluklardan, işsizlikten bahsetme çoğu kişinin hoşuna gidecektir ama özellikle işsizliği nasıl yeneceğini, kaynakları nasıl yaratacağını açıklamak da o kadar hoş olacaktır. Unutmamak gerekir ki Türkiye zamanında tutulamayacak sözleri verdiğini bile bile kimi liderleri iktidara getirmiştir. Artık o dönem geride kaldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AB ve dış politika için nasıl bir görüşü olduğunu pek açıkca söylemese de yeni CHP Genel Başkanı eski yolu aynen tutacak gibi. Zaten kendisi dış ilişkilerden ve dış ticaretten çok içeriyle ilgilendiğini konuşmasında belli etti. Halbuki dışarısıyla iyi bir diyalog kurmadan içeride başarı kazanmak oldukça zordur. Bu arada hak vermek gerek AB'nin kimi iki yüzlü politikaları çoğu kişinin canını sıkıyor ama buna bir alternatif dış politika üretmeden şikayetçi olunamaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konuşmada özel yetkili mahkemelerin kaldırılacağı açıklaması da kimi çevrelerin ellerini ovuşturarak dinlediği bir söz olmuştur. Ancak CHP Ergenekon avukatlığına devam edecek gibi görünürken Kılıçdaroğlu’nın Ergenekon’un ne olup olmadığını tam olarak bildiğini sanmıyorum. Biliyor ve yanında duruyorsa da bu sefer CHP'de değişimin rüzgarının kısa sürede söneceği ihtimali mevcut.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi işin İnguşetya tarafına dönersek, malum İnguşlar kadar olmasa bile Dersim’de zamanında benzer bir olay yaşadı. Hatta bu olay gündeme gelince de Kılıçdaroğlu önce bir kahraman gibi çıkıp istifalar istedi, sonra Baykal konuşunca bas geri yaptı. Kendisi o acıları bilen biri olsa da verilen payeler ve durduğu yerde sözlerini geri alması çok da iyi olmadı. Gönül isterdi ki kendisine uyarı yapılınca mertçe istifa etseydi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Carré’ın Bizim Oyun kitabında İnguşlar arasından çıkıp Sovyetler Birliği içinde oldukça yükselen bir karakter vardır. Adı Konstantin Checheyev. Bir kara şalvarlı, İnguşlar bu şekilde tanımlanıyor, olmasına karşın Checheyev yıllarca bir şekilde yükseltiliyor. Burada halkına yapılan tüm zulümlere karşı kendisini yükseltenlerden yana görünmesinin de etkisi yok değil. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Checheyev yıllarca yükseldikten sonra kendisine gülünmesine, birileri tarafından yükseltilmesine lanetler okuyarak, ama aynı zamanda güzel bir de oyun çevirerek, topraklarına geri döner. Ancak iş işten geçmiştir artık. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kılıçdaroğlu’nun şu an vakti olur mu bilinmez ama Carré’ın romanına bakması iyi olurdu. Sonra yapılmayanlar, göz yumulanlar, sonraya bırakılıp hiç gerçekleştirilemeyen işler için pişmanlık duymasın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Unutmadan önemli olan havuzlu evde oturmamak değildir, herkesin havuzlu evlerde oturabilmesini sağlamaktır. Değişim gelişimleri yok sayarak değil, herkesin o gelişimlerden yararlanmasını sağlayarak olur.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4873739032973507894-316588008068927670?l=aliabaday.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/316588008068927670'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/316588008068927670'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliabaday.blogspot.com/2010/05/inguslar-ve-klcdaroglu.html' title='İnguşlar ve Kılıçdaroğlu'/><author><name>Ali Abaday</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10510610494026958913</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4873739032973507894.post-766371623010382745</id><published>2010-05-19T17:11:00.000+03:00</published><updated>2010-05-19T17:17:15.983+03:00</updated><title type='text'>Madende bir 19 Mayıs</title><content type='html'>Her yer karanlık. Sadece nefes seleri geliyor yakınlardan. Onlar da benim gibi mahsur kalmış arkadaşlar. Bir umutla kurtarmaya gelecekleri bekliyorlar. Onlar için dua ediyorum, kurtulsunlar diye. Buradayken insan kendisi ile başbaşa kaldığından tüm gerçeklerle daha cesur yüzleşebiliyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sen hiç madene indin mi bilmiyorum ama inmediysen anlatıcaklarımı anlaman biraz zor gibi. Havanın giderek azalacağını ve bir süre sonra havasızlıktan ölebileceğini bildiğin bir yer burası. Yüzlerce metre aşağıda, karanlıkta saatler yıllar gibi gelir insana. Bu ihtimale ilk başta ne kadar inanmasan, yok kurtuluruz gibi düşünsen de her geçen saniyede ölüm fikri giderek sana yakın gelmeye başlıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne kadardır buradayız bilmiyorum ama 2 gün olmuş olmalı. 2 gün geçtiyse şimdi 19 Mayıs’tır. 17’siydi madene girerken. Bizimkiler benle 19 Mayıs için konuşmak istemişti de 'akşama' demiştim. Acaba biz burada kurtulmayı beklerken dışarıda kutlamalar yapılıyor mu? Kimsenin bayramını engellemek istemem, arkadaşlarım da istemez sanırsam ama burada böyle beklerken insan dışarda birilerinin eğlendiğini düşününce kötü oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İş bulamadığım için ben madende çalışıyorum. Allah razı olsun madende iş bulduk da para kazanabildik. Gerçi zor bir iş ama rıskımızı da çıkarıyorduk, en azından şimdiye kadar. İnsanı yoran bir iş madencilik. Onca metrenin altında çalışmak, sonra eve dönüp biraz oturup yatmak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizimkilere pek zaman ayıramıyorum ama benim yaşadıklarımı da yaşasınlar istemiyorum. Kim zaten çocuklarının böyle bir yerde çalışmasını ister. Keşke onlara son bir kez sarılabilseydim. Konuşmak istediklerinde ‘akşama konuşuruz’ demeseydim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yarın yokmuş gibi düşünmek ne kadar korkunç. İnsan tek başına düşünürken, yaşadıklarını yapmak istediklerini, hayallerini gözden geçirirken bazen ne kadar gereksiz şeylere büyük değerler verdiğini düşünüyor. Şu an tek isteğim bizimkilere son kez doya doya sarılmak. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada hepimiz akraba gibiyiz ama gerçekten akraba olanlar da var aramızda. Onlar birbirlerine kurtulacaklarını söylüyorlar ama içlerinden kendilerine umutlarını yitirdiklerini de biliyorum. Kimimiz madenci ailelerden geliyor. Şayet ailenizde madenci biri varsa bu durumu, göçüğün ne olduğunu iyi bilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazen iş çıkışı arayanlar olur, o günü de kazasız belasız aylatıp atlatmadığımızı anlamak için. İki gündür telefonlar yok çünkü korkulan başımıza geldi. Artık bizi arayanlara acı haber için çevredikileri hazırlamak düşer. Ancak bu kadar kolay birini sevdiğinin yokluğuna hazırlamak. Bir de nefes aldıkça devam eden şu umut yok mu! Adamı o da bitiriyor diğer yandan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün 19 Mayıs, gençlerin bayramı. Biz bir grup genç ise bir göçüğün altındayız. Herhangi bir kutlama yapmadan kurtulmayı bekliyoruz ama umudumuz gittikçe tükeniyor. Zaten biz hiç bayram kutlamamıştık, bir bayram daha bizsiz geçse ne olur!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sen hiç karanlıklara girdin mi bilemem ama girmedinse adım atma. Bu öyle bir karanlık ki içine aldığını bir daha geri vermiyor...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4873739032973507894-766371623010382745?l=aliabaday.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/766371623010382745'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/766371623010382745'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliabaday.blogspot.com/2010/05/madende-bir-19-mays.html' title='Madende bir 19 Mayıs'/><author><name>Ali Abaday</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10510610494026958913</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4873739032973507894.post-1379053756379167332</id><published>2010-05-12T22:52:00.000+03:00</published><updated>2010-05-12T22:53:14.107+03:00</updated><title type='text'>Galata ve ney</title><content type='html'>Yazın gelmeye başladığını anlatır şekilde hava önce kızararak gecenin geleceğini haber veriyordu. Galata’nın o tarih kokan akşamında ben elimdeki kadehten gelen anason kokusunda senin hayalini gözlerimin önüne getirdim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Galata’nın o yokuşlu, arnavut kaldırımlı yollarına düşmeden önce son kez batmakta olan güneşe baktım ve güneşin mi yoksa senin hayalinin mi yaşarttığını kendime pek de itiraf edemediğim iki küçük damlacıkla kendimi yollara vurdum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Galata’dan Tünel’e doğru çıkarken sağdaki mevlevihanenin önünde bir an için durdum. İçerden gelen o ney sesi ile kendimden geçtim ve semaya doğru yükselmeye başladığımı hissettim. Bilirsin ney sesine karşı ayrı bir düşkünlüğüm vardır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O saatte aklıma birden seni bir daha görememe korkusu düştü. Birden gelen, ilk anda ne olduğunu anlayamadığın ama keskin bir acıyla içinin yanmaya başlamasından bir şeylerin doğru gitmediğini fark ettiğin zamanlardaki gibi, seni kaybetme korkusuyla kendimi ney sesinden uzaklaştırarak Taksim’e doğru yürümeye başladım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taksim’de herkes sevgilisiyle birlikte ele ele mutlu bir halde yürüyordu. Ben ise yanımda senin hayalini taşıyordum. Elini tutamasam da, gözümün önünde hayalinin yarattığı mutlulukla o an Taksim’de bulunan herkesten daha mutlu olduğumu biliyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O aşk haliyle dolmuşlara gittim. Arkadaki koltuğa attım kendimi ve senin hayalini özenle koruyup, kalbimin içine, en incinmeyeceğin yere sakladım. Dolmuşun dolmasını beklerken gözlerimi kapayarak aklımda biraz önce dinlediğim neyin tınısını duymaya çalıştım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra bir koku yayıldı dolmuşa. Bu senin parfümünün kokusuydu. Seni düşündüğüm zaman nedenini anlamadığım bir şekilde burnuma gelen kokun. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gözlerimi açtığım zaman seni göreceğim korkusu, heyecanı, umudu, çekimserliğiyle biraz daha parfümü kokladım. Bir an Jean Babtiste Grenouille gibi o kokunun sahibi olma fikri geçti aklımdan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seni görebilirim heyecanı ve göreceğim kişinin sen olmayacağını bilmenin acısıyla gözlerimi açtım. Evet, sen değildin. Parfüm belki senin parfümündü ama o kişi sen değildin. Bu şekil bir yolculuğa dayanamayacağım için kendimi dolmuştan dışarı attım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ciğerlerimin arasındaki kalbim sıkışıyordu. İçimdeki seni görme isteği o kadar fazlalaştı ki sana ulaşacak yolları koşarak yanına gelebileceğimi düşünmeye başladım. Hayatında yaşadığın ve yaşayacağın tüm anlardan daha önemli olacağını düşünüp, tüm kötü ihtimalleri elinin tersi ile iten duyguların bütün vücudumu sarmaya başlamasına karşın ben sana doğru koşmadım, koşamadım…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O an beni sakinleştirecek, içimdeki seni görme arzusunu dizginleyebilecek tek yere mevlevihaneye doğru koşmaya başladım. İstiklal Caddesi’nin içinde deli gibi koşarken insanların benden kaçtıklarını fark ettim ama umurumda değildi. O an yapmak istediğim tek şey içimdeki, kalbimi sıkıştıran, tüm mantıklı düşünme yetilerimi yavaş yavaş yok eden seni görme isteğini bastırmaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mevlevihaneye vardığım zaman kapılar kapanmıştı. İçeri girmenin de yasak olduğunu biliyordum ama bu gece başka nerede olursam olayım kendimi iyi hissetmeyeceğimi seni yanıma getirmek için her şeyi yapacağımı biliyordum. O çaresizlikle demir kapılardan yukarı tırmanarak içeri girdim. Ne var ki çok da gitmeye korktuğum için uzaktan gelen ney sesini duyabileceğim bir aralıkta yere uzandım. Soğuk toprağın verdiği hafif üşümeyle ellerimi bacaklarımın arasına kıstırdım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üşürken bir yandan da senin aklımdan çıkacağını düşünüyordum. Ney sesi ile giderek büyülenerek ve hafif hafif uyumaya başlayarak gözlerimi kapadım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir süre sonra çevremde bir grubun olduğunu fark ettim. Hepsi sakallı, ellerinde neyleri olan dervişler gelmişler ve bana bakıyorlardı. Ardından biri sırtındaki hırkayı çıkarıp üstüne örttü ve beni ayağa kaldırdı. Hemen koluma giren diğer iki derviş beni mevlevihaneden içeri taşıdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne bir soru sordular, ne de bir şey istediler. Sadece beni içeri alıp neylerini üflemeye başladılar. Ben o seslerle içten içe yandım. Ruhumun binlerce parçaya bölünerek neylerin içinden geçişine tanık oldum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyin o ilahi sesi kulaklarımda, ruhumda, kalbimde, beynimde dolaşırken seni gördüm. Bana gülümsüyordun. Gözlerimi kapayarak kollarımı sana uzattım. Göğe yükselen bir kuş misali sana doğru geliyordum. Sana yaklaştıkça kalbim daha da hızlı çarpmaya başladı. Sonra gülen yüzüne bakarken elini uzattın bana...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabah kendimi bahçede uzanırken buldum. Ne geceden ne de derviş neyzenlerden bir iz vardı. Sadece üzerimde bir hırka, kulaklarımda neyin sesi ve aklımda seninle Galata’nın o arnavut kaldırımlı yollarını tuttum.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4873739032973507894-1379053756379167332?l=aliabaday.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/1379053756379167332'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/1379053756379167332'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliabaday.blogspot.com/2010/05/galata-ve-ney.html' title='Galata ve ney'/><author><name>Ali Abaday</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10510610494026958913</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4873739032973507894.post-8478507601046635832</id><published>2010-05-07T09:51:00.000+03:00</published><updated>2010-05-07T09:53:25.392+03:00</updated><title type='text'>Çocukları ölüme göndermek ve vatan hainliği</title><content type='html'>Türkiye’nin değişmesi için ufak çaplı adımlar atılıyor. Bu değişimin yaratacağı kimi olumlu gelişmeler de var, yeni oluşacak düzenin kimi dengesizlikleri de... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne var ki bütün bunlardan önemlisi tam değişim için bazı hareketler yapılırken, yürekleri yakan haberler gelmeye başladı. Askerler yine öldürülüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devletin istihbarat örgütleri saldırılar olacağını biliyordu, kimi gazeteciler bu saldırıların nerelere olabileceğini bile yazdı. Ancak gerekli önlem alınmadığı için baskınlar oldu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ölümler yeterince can sıkmıyormuş gibi, ardından Genelkurmay Başkanı bir açıklama yaparak bu askerlerin ölümünün ardından haber yapan kimi basın mensuplarını ve gazetelerini ‘hainlikle’ suçladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Basılan sınır karakolları hava muhalefeti nedeniyle yardım alamamıştı. Fakat o karakollara bir baskın olabileceği biliniyordu ve buna karşın bir önlem alınmamıştı. Sonra yanan canlar için ihmal olup olmadığı sorulunca birden hainlik kavramı ortaya atıldı. Kendisine emanet edilen canları koruyamamak değil ama emanetin başına gelenleri sormak hainlik oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gariptir Türkiye’de birine “vatan haini” demek suç değil, eleştiri. Bu kararı veren de Yargıtay 4. Hukuk Dairesi. Dairenin başkanı Bilal Kartal ve Salim Öztuna karara muhalefet şerhi koyarken, diğer üyeler Ülkü Aydın, Şerife Öztürk ve Mehmet Uyumaz ise birine vatan haini demenin eleştiri olacağı görüşü yönünde oy kullandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu karara bakılarak o çocukların ölümlerinde ihmalleri olanları vatana ihanet ile suçlamak mümkün. Bu ihtimaller emir komuta zincirindeki bir hatadan dolayı kaynaklamışsa o zaman o zincirin en başından itibaren bir vatan hainliği söz konusu denebilir ve bunlar eleştiri sayılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabii aklı başında, sözlerinin gerçekliğine önem veren bir insan bu tür suçlamalarda veya eleştirilerde bulunmadan önce elindeki kanıtları gözden geçirir. Yoksa aklına estiği için birini hainlikle, vatan hainliği ile itham etmek ne mertçe ne ahlaklıca ne de akıllıca değildir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnanıyorum ki ordu kendi içinde bir araştırma yapacak ve bir ihmal olup olmadığına karar verecektir. O verilen karar biz sivillere ulaşmaz o ayrı bir konu. Ancak askerlerin ölmesinde kusuru olanların ne ceza alacağını da merak ediyorum. Zira o askerlerin ölmesine neden olacak ihmalde bulunma bir şekilde cinayete yardıma gireceği gibi oraya saldıranlara da istemeden de olsa yardım etmek demektir. Vatan toprağını korumayıp, düşmanlarına istemeden de olsa yardım etmek sonuçta vatana hainliğine girebilir. Fakat bizde vatan hainliği eleştiri olduğu için büyük bir cezası olmasa gerek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biliyorum, yaptığım hainlik ama düşünmeden de edemiyorum. İnsan neden koruyamayacağı, hava şartları sebebiyle yardım gönderemeyeceği, dağlara karakol yapıp da kendisine emanet edilen gençleri oraya koyar? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O bölgelerin doğa koşulları yüzyılları aşan bir süredir biliniyor ama bu doğa koşullarına karşı sınır karakollarına yardım gönderecek önlemleri almak galiba pek bilinmiyor. Bunun yardımın nasıl gönderileceğini çözdürmemiş komutanlar da herhalde Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin eleştiri olarak nitelediği sıfat ile itham edilebilinir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu soruları Kurtuluş Savaşı dönemindeki mütareke basını bile sormazdı. Gerçi şu an ordunun başında olan kimi komutanlar Kurtuluş Savaşı zamanı orduya komutanlık etseydi sonuç ne olurdu, insan bunu da merak ediyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4873739032973507894-8478507601046635832?l=aliabaday.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/8478507601046635832'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/8478507601046635832'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliabaday.blogspot.com/2010/05/cocuklar-olume-gondermek-ve-vatan.html' title='Çocukları ölüme göndermek ve vatan hainliği'/><author><name>Ali Abaday</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10510610494026958913</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4873739032973507894.post-2417660577707786366</id><published>2010-05-04T07:39:00.000+03:00</published><updated>2010-05-04T07:56:50.370+03:00</updated><title type='text'>Yaşama hakkı</title><content type='html'>1 Mayıs’ta Taksim’de inanılmaz güzellikte bir manzara vardı. Farklı yerlerden gelmiş binlerce insan Taksim Meydanı’nda buluştu ve 1 Mayıs’ı coşku içinde kutladı. Yıllardır korkulan 1 Mayıs’ta bu sefer sevinç ve neşe hakimdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sol gruplar ve partiler dışında sadece 1 Mayıs’ta Taksim’de olmak isteyenleri, seyyar satıcıları, rokçıları, punkçıları, davul ve zurnacısı, sucusu, sandviççisi, şekercisi, bayrak satıcısı, müzisyenleri, nükleer santrallere karşı olanları, futbolcuları, bebekleri, Fenerbahçelileri, Galatasaraylıları, Beşiktaşlıları, Çarşısı binlerce insan bir renk cümbüşü yaratarak doyasıya 1 Mayıs’ı kutladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada kimilerinin yokmuş gibi davrandığı, sanki görünmez olan eşcinseller ve travestiler de bir ara alandaydı. Bazıları için onların o meydanda bulunması doğru değilmiş gibi bir durum oluştu. Sanki onların alanda bulunması faşizme inanan birinin 1 Mayıs’ı kutlamak istemesi gibiydi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa bir insan ister eşcinsel olsun, ister travesti olsun sol düşünceye sahip olabilir, istediği kutlamaya katılabilir. Onun diğer insanlardan hiçbir farkı yoktur. Sadece seçimleri alışılagelmiş, genel düşüncenin dışındadır ama bu onun toplumdan dışlanması için bir sebep değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eşcinsellerden, travestilerden hoşlanmaya biliriz. Onların seçimlerinin pek de doğru olmadığını düşünebiliriz. Aynı cinsiyetten iki insanın öpüşmesini görmek bizi rahatsız edebilir. Ancak bu duygu ve düşünceler kimseye, onlara sanki yoklarmış, görünmezlermiş ve istenmezlermiş gibi davranma hakkını vermez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İzmir’de üç gün boyunca arka arkaya işlenen cinayetler bir travestinin verdiği ifade sayesinde aydınlığa kavuştu. Son öldürülen kurban Mustafa Has bir travestiydi ve bu topraklarda travestiler normal işlerde pek çalışma imkanı bulamadığı için vücudunu satıp hayatını kazanıyordu. İçinde bir kadın yaşadığını düşünen Mustafa Has’ın en büyük isteği ise kimliğinin değiştirilmesi ve kendisine “Azra” isminin verilmesiydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mustafa ayrıca Siyah Pembe Üçgen İzmir Cinsel Yönelim ve Cinsiyet Kimliği Araştırmaları ile Ayrımcılığa Karşı Dayanışma Derneği’nin ilk üyelerindendi. İstediği cinsel kimlikle bir hayat kurmaya çalışıyordu, olmadı. Öldürülmese kimliğini değiştirmek için mahkemeye gidecekti. İlk duruşmada hakim ondan iki tanık bulmasını istemişti. Davanın ikinci celsesinden önce ise katil onu İzmir’de öldürmüştü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üyesi olduğu dernek de kapanma tehlikesiyle karşı karşıyaydı ancak bu sefer hukuk düzgün bir şekilde işledi ve Siyah Pembe Üçgen Derneği kapanmadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir toplumun farklılıkları o toplumun renklenmesine olanak sağlayan çiçeklere benzer. Nasıl ki 1 Mayıs’ta Taksim’de binlerce insan bir renk cümbüşü yaratmıştı, cinsel kimliğini kimilerimizin içine sindiremediği eşcinseller ve travestiler de öyle bir renk katıyorlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kabul edelim ya da etmeyelim onlarda insan ve onların da yaşama hakları var. Onları görmezden gelerek, onları yok sayarak yaşayamayız, kimse yaşayamaz. Artık onlarında yaşadıklarını, görünmez olmadıklarını kabul etmek gerekiyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öldürülen bir üniversite öğrencisi olunca içimiz nasıl yanıyorsa, aynı şekilde öldürülen bir travesti olunca ona da içimiz yanmalı. Siyah kurdelelerimizi bütün kurbanlar için takmalıyız. Bizimle aynı düşüncede olmayanların da yaşama hakkı olduğunu kabul etmeli ve hayatımızda onlara yer açmalıyız. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eşcinsellik bir hastalık değildir. Bir erkek vücudunda yaşayıp kendisini kadın gibi hissetmek veya bir kadın vücudunda erkek gibi yaşamak sakatlık değildir. Bu yüzden eşcinsellere ve travestilere de insan gibi yaklaşmamız lazım. Onlarında en az bizler kadar hayata karışma hakkı vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eşcinsellere ve travestilere hastalıklı gözüyle bakan kimi kişilerinde geceleri onlarla ilişki yaşamak için neler yaptıklarını düşününce insanın aklına Behçet Necatigil’in &lt;em&gt;Renkli Fener &lt;/em&gt; şiiri geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Kızlı kadınlı Beyoğlu geceleri&lt;br /&gt;Gülüşleri bir tuhaf&lt;br /&gt;Yürüyüşleri garip&lt;br /&gt;Yollu oldukları belli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yerleri:&lt;br /&gt;Pastaneler, duraklar, sinema önleri&lt;br /&gt;Allahın talihsiz kulları&lt;br /&gt;Onlar, pazarlıkta uyuşulan,&lt;br /&gt;İnce eleyip sık dokumadan&lt;br /&gt;Alıp çıktığımız kadınlar&lt;br /&gt;Beyoğlu’nda, geceleri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zevk ettiklerimiz önce&lt;br /&gt;Tiksindiklerimiz ayrılınca&lt;br /&gt;El ağız sildiklerimiz&lt;br /&gt;Hastalıklı bildiklerimiz&lt;br /&gt;Sellere kapılınca&lt;br /&gt;Gene de gittiklerimiz&lt;br /&gt;Onlar, Beyoğlu’nda"&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4873739032973507894-2417660577707786366?l=aliabaday.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/2417660577707786366'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/2417660577707786366'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliabaday.blogspot.com/2010/05/yasama-hakk.html' title='Yaşama hakkı'/><author><name>Ali Abaday</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10510610494026958913</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4873739032973507894.post-3698428625503902330</id><published>2010-04-27T09:30:00.000+03:00</published><updated>2010-04-27T09:31:56.744+03:00</updated><title type='text'>O artık yok</title><content type='html'>Gece gündüzki sıcağın aksine soğuk ve hafif yağmurlu bir şekilde gelirken telefona bir mesaj düştü. Mesajla birlikte bir sinir hali. Hani çok sinirlenince, olmasını istemediğimiz bir şey başımıza gelince nasıl tüm iyi yanlarımızdan soyutlanıyorsak öyle bir soyutlanma ve isyan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ele bir sopa alıp tüm ortalığı yıkma isteği ve midede bir yanma. Sanki can acısını mide çekiyormuşcasına giderek ekşiyen bir şekilde bir mide yanması ama acının büyüklüğünden o yanmayı duyamamak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olanlara inanamayarak yatakta oturdum ve her istenmeyen haberden sonra yapılan, acaba şöyle yapsam nasıl olurdu düşüncesiyle sabaha kadar boğuştum. Uykunun tutmadığı ve kötü geçen gecelerden biriydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gece odamda dolanıp duruken bir yandan da o özlü sözü hatırlıyordum, “Olanla, ölüme çare yok.” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yazıyı okuyanlar dışında pek kimsenin haberi olmayacak onun öldüğünden, hayattan sessiz bir şekilde kaydığından. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok fakir bir ailenin küçücük oğluydu o ve hastaydı. Bir şekilde kan arandığını duyup hayatımıza almıştık. Kimimiz onu hiç görmemişti. Görenler ise o şirin bakışlarını bir de ailesinin sefaletini unutamıyordu. Hastaydı ama biz yaşayacağını düşünüyorduk. Sonuçta canlı bir çocuktu ve bir meleği andırıyordu, her çocuk gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gece hafif soğuk ve yağmurla birlikte gelirken bir mesaj geldi telefona, “O öldü” diyordu kısaca mesaj. Bir anda hayattaki her şey önemini yitirdi. Küçücük bir çocuk ölmüştü. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kimimiz yemek yiyorduk, kimimiz televizyon izliyorduk. Hayatın içinde giderken kaçınılmaz gerçek çok acı bir şekilde karşımıza çıktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne yemeğin tadı ne de bir şeyler yapma isteği. Sadece bir kızgınlık ve hesaplaşma vardı. “Acaba başka bir hastaneye yatsaydı yaşar mıydı”, “Acaba daha fazla ilgilenebilir miydik”, “Hayatımızda gereksiz yere harcadığımız o paraların bir kısmını daha iyi bir tedavi için harcayabilir miydik?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazen birine dokununca, o kişiyi hayatınızın bir anına alınca sizin için çok daha farklı oluyor. Ete, kemiğe bürünüyordu. Hayat bir filmse, sizin filminizin bir oyuncusu olarak kendine bir yer ediniyor. O da bizim hayatımızda kısa bir rol aldı. Ancak çok etkili bir roldü. Rolünü oynadı ve aramızdan sessiz bir şekilde çekildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok şirin bakışları vardı ve fakir bir ailenin oğluydu. Hastaydı ve dün gece bir melek olarak yanımızdan ayrıldı. Onu hayatta tutmaya gücümüz yetmedi, tıpkı gözyaşlarını tutmayı beceremediğim gibi...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4873739032973507894-3698428625503902330?l=aliabaday.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/3698428625503902330'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/3698428625503902330'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliabaday.blogspot.com/2010/04/o-artk-yok.html' title='O artık yok'/><author><name>Ali Abaday</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10510610494026958913</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4873739032973507894.post-4839472662971445594</id><published>2010-04-21T17:41:00.000+03:00</published><updated>2010-04-21T17:43:29.763+03:00</updated><title type='text'>Adalet görmüyor, duymuyor, konuşmuyor</title><content type='html'>Son dönemdeki yumruk modasından bahsetmeye gerek yok. Samsun’da Ahmet Türk’e atılan ve arkasında kimlerin olduğu pek getirilmeyen yumruğun ardından kısa sürede devamları da geldi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kayseri’de bir şehit cenazesine katılan ve aynı zamanda Kayseri milletvekili de olan Enerji Bakanı Taner Yıldız da bir öğretmenden yumruk yedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha sonra iki belediye başkanı yumruklu saldırıya uğradı. Yumruk dalgası siyaseti aşıp spor dünyasında bile kendisine yer buldu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kodum mu oturursun” mantığının hakim olduğu, güçlü olmanın öncelikle bilek gücüne baktığı bir ülkede bu modanın tutmaması beklenemezdi. Artık önüne gelen, kızdığı kişinin burnuna bir yumruk atarak modaya uymaya çalışır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adaletin olmadığının düşünüldüğü, mafyanın gençleri kendisine hayran bıraktığı, hayatın her alınında şiddeti gördüğümüz bir ülkede bundan beteri olmaz derken insanın içini sızlatan haberler de ortaya çıkıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hrant Dink’in öldürülmesinde, neredeyse devletin her kesiminin haberdar olup, kimsenini bu cinayete dur demediği defalarca gözler önüne geldi. Tabii adaletin gözleri bağlı olduğu için bir tek o göremedi hala.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi bir tecavüz davasında benzer bir olay yaşanıyor. Siirt’te 7 genç kızın yaklaşık 100 erkeğin tecavüzüne uğradığı iddia ediliyor. Bu konu hakkında soruşturma başlatılmış, gözaltları ve tutuklamalar olmuş. Ancak neredeyse 10 gün tek haber çıkmamış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nedeni bölgedeki erkeklerin Siirt’in adının kötüye çıkmaması için ağız birliği etmeleri. Bir de tecavüz ettiği iddia edilenler arasında saygın kişilerin olması. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Koca şehir daha çocuk sayılacak kızlara tecavüz ediyor, neredeyse herkes bu durumu biliyor ve kimse konuşmuyor. Davaya “gizli soruşturma” ibaresi eklendiği için şu an dillere kilit vurulmuş gibi. Umarım çoğu zaman adaletin diline de vurulan bu kilit bu sefer açık kalır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir de adaletin kulaklarının duymadığı durumlar var. Taş attığı iddia edilip hapse atılan o çocukların feryatları, çığlıkları nedense adaletin kulaklarına gitmiyor. Kimi zaman delil bile olmadan hapse atılan çocuklar için adaletin bir elinde terazi, bir elinde kılıç tutan kolları ne doğru tartıyor ne de doğru bir şekilde kılıcını savuruyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak nedense bu çocuklara karşı şiddet gösteren, yumruk atan, onları öldüren kişiler için adalet kıpırtısız kalıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adalete olan inancımızı uzun süre önce kaybettik, o günden sonra da kendi adaletimizi kendimiz uygulamaya başladık. Adalet üç maymuna benzerken bizde farkında olmadan şiddete alkış tutan, şiddeti öven bir toplum olduk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse ki Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) var da, arada bizim adaletimizin, hukuk sisteminin aksaklıklarını yıllar sonradan toparlıyor. AİHM en son olarak Adana’da bir hücre evi baskınında iki gencin kasten öldürülmesinde Türkiye Cumhuriyeti’ni suçlu buldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Davada 6 polis yargılanmış, 4’ne 8 yıl hapis cezası verilmiş ama sonra da bu cezalar indirilmişti. Yargıtay’ın da onadığı karar ile kısaca kimse ceza almamıştı. Ancak AİHM bunu doğru bulmadı ve yine cezayı kesti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Umudum bir gün çocukların iyi eğitim aldığı, çocukluklarını yaşayabildiği, AHİM’de hiç ceza almayan bir ülkeye sahip olmak ama şimdilik bir rüya gibi gözüküyor bu umut.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4873739032973507894-4839472662971445594?l=aliabaday.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/4839472662971445594'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/4839472662971445594'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliabaday.blogspot.com/2010/04/adalet-gormuyor-duymuyor-konusmuyor.html' title='Adalet görmüyor, duymuyor, konuşmuyor'/><author><name>Ali Abaday</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10510610494026958913</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4873739032973507894.post-5480912500280987852</id><published>2010-04-19T09:50:00.000+03:00</published><updated>2010-04-19T09:56:20.087+03:00</updated><title type='text'>Biz çocuklara ‘haydi dağa’ diyoruz</title><content type='html'>Önümüzdeki hafta 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı. Tüm çocuklara armağan edilmiş bu bayramda maalesef bazı çocuklar eğlenemeyecekler. Hatta belki ailelerini bile göremeyecekler. Onlar bir savaşın kendi rızaları olmadan içine çektiği çocuklar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kamuoyunda “taş atan çocuklar” olarak da bilinen ve özellikle Güneydoğu ile Doğu Anadolu’da yaşayan çocuklar için öncelikle adil bir yargılama ortamı sağlanmasını isteyen Çocuklar İçin Adalet Çağrıcıları’ndan Lale Mansur ile Mehmet Atak Batı’da sadece münferit gibi görünen olayların içinin çok daha fazla olduğunu belirtiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onların ve diğer çağrıcıların en büyük hedefi bu mağdurların çocuk olduğu bilincinin tüm Türkiye’ye yerleşmesi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Çocuklar İçin Adalet Çağrıcıları’na ilk girişiniz nasıl oldu? Çağrıcılar nasıl kuruldu?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Lale Mansur: &lt;/strong&gt;Bu oluştuktan sonra girdim. İlk başta imzamı vermiştim. Bu dönem televizyonda filan çalışmadığım için daha aktif bir şekilde giriştim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Mehmet Atak:&lt;/strong&gt; İlk olarak bu çocukların birinin ablasından bir mektup geldi. Çok etkili, iç acıtıcı bir mektuptu. İsviçre’de sanat tarihi eğitimi alan bir kızdı bu mektubu yazan. Sonra bu mektubu alıp ilgilenen üç dört kişiyi bir araya getirdi bu kız. Sonrada durumun vahametini fark etmeye başladık. Medya bunları hep münferit olarak gösterdiği için fazla bilgimiz yoktu. Ancak hiç de öyle değil. Ben örgütlenme modeli düşündüm ancak STK gibi değil. Yöntem de seneler önce California’da bir oyundayken yaşadığım olaydan aklıma geldi. O zaman idam cezası referanduma giderken, bir Süt Dağıtım Birliği çok yüksek bir zam yaptı. Bunun üzerine insanlar eylemler yapmaya başladı ancak insanlar birleşirken idama karşı mı, yana mı diye sormadı. Sadece bu olgu üzerineydi ve Süt Dağıtım Birliği geri adım attı. Türkiye’de insanlar şu görüş bundan yanadır, bu görüş şundan yanadır dediğinden biz olgu üzerine bir yapılanmaya gidelim dedik. Ve dernek ve STK olmasın dedik. Araştırmalar çok önemli ancak Türkiye büyük ölçüde bir STK çöplüğüne dönmüş durumda. Akut bir şey yapmadıkları gibi fon alıp araştırma yapıyorlar. Halbuki STK’lar esas akut olarak bir şeye dokunmalılar. Raporlar önemsiz demiyorum. Bunun üzerine insanlara tek tek mail atıp çağrıcı olur musunuz demeye başladık ve sonunda şöyle bir yapı ortaya çıktı; Lale’nin bir süre aktif olacak zamanı var o zaman gelip çağrıcılık yapıyor. Onun zamanı kısıtlanınca ya da yorulunca yerine başkası geçiyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Hazırlanan yeni yasaya göre çocuk ağır ceza mahkemeleri kurulacak. Ancak bu yasayla Terör ile Mücadele Kanunu (TMK) mağduru çocuklara pek de fazla ceza indiri olmayacağı yönünde bir görüş var. Siz ne diyorsunuz bu konu hakkında?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;M.A:&lt;/strong&gt; Kasım da ilk kez TMK mağduru çocuklar için 3 madde Meclis’e girdi. Bu maddeler meseleyi çözmekten çok uzak, kısıtlı bir iyileştirme içeriyordu. Bu maddelerin biri şu an özel yetkili ağır ceza mahkemelerinde yargılanan 16- 18 yaş arası çocukların, çocuk ağır cezalarda yargılanmasını getiriyor. Bu ağırlaştırma değil ama Ceza İnfaz Kanunu’na ait maddelerde işbirliğine ilişkin özel yetkili ağır ceza yerine, çocuk ağır cezada aynı maddelerden yargılanması. Bu maddelerin ikincisi, sadece örgüt üyeliğine dair olanda 12-16 yaş arasına yüzde 50, 16-18 yaş arasına da üçte dört ceza arttırımının kaldırılması. Bu medyaya yanlış aktarıldı, “Yarı yarıya indiriliyor” diye. Halbuki bu sadece örgüt üyeliğini kapsıyor. Oysa ki çocuklar yedi, sekiz ayrı maddeden yargılanıyor. Bunun getireceği indirim 12-16 yaşta 20  ay, 16-18 yaşta 30 ay toplam. Mesela diyelim bir çocuk 16 yıl ceza almıştır, bu sadece 7,5 yıla ait olanda indirim de değil, arttırımın kalkmasıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üçüncü madde de, erteleme, açıklamayı geriye bırakmaydı. Bu ise sadece üç yıl ya da altı ceza almış çocukları kapsıyor ki bu çocuklar mevcudun içinde yüzde 5 bile değil. İlk sefer Meclis’e geldiği zaman MHP ve CHP, “Bu (Abdullah) Öcal’a yeniden yargılanma yolu açıyor” dedi. Bu tümden gerçek dışı. Bu üç maddenin hiçbiri yeniden yargılanma ile alakalı değil. Velev ki olsaydı bile Öcalan’ın bu üç maddeden yeniden yargılanması için mahkeme kararı ile yaşını 18’in altına indirmesi gerekirdi. Ancak malesef iki parti bunu geçirmekten imtina etti fakat daha acısı medya, bunu araştırmadan gerçekmiş gibi yazdı ve kamuoyu da maalesef böyle bildi. Ve gelişmeler bu nedenlerden bir süre durdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu maddeler Meclis’e ikinci gelişinde kapsam biraz daha genişletildi. Bir şart maddesi eklendi ki, bu Adana’da bir çocuk dışında, yaralama ya da öldürme fiilini işlemiş çocuklar dışında cezaevinden büyük ölçüde çıkmalarını sağlıyor. Misal, cezaevinde yatmak yerine 7 yıl okula devam etme zorunluluğu. Ancak yine de temelden çözmüyor sorunu. AK Parti’nin burada yaptığı çok ciddi bir hata oldu, bunun bir çocuk meselesi olduğunu söylerken, ikisi yürürlükte toplam 11 maddelik bir torba içinde sundu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Torba içine sokmak Talii Komisyon’un içişleri olmasını gerektiriyor. Bu da çocuktan güvenliğe çekti. Ancak son olarak Lale (Mansur), Mehmet Uçum ve benim Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile görüştüğümüzde Erdoğan bizi dinledi ve bu 3 maddenin yetersiz olduğunu yani tam bir çözüm getirmediğine sanıyorum inandı ki AK Parti Grup Başkan Vekili Bekir Bozdağ’ı tam çözüm getirecek yeni bir tasarı yapmakla görevlendirdi. Bu çok önemli ancak takibinin yapılması gereken bir adım. TMK’nın 6 maddesi, TSK 226-c ile Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’nda çocuk haklarına göre değiştirilmesi gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;TMK mağduru ya da halkın söylediği gibi taş atan kaç çocuk var, kesin bir sayı var mı?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;L.M:&lt;/strong&gt; Dört bin civarı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;M.A:&lt;/strong&gt; Tam rakam yok ama dört bini yakalamış hatta geçmiş olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Aldıkları cezalar ne kadar bu çocukların?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;M.A:&lt;/strong&gt; Bu çocuklar içinde yaklaşık indirimleriyle iki buçuk yıldan, Hakkari’de 90 yıla kadar ceza almış çocuk var. Ancak az önce söylediğim gibi 3 yıl ya da 6 ceza almış çocuk sayısı yüzde 5 değil içlerinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Çocuklar için Adalet Çağrıcıları olarak öncelikle bu yasaların düzeltilmesini istiyorsunuz. Esas olarak sonda ulaşmak istediğiniz nokta hangisi?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;L.M:&lt;/strong&gt; Her şeyden önce bunların çocuk olduğu ve böyle cezalar verilemeyeceğinin bilinmesi. Ayrıca toplumda bir duyarlılık ve farkındalık yaratmak. Çok yanlış anlaşmalar mevcut toplumda, “Yüzde 50 indirim geliyor, muhteşem” gibi ama böyle bir durum yok. Medyanın daha duyarlı olmasını bekliyoruz. Sonunda bunlar gerçekten çocuk. Bir çocuk taş attı, polisin gözüne geldi, gözünden yaralandı. Bu ayrı bir durum, cezası da ayrı olmalı. Ancak yine de çocuk olduğunun göz önünde tutulması lazım. Şu anki yapılanlarla yeni bir Diyarbakır Cezaevi yaratılıyor hatta yaratıldı. Çok daha az ilgi duyuluyor bu olaylara Diyarbakır Cezaevi’nde olanlardan. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;M.A:&lt;/strong&gt; Mevcut durumun içinde biz politize olmamış çocuklara “haydi dağa” diyoruz. Bu süreci yaşamış, o travmayı yaşamış çocuğun yüzde 100 iyileşmesi söz konusu değil. Ancak yeni çocuklar buna maruz kalmasın. Yasa çok önemli, en azından hukuki olarak. Mevcut yasa durduğu sürece, devletin ötekileştirme konusu yarın Aleviler ise yüzde 95 Alevi çocukları TMK mağduru olacak, Ermeniler ise Ermeni çocukları olacak. Türkiye’deki bütün çocuklar, mevcut yasalar durduğu sürece potansiyel TMK mağduru çocuklar. Ama yasa yine her şeyi çözmüyor. Bir de yasanın uygulanması diye bir konu var. Yasayı uygulayacak olan zihniyetin değişip, rehabilite olması gerekiyor. Bunu da şöyle söyleyebiliriz; bu rehabilitasyon kelimesi sadece çocuklara psikolojik destek vermek değil. Bunu Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Erdoğan ile yaptığımız görüşmeler de anlattım. Biz bu çocuklara rehabilitasyon adı altında bir turunç fidanıysa portakal aşısı veriyoruz. Sivil Toplum Örgütleri (STK) de, devlet de aynı şeyi yaptı. Alttan turunç dallarını buduyoruz ve ancak o turunç fidanı travesti bir portakal ağacı olduğu zaman izin veriyoruz bahçede kalmasına. Kendi kimliklerinden arındıkları zaman rehabilite ettik diyoruz. Ayrıca rehabilite edilmesi gereken bu çocuklar değil, tüm Türkiye. Bununla ilişki kuran hakimi, savcısı, doktoru, polisi, askeri, öğretmeni, psikologu tümü rehabilite olmadığı sürece zihin olarak süreç eksik kalır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;L.M:&lt;/strong&gt;  Toplum olarak zihinsel bir değişim lazım. O çocuklar işkenceye maruz kalınca psikolojik destek veriliyor ancak bizim toplum olarak rehabilitasyona ihtiyacımız var. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;M.A:&lt;/strong&gt; Bir de maalesef Batı’da bu çocuğu çocuk olarak görüp, kendi çocuğu yerine koymuyor, empati yapamıyor insanlar. Çocuğu geçtim insan olarak görmüyor. Yabancılaştırıyor, tehlike, yaratık olarak görüyor. Bu da 12 Eylül’den sonra geliştirilen bir politikanın ürünü. Nasıl Batı komünizm çöktükten sonra kendi varlığını meşru kılmak için yeni bir tehlike bulmak zorundaydı ve İslami terörü kullanarak bunu yaptı. Türkiye bunu yapamazdı, ikiye böldü. Bir Kürtler dedi terör, bir de irtica dedi dindarlar. Bu inandırılmış bir şey. İstatistiksel bir araştırma yaptık ve Batı’daki farkındalık oranı 17 binde bir TMK mağduru çocuklar için. Bir iki oynamış olabilir ama asla insanlar çocuk olarak bakamıyor. Bunu da en güzel haber ya da yazı değil, okuyucu yorumlar. “O polise taş atsın, biz de besleyelim mi? Yılanın başı küçükken ezilir” gibi. Bu tarz yorumlar net. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bu çocukların büyük bölümü dışarı çıktıklarında dağa mı gidiyor?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;M.A:&lt;/strong&gt; Maalesef. Ben Cumhurbaşkanı ve Başbakan ile yapılan görüşmelerde bunları anlattım. Mesela bir çocuk iki yıl içerde kalıp çıkıyor. Taş atıp atmaması hiç önemli değil bu süreçte. Davası Yargıtay’a gidiyor ve 20 yıl mahkumiyet için bekliyor. Onanırsa içerde 20 yıl yatacak. O zaman dağa gidiyor. Bir örnekte çocukları dağa gidince ailede gitti ve çocuklarını buldu ama geri getiremediler. Dönmedi çocuk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Oradaki ailelerin durumu nasıl?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;M.A:&lt;/strong&gt; Annelerin yüzde 90’ı major depresyon içinde. Burada sadece tek olumlu yan, bu çocukların evlerinde daha önceki ataerkil yapı bozulmuş durumda. Anneler hasta olduğu için daha önce çayını dahi almayan babalar yemek yapıp, bulaşık yıkıyor. Anne birden yok oluyor çünkü. Kafası yerinde değil, dalıp gidiyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Doğu’da görev yapan hakimlerin ellerinde çok fazla delil olmadan çocukları mahkum ettikleri iddiaları var. Bunlar ne kadar gerçek iddialar?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;M.A:&lt;/strong&gt; Bu çok önemli bir konu. Habur öncesi istatistiksel oran yüzde 57’ydi. Habur sonrası eylemlerden alınan çocuk sayısı biraz artmış olabilir. Hadi şimdi yüzde 55’e indi diyelim bu oran. Bu çocukların yarısından çoğu eylemlerden değil, okul ve evlerinden alınmış çocuklar. Yarısından çoğunun dosyasında hiçbir somut delil yok. Sadece polis ve asker ifadeleri var. Bu da mevcut hukuka aykırı. Mevcut hukuk uygulanıyor olsa savcının iddianame yazamıyor olması lazım, hukuk dışı davranıyor. İddianame yazıldı, mahkemenin kabul etmemesi gerekiyor. Ancak mahkeme kabul ediyor hukuk dışı. Dava açıldı hakimin bu davayı başlatıp devam ettirmemesi gerekiyor hukuk dışı. Devam ettirdi, Yargıtay’ın bunu onamaması gerekiyor, onadı hukuk dışı. Yani yargı son derece bağımsız davranıyor ancak hukuktan bağımsız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bu durumlarda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) gitmek mümkün değil mi?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;M.A:&lt;/strong&gt; AİHM’den kazanılmış davalar var ama eski davalar. AİHM süreci 4-6 yıla yayılan bir süreç ve iç hukukun tüketilmesi lazım. Şu an sadece Yargıtay’ın onadığı davalar gidebiliyor. Yargılanmanın adil olmadığına dair ara başvurular yapılabiliniyor. Burada da barolardan söz etmek gerekiyor. Barolar Birliği ya da İstanbul Barolar Birliği, Ergenekon sanıklarının tutuklu yargılanma süreçlerinin uzunluğunun insan haklarına aykırı olduğunu söylüyor. Değildir demiyorum. Yargılanmanın en kısa sürede tüm insanlar için bitirilmesi gerekiyor. Bunun için açıklamalar, yürüyüşler yapılıyor. Ne var ki barolar çocuklar söz konusu olunca üç maymunu oynuyor. Bu çocuklar içinde iki yıldan fazla tutuklu yargılanan var. Mesela Diyarbakır Anadolu Lisesi birincisi E. isimli bir kız var. 15 buçuk yıl isteniyor. Batman Fen Lisesi birincisi K. diye bir  erkek çocuğu var 42 buçuk yıl isteniyor, iki buçuk yıldan beri içerde. Bu çocuklar tutuklu yargılanıyor ve eğitimleri aksıyor bu sebepten. Eğitim hakkı veriliyor deniyor ama bu kağıt üzerinde bir aldatmaca.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Verdiğiniz iki örnekte de okulların başarılı çocuklarından bahsettiniz. O bölgede başarılı çocuklara karşı da mı bir harekat yürütülüyor demek istiyorsunuz?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;L.M: &lt;/strong&gt;Evet, hani gösteriden değil, gidiyorlar okula bakıyorlar ve “Ben bunu tanıdım, vücut dilinden anladım” denerek içeri alınabiliyor. Evden, okuldan alınıyor. Yüzde 50’den fazlası böyle yakalanıyor. Korkunç bir durum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;M.A:&lt;/strong&gt; Burada bir strateji var aslında. Ben “haydi dağa” derken bunu gerçek anlamıyla söyledim. Bu çocukların, özellikle bölgenin iyi okullarının iyi öğrencileri seçilmiş olarak alındı bu süreçte. Bunlar belki şöyle algılandı, buradaki savaşın sürmesi. Kim nemalanıyorsa bundan sürmesini istiyor. Başka bir şekilde gelişecek iyi okulların iyi öğrencileri alınıp okullarından, militarize ediliyor ve milliyetçi yapılıyor çünkü o süreç böyle bir süreç. Dağa sonra dağa çıkacak piyonlar haline getiriliyor. Mesela bir çocuğu ilk tutuklanışıyla, tutuklu kaldığı bir buçuk aylık süreç sonundaki görüşlerinizde tümden değiştiğini fark ediyorsunuz. İçerde de kalabilmek için, bir aidiyete sarılması gerekiyor. Bu aidiyet içinde doğal olarak değişiyor. Şöyle bir örnek düşünelim tamamen fantezisel olarak; 1923 yılında  Türkiye Cumhuriyeti yerine Kürdiye Cumhuriyeti kurulsaydı, İzmir’de doğan bir Türk çocuğu var ve bazı politikalar sebebiyle Türklerin yaşadığı köyler yakılıp, boşaltılmış. 17 bin tane faili meçhul var, 43 bin Türk öldürülmüş. Babası faili meçhul, ablası hapiste, ağabeyi işkence görmüş. Buna rağmen okumaya çalışıyor ve onu da tutukluyorlar. Bir cins içinde ağır şiddet unsurları olsa da sivil itaatsizlik olarak bakılabilinir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İçerdeyken nasıl bir eğitim oluyor? Bahsettiğiniz değişim nasıl gerçekleşiyor?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;M.A:&lt;/strong&gt; İçerde büyüklerle temas kurmaları mümkün değil. İçerdeki tek olumlu yan, bu seferde çocuklukları elden gidiyor ama çok ciddi okumalar yapıyorlar. Kafalarına göre karşı milliyetçilik geliştiriyor ve militerize oluyorlar. Yoksa içeride yetişkinler bunlara eğitim veriyorlar söz konusu değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Türkiye geneline bakarsak sadece Güneydoğu ve Doğu Anadolu’da mı mevcut bu durum?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;L.M:&lt;/strong&gt; Hayır ama yoğunluk bu bölgelerde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;M.A:&lt;/strong&gt; 32 ilde var. İstanbul’da 50’ye yakın çocuk vardı, son süreçte artmış da olabilir. Ankara, Bursa, Muğla, Tekirdağ, Kocaeli, Antalya buralarda da çocuklar TMK’dan yargılanıyor. Batı’daki çocukların ekstra bir problemleri daha var hapishane koşulları. Batı’daki çocukları adli suçla yargılananların arasına birer ikişer serpiştiriyorlar ve diğer çocuklara oradaki infaz memurları tarafından ağır bir Türk milliyetçiliği empoze ediliyor ve infaz memurları ile diğer çocukların maddi, fiziki, manevi baskısına maruz kalıyorlar. Doğu’dakiler toplu yaşadıkları, infaz memurları kent içinde yaşadığı için bu kadara ağır şartlarda değiller. Batı’daki tutuklu çocuklar içinde tecavüze kalkışılmasından, ağır dayak yiyenlere kadar oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sadece Kürt çocukları mı bunlar?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;M.A:&lt;/strong&gt; Yüzde 95’i. Çok az olarak bazı sol örgütler ve İBDA-C gibi bazı din kaynaklı örgütlerle bağdaştırılmış çocuklar var ama bunların toplam içindeki sayısı yüzde beşin altında. Bu yasayı kimi ötekileştirmek istiyorsanız uygulayabiliyorsunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu hafta içinde bir fotoğraf gazetelerde ve haberlerde sıkça yer aldı. Hakkari’de 14 yaşında bir çocuk polisler tarafından yerlerde sürüklenerek gözaltına alınıyordu. Bu fotoğraf medyaya yansıdığı için olay büyüdü. Medyaya yansımayan ve aynı şekilde olan….&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;M.A:&lt;/strong&gt; Çok var mesela, geçen 23 Nisan’da F’yi dipçikleyen polis hala görevde. Bunlar maalesef uygulamanın hataları. Mesela, Çocuk Şube’ye giden çocuklar, eğitimini almış polislerle karşılaşınca, “Cennete gelmiş gibi hissettik kendimizi” diyorlar çünkü öncesinde Terör ile Mücadele Şubesi’ne uğruyorlar. Yargılanma süreci dahil bu çocuklarla eğitimini almış polislerin ilgilenmesi gerekiyor. Fakat o dipçikleyen polisin de sertifikası var. İki gün gidip eğitim alıyor, çocuk koruma eğitimi aldığı için bordrosu değişiyor ve maaşı yükseliyor. İki günlük eğitimler. Askerde bu hiç yok. Bu polisler aynen devam ediyor ya da Uğur Kaymaz gibi 12 yaşında sırtından sekiz kurşunla vuran polisler meşru müdafaa denip göreve devam ettiriliyor. Siirt’teki, aracın camından kalabalığa ateş edip, bir kişiyi öldüren uzman çavuş beraat ediyor. Bu çok tehlikeli zira Yargıtay’ın herhangi bir dairesi değil Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararı, yani tam bir emsal. Kararda “bölge koşulları” diye bir yazı. Kararda ayrıca kalabalığın taşlı ya da silahlı olması gerekmediği, oradaki asker ya da polisin, “Bana bir yapabilirler” diye korkması, öldürmesini meşru kılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Eminim çok örnek vardır ama bu konuyla ilgili aklınızda kalan veya durumu açıklayacak bir örnek var mı?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;M.A:&lt;/strong&gt; Çok var ama mesela 14 yaşında okuldan alınmış ve şu an 16 yaşında olan bir kız çocuğu var. Ailesi birazda dışarı kapalı yetiştirmiş yani olaylardan pek haberi yoktu. Şu an ise çok militer birine dönüşmüş. 19 yılla yargılanıyor. Ben orada gidip evlerde kalıyorum çünkü temas çok önemli, yüzyüze gelince onların çocuk olduğunu anlıyorsunuz. O çocukların yüzde 90’ı geceleri sayıklıyor. Kabuslar görerek, bağırarak uyanıyor. Fiziksel olarak saç dökülmeleri, seri lezyonları görülüyor, hepsi ülser olmuş durumda. Sese, ani harekete aşırı duyarlılar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Başbakan Erdoğan ile konuşurken, o bu örneklere ne tepki gösterdi?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;L.M:&lt;/strong&gt; Bir saat boyunca dinledi. Açıkçası ben o kadar zaman ayıracağını düşünmemiştim. Ben, Mehmet ve Mehmet Uçum vardı konuşmada.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;M.A:&lt;/strong&gt; Mehmet Uçum bu olayın başından beri hukuki olarak çözüm önerisini hazırlayan kişidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;L.M:&lt;/strong&gt; Mehmet Başbakan’a bunu hukuki dile hiç girmeden herkesin anlayabileceği bir sadelikle özetledi. Bunun sonucunda Başbakan, Bekir Bozdağ’a sorunca, Bozdağ’ın da cevabı şu anki uygulamaların ve tasarıların yeterli olmadığı yönünde oldu. Bunla ilgili kurulan Adalet Komisyonu var, başında da Hakkı Köylü, o hazırlanın da çok yetersiz olduğunu belirtti Bozdağ. Bunun üzerine Başbakan, “Böyle yarım yamalak bir şey olmasın, tam çözüm olsun” dedi ve bu görevi Bekir Bozdağ’a verdi. Biz çünkü Başbakan’a, “Bu şekil uygulama ve kısmi çözümlerle olmaz. Görünen sizin bu savaşı bitirmek istediğiniz şeklinde. Bu olaylar savaşı devam ettirmek isteyenlerin işine yarıyor ve Diyarbakır Cezaevi’nden daha fazla tepki uyandırıyor. Bunu hemen halletmemiz gerekiyor” dedik. Mehmet Uçum da köle gibi çalışmaya hazır olduğunu belirtti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;M.A:&lt;/strong&gt; Zaman zaman Hüseyin Çelik ile konuşuyoruz ancak hızlanmış bir durum şu an yok. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bir tarih verildi mi size?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;L.M:&lt;/strong&gt; Biz 23 Nisan dedik ama tabii çok ütopik. Bizim temennimiz. Ancak olması çok zor. Orada Haziran Temmuz gibi bazı laflar dolaştı. Bekliyoruz şimdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;M.A:&lt;/strong&gt; Beklerken durmayacağız tabii. Avrupa Parlamentosu’na üye Yeşiller Grubu’nun en son Barselona’da yapılan toplantısındaki tek gündem maddesi Türkiye’deki TMK mağduru çocuklardı. Özel bir basın açıklaması yaparak, İçişleri Bakanı’na bir mektup yazdılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Şu ara neler yapmayı planlıyorsunuz?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;M.A:&lt;/strong&gt; Çağrıcılar içindeki hukukçular Yargıtay’a, HSYK’ya, Anayasa Mahkemesi’ne ortak bir mektup hazırlıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;L.M:&lt;/strong&gt; Bir de elimizde bu çocuklardan çok çarpıcı mektuplar var. Bir şekilde onları çeşitli gazetelerde yayımlatmak düşüncesindeyiz. Özellikle haftasonu eklerinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Avrupa’da bizim yaşadığımıza benzer bir durum var mı ya da olmuş mu?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;M.A:&lt;/strong&gt; Bu kadar olan yok. Ancak Fransa’da özellikle son dönemde Kuzey Afrikalı çocuklara karşı çocuk yargılama yaşını düşürmeye çalışıyorlar. Belçika’da 24, Almanya’da 23 hukuki olarak çocukluktan çıkış yaşı. Son Dünya Psikolojik Kongresinde karar verilen yaş 23. Mesela İngiltere’de çok tehlikeli bir uygulama var, bölgedeki öğretmenler, insanlar raporlar vererek Müslüman çocuklar ileride terörist olabilir diye fişleniyor ama buradaki gibi tutuklanmıyor. Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesini imzalamış olan ülkeler çocuk yargılanmasında tutuklamayı en sona itiyorlar. Çocuk yargılamasında en önemli olay yargılamanın uzatılmadan hemen bitirilmesidir. Cinayet ve çok özel durumlar dışında okuluna devam edip, ailesiyle kalıyor ama bir rehabilite programına da katılıyor. Türkiye’de bu uygulanmıyor. Halbuki 2005’te çıkan Çocukları Koruma Yasası bunu büyük ölçüde getiriyordu. Bir çelişki de var, 2007’de yapılan TMK değişikliği Anayasa’ya aykırı. Varolan Çocukları Koruma Kanunu ile tamamen çelişkili. Bu hukuksuzluk bir kanuni düzlemde var. Bir de yargı 12 Eylül yasasını bile çiğniyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İnsanların size ulaşması için ne yapmaları lazım?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;cocukhaklari2@gmail.com’a bir e-mail atmaları gerekiyor sadece.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*&lt;em&gt;Bu röportaj 18/04/2010 tarihinde www.ntvmsnbc.com adresinde yayımlanmıştır.&lt;/em&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4873739032973507894-5480912500280987852?l=aliabaday.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/5480912500280987852'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/5480912500280987852'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliabaday.blogspot.com/2010/04/biz-cocuklara-haydi-daga-diyoruz.html' title='Biz çocuklara ‘haydi dağa’ diyoruz'/><author><name>Ali Abaday</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10510610494026958913</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4873739032973507894.post-7166484856322490519</id><published>2010-04-15T18:22:00.000+03:00</published><updated>2010-04-15T18:27:58.990+03:00</updated><title type='text'>Hay sizin erkekliğinize...</title><content type='html'>Hakkari’den gelen bir fotoğraf çoğu insanın isyan ettirecek cinstendi. Bir grup adam, ufak bir çocuğu yerlerde sürüklüyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fotoğrafın açıklaması ise şuydu, kapatılan DTP’nin milletvekilliği düşürülen Genel Başkanı Ahmet Türk’e atılan yumruk Hakkari’de portesto edilirken polisler 14 yaşında bir çocuğu da gözaltına aldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gözaltına alınan çocuk Hakkari eski Belediye Başkanı Kazım Kurt’un oğlu. Annesinin yanında, onun feryatları arasında gözaltına alınmış. Ardından da hastaneye götürülmüş. Bu arada annesi de oğlunun bırakılması için çırpınırken zor anlar yaşamış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;14 yaşında bir çocuğu bir kaç kişinin böyle gözaltına almasındaki vahşet kanları dolduracak cinsten. Koskoca adamlar, devletin kendilerine verdiği güçle ufak bir çocuğu yerlerde sürüklemekten çekinmiyor. Kendilerine sorulsa o dakika vatanı bölücülerden kurtarmaya, düzeni sağlamaya çalıştıklarını söyleyeceklerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse ki olay bir şekilde medyaya yansıdı ve iki polis açığa alındı. Ancak bu medyaya yansıyan sadece bir olay. Acaba medyaya yansımayan böyle kaç olay yaşanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eskiden, ben daha okul sıralarındayken, kasılarak gezen bazı hocalar öğrencilerini dövdükten sonra Doğu'ya sürgüne gönderilirdi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğu bizim için her zaman sürgün yeriydi ama oradaki çocukların günahı neydi de dayakçı öğretmenler hep oraya giderdi... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Orada dayak atıldı mı ne olurdu? Bunlar hiç merak edilmezdi doğal olarak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küçük bir çocuğun yerlerde sürüklenmesi kadar kan donduran diğer bir olay da Ahmet Türk’e yapılan saldırının kimi kişilerce meşru gösterilme çabası. Kimi köşe yazarları ve gazeteler bu saldırının olabileceğini, bazı insanların yaşanan iç savaştan çok fazla etkilendiğini ve kendisini tutamadığını yazıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bu olaylarla birlikte atılan yumruktan sonra sakin olamayan ve masum insanların içinde olduğu belediye otobüsüne molotofkokteyili atmak da ne kadar cesurca ve kahramanca bir davranış sorgulamak lazım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendilerine, yapacakları eylemler için bir meşruiyet kazandırdığını düşünenlerin, o atılan yumruktan keyif aldıklarını, bıyık altından gülümsediklerini bile düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim için yaşlı bir adama atılan yumruğun, bir çocuğun yerlerde sürüklenmesinin, bir otobüse molotofkokteyili atılmasının farkı yok. Yapanların da bir farkı olduğunu düşünmüyorum. Hepsi aynı derecede vahşi ve insanlıktan uzak benim için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erkelerin egemen olduğu bu topraklarda, kadınlar ve çocuklar çok yara alır. Bir ana oğul, atılan bir yumruktan sonra çıkan olaylarda hem fiziken hem ruhen yaralandı, yakın zamanda hayatını kaybeden bir kadının mezarı üzerinden politika yapılmaya kalkışıldı, bir otobüsteki siviller ise yanma tehlikesi atlattı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dilleri, dinleri, ırkları farklı olsun olmasın bütün bu saldırıları yapan erkekler, onlar bir an gelecek ve erkeklikleriyle yine övünecekler, işte o ana akla gelen aynı cümle olacak, “Hay sizin erkekliğiniz...”&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4873739032973507894-7166484856322490519?l=aliabaday.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/7166484856322490519'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/7166484856322490519'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliabaday.blogspot.com/2010/04/hay-sizin-erkekliginize.html' title='Hay sizin erkekliğinize...'/><author><name>Ali Abaday</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10510610494026958913</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4873739032973507894.post-1973353359210832694</id><published>2010-04-13T14:24:00.000+03:00</published><updated>2010-04-13T14:25:35.931+03:00</updated><title type='text'>Şehitler ikincil hasar mıdır?</title><content type='html'>İngilizce’de bir söz vardır “collateral damage” diye. Anlamı savaş sırasındaki sivil kayıplar ya da bir iş yapılırken oluşan ikincil derece hatalardır. Bu söz Hakkari’deki 7 askerin ölümünün ardından yapılan konuşmalarda aklıma gelmeye başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçen yıl Hakkari’de patlayan ve 7 askerin şehit olduğu olayla ilgili Zaman gazetesinin duyurduğu haberde savcılık mayınların Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından döşendiğini belirttiği yazıldı. Yani komutanlar orada mayın olduğunu bildiği halde, kendi askerleri şehit olmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu durum zaten Hakkari Tugay Komutanı Tuğgeneral Zeki Es ile Hakkari Tümen Komutanı Tümgeneral Gürbüz Kaya’nın konuşmalarında da geçmişti. Es konuşmada, “Rütbelilerin hepsine mayınların yerini” gösterdim derken, içinin yandığından da bahsediyordu. Oysa ki Kaya bu konuşmada mücadeleye aynen devam edileceğini ve bir iki ufak hatanın olabileceğini söylüyordu. Bir nevi askerleri collateral damage olarak görüyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir de o dönem Genelkurmay’dan yapılan açıklamalarda olayın PKK’nın döşediği mayınlar sonucu olduğu söylemini de hatırlamak lazım. Tabii Kürt açılımının bu olayın ardından sürünceme dönemine girdiğini ve devletin üst kademesinin de attıkları adımları küçülttüğü ya da durdurduğunu da...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi neresinden bakılırsa elinizde kalacak bir durum. Ufak hata olarak görülen 7 askerin şehit olması. Mayınları döşeyen ise ordunun kendisi ve buna “güvenlik sebebiyle mayın düşünmesi” deniyor. Ardından artık klasik hale gelmiş olan bir yalan zinciri başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ülkede ne zaman birileri hata yapsa ya da duyulması istenmeyen bir şey söylense hemen yalana ve yasaklamaya başvurulur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ölen askerler içinde aynı yalan zinciri ve yokmuş gibi hareketler başladı. Sonuçta onlar kimilerinin istemediği bazı gelişmelerin önünü kesmiş 7 tabuttu artık. Ancak gerçekler zaman içinde ortaya çıkmaya başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi 7 asker, komutanlarının döşediği mayın sonucunda öldü ya da öldürüldü. Üst rütbeliler mayınların yerini bildiği halde bir “kaza” oldu. Ayrıca bu “kaza” ülkenin en büyük sorununu yok etmek için yapılan bir çalışmanın da sabote edilmesini sağladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Komutanın görevi nedir? Savaşı kazanmak ama en az zaiyatla. Bir komutan komutasındaki askerlerin hayatından sorumludur. Onların başına bir şey gelmemesi için gerekirse canını da vermesi gerekir. Bu sayede askerleri de komutanlarına güvenip, onun emirlerini dinlerler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizde ise askeriye sanki kendi meşruiyetini korumak için bir düşmana ihtiyacı varmış şekilde hareket ediyor. Düşman bir eylemde bulunmazsa kaza sonucu oluşan bir eylem hemen lehlerine kullanıyor. Şayet bu olay da açığa çıkarsa verilen kararların ne olduğunu bilmediğimiz askeri mahkemeler devreye giriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi bu olaya bakacak hakim albaylar acaba olayda bir tüm bir de Tuğgeneral’i suçlu bulabilecekler mi? Bulurlarsa ne ceza verecekler?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Askeriyenin güçlü olması herkesin isteğidir ancak işini yapamayn, askerini koruyamayan, hataları ortaya çıktığında sesini yükselten ve ölen askerlerini ufak hata olarak gören askeriyeyi dünyanın hiçbir yerinde istemezler. Hele ki kendi çıkarları için halkının canına kıyılmasına göz yumanları ömür boyu affetmezler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Komutanlar artık biraz daha kendi işlerine odaklansalar ve askerliğin ne olduğunu hatırlayıp, emirlerine verilen erlerin hayatlarını korumaya çalışsalar fena olmayacak gibi. Bazen patlayan bir mayının parçaları biraz zaman da alsa suçlayanların paçalarına yapışır çünkü...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4873739032973507894-1973353359210832694?l=aliabaday.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/1973353359210832694'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/1973353359210832694'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliabaday.blogspot.com/2010/04/sehitler-ikincil-hasar-mdr.html' title='Şehitler ikincil hasar mıdır?'/><author><name>Ali Abaday</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10510610494026958913</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4873739032973507894.post-7292144927941242806</id><published>2010-04-03T17:17:00.000+03:00</published><updated>2010-04-03T17:20:34.033+03:00</updated><title type='text'>Çocuklar ve hukukçular</title><content type='html'>Bu toprakların bir laneti var o da büyüklerin yaptığı hataları çocukların çekmesi. 3 yıl kadar önce minik bir kızın belediyenin açtırdığı ve üstünü iyi kapatmadığı bir çukura düşüp ölmesinin ardından “Türk olmaktan utanıyorum” demiştim. Ama esasında çocukların ölümüne engel olamayan bir ülkede yaşayarak insan olmaktan utanıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son iki günde iki ayrı çocuğun daha ölüm haberi vardı gazetelerde. Birincisi Uşak’ta yatılı okuduğu okulun arka bahçesindeki foseptik çukuruna düşüp ölen Umut Balık. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğeri Van’da askerlerin sırtından vurduğu 14 yaşındaki Mehmet Nuri Tançoban. Mehmet Nuri mazot kaçakçılığı için sınır geçmek üzere arkadaşlarıyla yola koyulduktan bir süre sonra askerleri görünce geri dönmüş ama askerler onu sırtından vurmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Umut’un ölümü biraz daha fazla medyada yer aldı. Zavallı Mehmet Nuri’nin dramı  ise sadece Taraf gazetesinde yer buldu kendisine. Medyanın neden iki çocuğu birbirinden ayrı tuttuğunu anlatmaya gerek bile yok. Onlar çocuk da olsalar savaşan bir ülkenin tarafları olarak görünüyorlar, kendileri bilmese de...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki çocuğun ölümü ve taş attıkları iddiasıyla yıllarca hapse mahkum olan çocuklar. Artık gazetelerin, televizyonların sıradan haberleri haline geldiler. Onların ölümlerine tam olarak üzülmüyoruz bile.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taş atan çocukların yıllarca hapse mahkum olmalarına sesimiz pek çıkmıyor ama komutanlar, gazeteciler ya da akademisyenler hapse girince birden herkesin sesi sonuna kadar çıkıyor. Kimisi sevinçten, kimisi de sinirden bu tutuklama kararlarına laf ediyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Savcılar çocukların ölümleriyle pek ilgilenmiyorlar ama komutanların, gaztecilerin, akademisyenlerin hapse girip girmemesi için birbirleriyle bir yarış içindeler. İki farklı gruba bölünmüş gibiler. Herkes kendisinin haklı olduğunu düşünüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Esasında ikisi de haksız. Onların hukuk anlayışları çocukların ölmesine, hapse girmesine engel olmuyor. Yapmak ülkeyi daha iyi bir hale getirmek, daha yaşanır bir duruma sokmak olsa önce çocukları hapse atmaktan vazgeçer, ölümlerine neden olanları cezalandırırlar. Gel gör ki bu bahtsız ülkenin çocukları için sesini çıkaranlar çok az.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu an iki gruba ayrılmış gibi gözüken hukuk dünyasındakilerin hepsinin hukukun tanımını yapmasını isterdim. Kaç tanesi acaba gerçekten yazabilirdi merak ediyorum. Sonra bir de hukukun üstünlüğünden daha önemli bir şey olup olmadığını gerçketen cevaplamalarını isterdim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Acaba hukuk vatandan önce mi gelir derlerdi yoksa önce vatan sonra hukuk mu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuklar ölürken hukukçular hala birbirleriyle tartışılıyor. Tahliye veren hakimlerin kararını eleştirenlerde var, destekleyenlerde. Acaba içlerinde kaçı hukuk sistemimizin nasıl yapıldığını biliyor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilmeyenler için Lozan’dan sonra hemen medeni hukuku İsviçre’den, ceza yasasını İtalya’dan, ticaret hukukunu Almaya’dan almışızdır. Tabii o zaman dil bilen fazla olmadığından ve hukuk metinlerinin çevrilmesinin de çok özen istemesinden genelde yalap şap, pek anlaşılmayan bir hukukumuz olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi o hukuk çocukların ölmesine, geleceklerinin kararmasına sessiz kalıyor. Buna dur demek isteyenlerin sesi ise hukukçuların tepinmeleri yüzünden duyulmuyor. Yine filler tepişiyor, ezilenler çimler oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocukların sessiz çığlıklarını ise yüzlerce yıldır bu topraklarda duyana rastlanmamış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kimi zaman insan olmaktan da bu topraklarda yaşamaktan da utanıyorum. Ama hala sokakta gülen bir çocuk görünce insanın içinde yine de bir umut beliriyor. Tanrı var mı bilmiyorum ama varsa ondan tek istediğim çocukların gülüşüne dokunacak olan herkesi durdurması.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki o zaman çocukların sessiz çığlıkları son bulur ve büyükler onların şen kahkahalarını duyarak mutlu olmaya başlar.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4873739032973507894-7292144927941242806?l=aliabaday.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/7292144927941242806'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/7292144927941242806'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliabaday.blogspot.com/2010/04/cocuklar-ve-hukukcular.html' title='Çocuklar ve hukukçular'/><author><name>Ali Abaday</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10510610494026958913</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4873739032973507894.post-3685991969746973517</id><published>2010-03-29T17:58:00.000+03:00</published><updated>2010-03-29T17:59:17.750+03:00</updated><title type='text'>AK Parti ne kadar dürüst?</title><content type='html'>1982 Anayasası’nın değişmesi söz konusu olunca nasıl bir ülkede yaşadığımızı daha iyi görmeye başladık. Hukukun olmadığı, hukuk eğitiminin bile doğru düzgün yapılamadığı bir sürü durum çıkıyor ortaya.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hukukun olmadığı; aynı davada iki sanığa verilen farklı cezalardan, taş atan çocuklar olarak tabir edilen yavrulara uygulanan cezalardan ya da dokunulmazlık zırhına sığınanlardan biliniyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hükümetteki AK Parti bir anayasa değişikliği paketi hazırladı ve kızılca kıyamet koptu. Kimileri ben yaptım oldu değişikliğinin kabul edilemeyeceğini söyledi, kimi yeteriz buldu, kimi ise 1982 Anayasası’ndan kurtulmak her şekilde revadır dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada ilk göze çarpan ise Anayasa Mahkemesi’nin referandum sonrası bu duruma müdahale edip edemeyeceği yönündeki durum. Kimi profesörler Anayasa Mahkemesi’ni sadece şekil üzerinde oluşacak durumlarda söz sahibi görse de, bazı emekli yargı üyeleri referandumda kabul edilse bile Anayasa Mahkemesi’nin değişikliğe müdahale edebileceğini savunuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hukukçuların bu birbirleri arasındaki anlaşmazlığı devam etse de esas merak ettiğim AK Parti’nin bu değişiklikleri yaparken ne kadar dürüst olduğu. Yani bir anayasa değişikliğinde olması gereken gerekçeleri yazmadıkları için bu soruya net bir cevap bulamıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AK Parti’nin anayasa değişikliğine ilişkin yaptığı çalışmaya baktıysanız ilk başta her şey çok güzel görünüyor. Hele Geçici 15. Madde’nin kaldırılacak olması herkesin zil takıp oynayacağı bir değişim. Parti kapamalar zorlaşsa da orada ufak bir sorun var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Partilerin kapanmayla ilgili usullerinin yer aldığı 69. madde değiştiriliyor da, 68. maddede yer alan nedenler üzerinde niçin değişiklik yapılmıyor? Ayrıca yapılan değişikliğe göre; mecliste yer alan partiler bir tür dokunulmazlık kazanırken, meclis dışındakilerin bu zırhtan yararlanamayacağı gözüküyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Meclis’teki partiler kendileri için kapatma davası açılmak istense bile kurulacak komisyonda hayır oyu kullanıp bazı anlaşmalar yaparak bunu engelleyebiliyor. Ancak meclis dışında kalanlar bu komisyonda yer alamayacakları için bu gibi siyasi anlaşmalardan da mahrum kalıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu durumun başlıca sorumlusu yüzde 10 barajı. En düşük oy oranı yüzde 30 olan bir partinin bu durumu sorun etmemesi gayet normal. Bu yöntemle ufak partiler meclis dışında kalırken diğerlerinin çıkarabileceği milletvekili sayısı da artıyor. Ancak o baraj sorunu sebebiyle yapılması istenen anayasa değişikliği üzerindeki çekinceler artıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AK parti, parti kapatmalarının zorlaşması  konusunda dürüstse şu iki soruya cevap vermesi gerekiyor: Neden 68. maddeye dokunulmuyor ve yüzde 10 barajının indirilmemesinin sebebi ne? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AK Parti’nin dürüst olduğunu göstermesi için gereken bir diğer kanıt da bu değişiklik paketinin neye göre, hangi durumlar gözönüne alınarak hazırladığının açıklaması. Zira bakıldığında bazı sosyal haklar dışındaki maddeler hariç değişikliğin tamamen kendisini korumaya yönelik olduğu gözleniyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1982 Anayasası çok mu iyi? Kesinlikle değil. Değişmesi gerekli ama bu yapılırken bir dengenin gözetilmesi de şart. HSYK ve Anayasa Mahkemesi’nin yapısı da değiştirilmeli. “Balyoz Planı” ile ilgili olarak Tümgeneral Abdullah Dalay’ın serbest bırakılması konusunda nöbetçi olan 12. Ağır Ceza Mahkemesi ve Başkanı Oktay Kuban’a ve daha önceki davalarına bakıldığında bu değişimin gerekliliği görülüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hatırlamayanlar için 2009 yaz kararnamesi ile HSYK tarafından atanan Kuban oldukça ilginç salıverme kararlarının altına imza attı. Bu durumdaki gariplikleri görmemek imkansız. Tabii ki bu durumu düzeltmek lazım, ama bunu yaparken de başka dengelerin bozulmamasına dikkat etmek gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AK Parti’nin dürüst olduğunu göstermesi için kendileri için küçük ama Anayasa için devasa bir-iki değişiklik daha önermesi şart.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4873739032973507894-3685991969746973517?l=aliabaday.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/3685991969746973517'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/3685991969746973517'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliabaday.blogspot.com/2010/03/ak-parti-ne-kadar-durust.html' title='AK Parti ne kadar dürüst?'/><author><name>Ali Abaday</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10510610494026958913</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4873739032973507894.post-1645569472543020158</id><published>2010-03-25T19:44:00.000+02:00</published><updated>2010-03-25T19:45:20.635+02:00</updated><title type='text'>Genelkurmay Başkanı cinayet işlerse ne olur?</title><content type='html'>Anayasa değişiklik teklifi gündemin ana konusu. Bu değişiklik paketinde Anayasa Mahkemesi ile Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun yapısının değiştirilmesi gündemi neredeyse kilitledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her taraf kendi adına bir açıklama yapıyor ama temel nokta hukukun üstünlüğü ve kuvvetler ayrılığı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hukukun pek olmadığı, tanımının yapılmadığı bir ülkede yaşarken hukukun üstünlüğünden konuşmak boş gibi geliyor kimi zaman.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adalet ile hukukun arasındaki o ince çizgiyi bilmeden, bizim adalet anlayışımıza uygun görüneni hukuk olarak algılamak bir sakatlık olsa da biz bu sakatlığı görmeyi istemiyoruz. Sonuçta demokratik cumhuriyetle yönetilen bir ülkede yaşadığımız, padişahın buyruğundan kurtulduğumuz için şanslıyız desek de esasında hepimiz bir padişah olabilmenin yolundayız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir şekilde padişah olsak ya da ülkede sözü geçen modern padişahların yanında yer alabilsek her şey çok güzel olabilir bazılarımız için. Bu bazılarına kendisine demokrat diyen bir kesim de eklenmeli. Sonuçta onların demokrasi anlayışı, halkın değil elitlerin, bir nevi asker bürokrat tayfasının söylediklerinin kabul edilmesi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabii bu arada bu grubun dokunulmaz olması  da gerekiyor. Şayet bir gün oraya çıkılırsa, o modern padişahlardan biri olunabilinirse onlara kimse dokunamamalı. İşte bunun için bugünkü modern padişahların dokunulmaz olmasını sağlamak lazım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mesela Genelkurmay Başkanı bir savcının görevden atılmasını istediğinde gerekli kurumlar bunu bir emir olarak algılayıp asker olmasalar da yerine getirirler. Sonuçta padişahlık bitti, yaşasın yerine gelen modern padişahlık!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir iddianamedeki bir numaralı  şüpheli olarak tanımlanan komutanı Genelkurmay Başkanı korursa bunda bir suç yoktur. Ne de olsa modern padişahlara dokunulmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan bazen merak ediyor, acaba modern padişahlardan biri cinayet işlese ne olur. Mesela Genelkurmay Başkanı birini öldürse. Sonra da ona dava açılması için savcılık harekete geçse ne olur?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ortaya böyle bir savcı çıkar mı? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mutlaka hukuka saygılı biri çıkacak ve bir iddianame yazacaktır, peki ama Genelkurmay Başkanı onun görevden alınmasını isterse ne olacak? Bu cinayet davasına bakılabilecek bir mahkeme olacak mı? Kim görevdeki bir Genelkurmay Başkanı’nı yargılayacak cesarete sahip olacak?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm halk bu cinayeti gördüğü zaman “Genelkurmay Başkanı da olsa yargılanmalı” derse ne olacak?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hükümet yine böyle susacak mı? Savcılar, mahkemeler yine böyle sessiz mi kalacak? Milli Savunma Bakanlığı yine görevini yapmayacak, kanunları uygulamayacak mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O halkın üstüne, onların çocuklarını yollayarak sindirmeye mi çalışacaklar? Yoksa bu nasıl bir istek diyerek savcıları ve mahkemeleri halkı yargılamak için çalıştıracaklar mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bunlar bir hayal ürünü gibi görünse de insan merak etmeden duramıyor. Bu kadar dokunulmayan, yasaların ulaşamadığı, istediği gibi esip gürleyen modern padişahlar bir gün cinayet işlerlerse ne olur?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ülkeyi seven biri olarak namuslu, hukuktan yana ve cesareti olanların modern padişahlara gerçekleri göstereceğine inanıyorum.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4873739032973507894-1645569472543020158?l=aliabaday.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/1645569472543020158'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/1645569472543020158'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliabaday.blogspot.com/2010/03/genelkurmay-baskan-cinayet-islerse-ne.html' title='Genelkurmay Başkanı cinayet işlerse ne olur?'/><author><name>Ali Abaday</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10510610494026958913</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4873739032973507894.post-6154869168719020242</id><published>2010-03-19T16:59:00.000+02:00</published><updated>2010-03-19T17:00:32.363+02:00</updated><title type='text'>Asker kaçakları Anayasa değişikliğini destekler</title><content type='html'>Askerlik çoğu erkek için büyük bir beladır. Askere gitmemek ya da en azından geç gitmek isteyen milyonlarca kişi üniversitelere girerken, hatta kimisi yüksek öğretimine sadece askerden kaçak için devam eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Askerden kaçmak pek mümkün olmasa da bazı şekillerde daha kısa süre askerlik yapılabiliniyor. Ancak çoğu kişi için şu ara en beklenen haber bedelli askerliğin çıkması. IMF ile de anlaşma yapılmaması bedelli askerlik kanalıyla devletin para kaynağı yaratabileceği iddialarını gündeme getirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Askerden kaçmak isteyenleri ilgilendiren son gelişme ise AK Parti’nin Anayasa’nın bazı hükümlerini değiştirmek için hazırladığı pakette. Bu madde mahkeme kararı olmadığı sürece kişilerin yurtdışına çıkışlarının engellenmemesi yolunda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşı 30’a yaklaşan ve askerliğini tecil ettirememiş olan erkeklere pasaport verilmediği veya süresini uzatmasına izin verilmediği düşünülürse, bu madde değişikliği asker kaçaklarına da yarayacak gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabii pakette yer alan Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun (HSYK) bazı üyelerinin Meclis’ten atanmasına ilişkin değişiklikle, memurların grev hakkının anayasal koruma altına alınması gibi bu maddede değişebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Esasında maddenin çıkışında vergi borcu olan iş adamları düşünülüyor. Sonuçta iş yapmak için yurtdışına gitmek isteyen ancak vergi borçları olduğu gerekçesiyle havalimanı kapısından dönen iş adamları bu şekilde artık rahatlıkla seyahat edebilecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Askerlik zamanı gelmiş erkekler de aynı madde sayesinde yurtdışına çıkıp, ister okuyabilir isterse bir iş bulabilir. Bunun askerliğe bir dezavantajı var mı peki? Kesinlikle yok. Sonuçta askeriye bir kişi eksik eğitim yapacak. Güneydoğu’da da profesyonel askerlerin görev yaptığı düşünülünce, yeni değişikliğin yakında profesyonel askerliğe geçişin bir aşaması olduğu düşünülebilinir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstemeyen erkeklerin askere gitmemesinin esasında kimseye bir zararı yok. Ordu bir askeri beslemek, bakmak zorunda kalmayacak. İşi gücü olan biri her şeyini kaybetme korkusuyla askerlik görevini yapmayacak. Ancak “her Türk asker doğar” inancının yıkılması için biraz daha zaman var gibi.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4873739032973507894-6154869168719020242?l=aliabaday.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/6154869168719020242'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/6154869168719020242'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliabaday.blogspot.com/2010/03/asker-kacaklar-anayasa-degisikligini.html' title='Asker kaçakları Anayasa değişikliğini destekler'/><author><name>Ali Abaday</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10510610494026958913</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4873739032973507894.post-2489124675955517838</id><published>2010-03-18T16:53:00.000+02:00</published><updated>2010-03-18T16:54:35.725+02:00</updated><title type='text'>Okuma hakkı</title><content type='html'>Yaklaşık 13 yıl önceydi. İstanbul Üniversitesi’nde okuyordum ve bir üniversiteli olmaya alışmaya çalışıyordum. O sıralar sınıftaki arkadaşlarla her konu üzerine konuşuyorduk. Kimimiz politikaya, kimimiz sanata daha fazla ilgi duyuyorduk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kimi zaman fikir ayrılıklarına da düşsek bir şekilde birbirimizi kırmadan bunun üstesinden geliyorduk. O zamanlar aramızda hepimizin özümüzde aynı olduğunu gösteren değişik bir dil vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O günlerde hayatımda ilk defa sakal bırakıyordum. Sonra bir gün sınıftaki türbanlı arkadaşımızı dersten çıkardılar. Ardından da sakalımız olduğu için ben ve bir gurup arkadaşım derslere alınmadı. Hocalarımız bize her sakalın yasak olduğunu söyledi. Ayrıca türban, başörtüsü, mini etek de yasaklar arasındaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O gün Beyazıt kampüsünde mini etekli, kot pantolon ve v yakalı, türbanlı kızlarla sakallı erkek öğrenciler derslerden hademeler tarafından çıkarıldı. O sırada sınıflarda ders veren öğretim üyeleri neredeyse yokmuş gibi davranıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ertesi gün sağcısından solcusuna, birbirine ne kadar düşman gözüyle bakan kimse varsa biraraya gelerek bir eylem yapmıştı. Tabii bu beklenmeyen tepkiden sonra da üniversite yönetimi okula alınacak ve alınamayacak kıyafetleri bir daha düzenlemişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak o dersten çıkarılmayı, hak ettiğim halde dersime sadece sakalım olduğu için alınamamayı hiç unutmadım. O günden sonra da hangi sebeple olursa olsun okuma hakkı elinden alınan kişiler için kendimce mücadele ettim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi okuma hakkı elinden alınanlar üniversite üyeleri de değil. Bir gurup lise öğrencisi ve okuldan tastikname almalarına sebep de “Tekel işçilerine destek vererek slogan atmaları”. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öğrencinin düşünmesini, ülkedeki olaylara tepkisini göstermesini, kemdisine yanlış gelen uygulamalara ses çıkarmasını istemeyen bir sistem hala varlığını sürdürüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lise öğrencilerinin düşünmesini, olaylara tepki göstermesini istemeyen bir sistemden ileride nasıl kişiler yaratılak isteniyor onu da merak ederim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki bu öğrencilerin ileride otobüs fiyatlarının sürekli değişmesini protesto eden ODTÜ’lü ağabey ve ablaları gibi olacağı korkusu vardır. Sonuçta bu fiyat farkı olayını protesto eden öğrenciler, otobüsten çıkarıldıktan sonra anında kelepçe takılarak gözaltına alındılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İmam hatip liselilerin üniversitelerde kendi istedikleri bölümlerde okumalarını engelleyen sisteme karşı çıkıldığı gibi, tastiknameleri verilen liselilerin durumuna da karşı çıkılacağını hiç sanmıyorum. Ama şayet imam hatip liseliler bir gün hakları için protesto gösterisi yapsalar okuldan ilişikleri kesilir mi onu da merak ediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıllar önce üniversitelerden türban takan öğrenciler çıkarıldı ve hala kazandıkları halde üniversitelere giremiyorlar. Bugünlerde Tekel işçilerine destek veren liseliler okullarından atılıyor. Onlar okullarına dönebilecekler mi belli değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendinden yana olanları savunarak, düşüncelerine karşı olanların maruz kaldıkları haksızlıklarda sessiz kalmak bir nevi ‘bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın’ demeye gelir. İnanıyorum ki çocuklar arasında fark olmadığını, öğretim hakkının kutsal olduğunu düşünenler bu konunun çözüme kavuşması için ellerinden geleni yapacaktır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4873739032973507894-2489124675955517838?l=aliabaday.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/2489124675955517838'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/2489124675955517838'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliabaday.blogspot.com/2010/03/okuma-hakk.html' title='Okuma hakkı'/><author><name>Ali Abaday</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10510610494026958913</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4873739032973507894.post-300518918694582992</id><published>2009-08-06T16:54:00.000+03:00</published><updated>2009-08-06T16:58:00.104+03:00</updated><title type='text'>Mucizeler</title><content type='html'>Artık 90. dakikaya gelmiş bir maçın berabere biteceğini düşünürken atılan gol misali ortaya çıkıyor kimi sürprizler. 'Bilek Kesenler' filminde dendiği gibi, “Mucizeler onlara önem vermediğimiz anlarda karşımıza çıkarlar.” Hayatın içinde umutsuzluğun kanıksanmasına yakın gelen sürprizler de olmasa…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4873739032973507894-300518918694582992?l=aliabaday.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/300518918694582992'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/300518918694582992'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliabaday.blogspot.com/2009/08/mucizeler.html' title='Mucizeler'/><author><name>Ali Abaday</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10510610494026958913</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4873739032973507894.post-2991918858562547278</id><published>2008-12-30T15:13:00.000+02:00</published><updated>2008-12-30T15:18:49.042+02:00</updated><title type='text'>Yılsonu Muhasebesi</title><content type='html'>Yılsonu hayat muhasebesinde matematiğim kötü olduğundan bu yıl da borçlu çıktım...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4873739032973507894-2991918858562547278?l=aliabaday.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/2991918858562547278'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/2991918858562547278'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliabaday.blogspot.com/2008/12/ylsonu-muhasebesi.html' title='Yılsonu Muhasebesi'/><author><name>Ali Abaday</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10510610494026958913</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4873739032973507894.post-6316232053154849939</id><published>2008-12-19T10:45:00.000+02:00</published><updated>2008-12-19T10:46:19.215+02:00</updated><title type='text'>Gazeteci hata bir daha yapılmasın diye çalışır</title><content type='html'>Üniversitede Uluslararası Habercilik dersi alırken hocamız Yeşim Çaplı bize Costa Gavras’ın Çılgın Şehir / Mad City filmini izletmişti. Bu derste, izlediğimiz filmler üzerinden basın ve habercilik eleştirileri yapıyorduk. O filmden aklımda kalan en etkileyici sahne işe yeni başlamış haberci kızın vurulan güvenlik görevlisine yardım etmesiydi. Kamerayı kurduktan sonra yaralı bekçinin yanına gitmiş ve gazeteciliğin altın kurallarından biri olan objektifliğini yitirmişti. Bant kaydını izleyen editörü ise kızın insanî duygularla olaya karışmasına sinirlenip bir daha böyle davrandığı takdirde onu kovacağını belirtmişti.&lt;br /&gt;Yanınızda biri ölümle cebelleşirken seyretme fikri gerçekten de biraz korkutucu. Yıllar sonra bir yemekte konuşma şans bulduğum CNN-International’ın uluslararası muhabiri Ralph Begleiter’a bu konuyu sormuştum.&lt;br /&gt;Eski bir savaş muhabiri olan Begleiter kimi zaman ABD askeri akademilerinde ders veriyordu. Malum gelişmiş ülkelerde askerler gazetecilere değil gazeteciler askerlere dersler verir. Yanında bir asker ölürken gazetecinin o anı görüntülemesi, haber yapması pek çok subay adayının hoşuna gitmeyen bir durum olduğundan o da benimkine benzer, ancak üslubu çok daha sert sorularla sık sık karşılaşmış. Bu sorulara verdiği cevabın her zaman aynı olduğunu yineleyerek şunları söylemişti: “Ben bir gazeteciyim, insan hayatı kurtarmaktan anlamam, ama bir gazeteci olarak ayrıntıları yakalamayı iyi bilirim. Gazetecinin görevi haber yapmaktır, o askerlerin tuzağa düşmemesini, ölmemesini sağlamak ise komutanların görevidir. Gazetecinin bir asker ölürken yaptığı haberle ileride yüzlercesinin hayatını kurtarması mümkündür. Komutanlar ise o gazetecinin gördüklerinden hatalarını saptayarak bir daha aynısını yapmamayı öğrenir. Ne var ki gazeteci askeri kurtarmaya çalışırsa o haberi yapmak için bir daha fırsat yakalamayabilir.” Bu cevap gerçekten etkileyiciydi.&lt;br /&gt;Bir gazeteciyseniz ileride uykularınızı kaçıracak durumlarla karşılaşabilirsiniz. Bazı olaylarda yardım edebileceğiniz halde insanları bilgilendirmek için, bir daha aynı hataların yapılmaması için sadece gözlemlemekle yetinmek durumunda kalabilirsiniz.&lt;br /&gt;Savaş muhabiriyseniz yaptığınız haberi hem askerler hem de halkla paylaşabilirsiniz, komutanlar ders çıkarsın, halkın bir parçası olan askerler ve ilerde asker olmayı düşünenler aynı hatalara tekrar düşmesin diye.&lt;br /&gt;Evet, yapılan haberler yasaklanabilir, birileri medyayı susturmayı deneyebilir ama bu yolla aynı hatalar tekrar tekrar yaşanır. Hatalardan ders almak için bazen dışardan farklı bir göze ihtiyaç duyulması ise gayet insanî bir durumdur.&lt;br /&gt;Şimdi gazetede çalışırken, bir haberde işim gereği insanî yanımdan uzaklaşacak ve sadece olaya odaklanacak bir durumda kalmamak için uğraşıyorum. Biliyorum ki bir hayat kurtarmak ya da onun haberini yapıp olaya karışmamak, ameliyat için iki hastadan birini seçmek zorunda kalan doktorun yaşayacağı kadar zor bir durum olacak.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4873739032973507894-6316232053154849939?l=aliabaday.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/6316232053154849939'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/6316232053154849939'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliabaday.blogspot.com/2008/12/gazeteci-hata-bir-daha-yaplmasn-diye.html' title='Gazeteci hata bir daha yapılmasın diye çalışır'/><author><name>Ali Abaday</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10510610494026958913</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4873739032973507894.post-689327931422872988</id><published>2008-12-13T11:48:00.001+02:00</published><updated>2008-12-13T11:48:35.637+02:00</updated><title type='text'>Değişen seçimler</title><content type='html'>Şampanyanın getirildiği soğuk kovanın içindeki buzlara ayağını soktuğu zaman birden rahatladı. Saatlerdir ayakları üstünde durduktan sonra bu buzlu kovalara ayaklarını sokmayı iple çekiyordu. Hayatının en rahat anlarından birindeydi, kapıda ise biriken hayranları onu bir saniye görebilmek için birbirlerini adeta çiğniyorlardı.&lt;br /&gt;Şu an bir gösteriyi daha bitirmiş ve kendine gelmeye çabalıyordu. Küçük bir çocukken, topraklı yollarda düşe kalka oynarken buralara geleceğini hiç hayal etmemişti. O sadece oyun oynamak istemiş ve kaderin garip bir cilvesi onu şu an bulunduğu yere getirmişti.&lt;br /&gt;Dün gibi hatırlıyordu okulda voleybol derslerine katılmıştı. Öğretmenleri onun yükseğe sıçramadaki yeteneğini görünce, ki bunu görmemek neredeyse imkansızdı, hemen takıma almışlardı onu.&lt;br /&gt;Okulda artık daha farklı biriydi. Üstünde sürekli takımın montuyla dolaşır, derslerle fazla ilgilenmezdi. Sonuçta müzede sergilenen madalyalar ve kupalar onun sayesinde artmaya başlamıştı. Voleybol oynamayı seviyordu. Topa vurmak, zıplamak, yuvarlanmak kendisini hala o topraklı yoldaki çocuk gibi hissetmesini sağlıyordu.&lt;br /&gt;Sonra bir gün anne ve babası onu alıp devlet sahnesine götürdüler. Zaten ülkede her yer devlete aitti. Yoldaşlar için neyin en iyi olacağına karar veren parti binaları ve işleri isteğine göre bölüyordu.&lt;br /&gt;Sahnede çok ünlü bir baletin olacağını biliyordu ama o kadar. Başka bir şey bilmiyordu. Zaten ihtiyacı da yoktu. O bütün bu sisteme karşı kafa tuttuğunu sanıyor, Don Kişotvari bir övünmeye giriyordu. Voleybol oynamak istiyordu ve oynuyordu. Parti ona ne yapacağını söylememişti. O partinin üyesi olan öğretmenlerine o oynamak istediğini söylüyordu.&lt;br /&gt;Yakın bir zamanda bütün bu koltuklarda oturanlar beni tanıyacaklar diye düşündü. Ülkenin kendisini konuşacağını, her istediğine sahip olacağını düşünmek hoşuna gidiyordu.&lt;br /&gt;Zil sesleriyle birlikte daldığı hayal dünyasından sıyrıldı. Biraz sonra olacakların hayatını nasıl değiştireceğinden habersiz sahnedeki oyunu izlemeye başladı.&lt;br /&gt;Sadece ülkenin değil tüm dünyanın hayranı olduğu o balet sahnede görününce kalabalıkta hissedilen bir kıpırdanma oldu. Kadınlar içlerinden hafifçe ama anlaşılır bir nefes alırken, erkekler biraz da kıskanç bir şekilde ama yine de takdir ederek balete bakıyorlardı.&lt;br /&gt;Kadınların ve erkeklerin bu ilgisi birden garibine gitti. Sonuçta onun maçlarını izleyenler hiç böyle sesler çıkarmamıştı. Sadece onun değil, hayranı olduğu sporcuların maçlarını izlerken de böyle bir ses olmuyordu.&lt;br /&gt;Sonra herkesin beklediği an geldi. Ünlü balet kimilerinin üç metre dediği o ünlü zıplayışını gerçekleştirdi. Bu inanılacak gibi değildi. Gerçekten birden zıplamış ve yerden metrelerce yükselmişti.&lt;br /&gt;Birden ben de böyle zıplayabilirim diye geçirdi. Ne vardı ki sonuçta o da her gün file önünde bu tür zıplayışlar yapıyordu. Sadece biraz daha zıplaması gerekti. Ancak balet durduğu yerde kollarının hafif aralayıp kendi ekseni etrafında tek ayak üstünde durmadan 15 kere dönünce nefesinin kesileceğini hissetti. Bütün bunlar rüya gibiydi.&lt;br /&gt;O kadar sarsılmıştı ki eve gidince üstünü çıkarmadan yatağa girdi. Her yanı titriyordu. Gördüğü adam insan olamazdı. Yaptıkları hayret uyandıracak cinstendi. Bütün gece baleti düşünerek uykuya daldı. Sabah annesi okula gitmesi için kaldırdığında onda bir gariplik olduğunu fark etti. Çocuğun bütün yüzü bembeyazdı neredeyse. Nesi olduğunu, hasta olup olmadığını sorsa da bir cevap alamadı.&lt;br /&gt;Okula gidince üstündeki montu çıkardı. Son saatte antrenmana gittiğinde bütün takım hazırlanırken o üstünü değişmedi. Arkadaşları bunun nedenini anlamaya çalışsalar da başaramadılar.&lt;br /&gt;Öğretmeni gelince ona kısacık bir açıklama yaptı, “Takımı bırakıyorum.” Ne olmuştu? Öğretmeni bunu anlamak için uğraşsa da bir sonuç alamadı. Ona tüm okul büyük bir sporcu olacağını, hayatının çok farklı olacağını söyledi ama o dinlemedi.&lt;br /&gt;Sonra okuldan çıkınca evi yerine sanat sarayı denilen akademiye gitti. Ünlü baleti görmek için bir hafta uğraşması gerekti ama o yılmadı. Sonuna kadar direndi. Sonunda balet bu ufak hayranını görünce beklemediği bir sahneyle karşılaştı. Günlerdir Kapısını aşındıran çocuk birden yaşından beklenmeyecek bir şekilde atlamıştı.&lt;br /&gt;Ünlü balet çocuğun ne demek istediğini anladı. Onu yanına alarak kimi zaman sert kimi zaman da yumuşak bir öğretmen gibi eğitmeye, yapması gerekenleri göstermeye başladı. Çocuk çok yetenekliydi. Sonunda sahneye çıkmasına karar verildi. Artık sahneler onun sayesinde yaşıyordu. İzleyiciler ünlü balet gibi onun dansını izlerken huşu içinde kendilerinden geçiyorlardı.&lt;br /&gt;Şimdi bir gösteri daha bitmişti. Buz kovasının içinde ayaklarını dinlendiriyordu. Kimseyle konuşmak istemediği söylemiş, odasındaki özel ekranda tek başına bir voleybol maçının başlamasını bekliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                                                    ******&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Soyunma odasında heyecan giderek yükseliyordu. Birazdan maç başlayacak ve iki takım kozlarını paylaşacaktı. Antrenör son taktikleri verirken oyuncular tamamen oyuna konsantre olmuştu. Fakat takımın kaptanı için durum farklıydı. O bu anlar için yaşıyordu. Kendisini sadece maça çıktığında yaşıyor hissediyor ve maçların bitmesiyle, bir sineği kanatlarının durması gibi tekrardan yaşamının durduğunu düşünüyordu.&lt;br /&gt;Yıllar önce şimdi maçın yapılacağı salondan çok uzaktaki okulunda okurken onun bir balet olmasını istemişlerdi. Okulda çeşitli gösterilere çıkmış, büyük beğeni toplamıştı. Hatta o kadar beğenilmişti ki, zamanın ünlü baleti gelip bir gösterisini izlemiş, sonrada ona imzasını verip devam etmesini söylemişti.&lt;br /&gt;O da tüm hayatını sahnelerde geçireceğine inanırken bir gün gittiği voleybol maçı hayatını değiştirmişti. Orada gördüğü enerji, takım oyunu, her an her şeyin değişebilecek olması içinde bir kıpırtı yaratmıştı.&lt;br /&gt;O gece maçı düşünerek yatmış ve uyandığı zaman artık bir voleybolcu olmaya karar vermişti. Okuldakilere bu kararını açıkladığı zaman ilk başta büyük tepkiler almıştı. ‘Nasıl olurda bilmediği bir yöne giderdi, tüm hayatını mahvedecekti, spora başlamak için yaşı geçti..” Fakat o bunların hiçbirini dinlemedi ve bildiği yolda ilerledi. Bir süre sonra da haklı olduğunu herkese gösterdi. Ayrıca o kadar yükseğe sıçrıyordu ki yaptığı blokları ve vuruşları karşılayabilecek oyuncu yok gibiydi. Çin ile oynadıkları bir maçın ardından Çinli gazeteler ona ‘Uçan Kurbağa’ lakabını takmışlardı zira o maçta aynı bir kurbağa gibi iki bacağını hafifçe açıp eğilmiş ve sonrasında öyle bir sıçramıştı ki hakem setin bitiminde elini sıkmıştı.&lt;br /&gt;Şimdi takımının başında maça çıkarken içinde ufak bir sızı vardı sadece. O da çok beğendiği zamanın yeni ünlü baletinin gösterisini kaçırmış olmasıydı. Ne var ki öncelik her zaman oyunun ve takımındı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4873739032973507894-689327931422872988?l=aliabaday.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/689327931422872988'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/689327931422872988'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliabaday.blogspot.com/2008/12/deien-seimler.html' title='Değişen seçimler'/><author><name>Ali Abaday</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10510610494026958913</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4873739032973507894.post-4829353617187645878</id><published>2008-12-13T11:47:00.001+02:00</published><updated>2008-12-13T11:47:51.172+02:00</updated><title type='text'>Değişen seçimler 2</title><content type='html'>Bir anda gözlerini sımsıkı yumdu. Tıpkı çocukluğunda çok sinirlendiği anlarda yaptığı gibi. Kendisine kızıyordu. Yapılacak hata mıydı bu? Kendisini hemen toparlaması lazımdı. Dağılmaya başlarsa bir daha kendisini toparlaması zor olurdu. Gözlerini açmaya başlarken, kulağına da uğultular geliyordu. Seyirciler çılgın gibiydiler.&lt;br /&gt;Tüm takımın bakışlarını üzerinde hissetti. Onlara kendisinden emin bir bakış göndermesi gerekiyordu. Öylede yaptı. Anlayışlı ve emin bir gülümsemeyle birlikte baktı ve hemen yerlerini almalarını istedi. Top bir daha havalandı. Kendisine geliyordu, direk üstüne. Çok usta bir şekilde karşıladı ve sayıyı aldı.&lt;br /&gt;Sonrası kendiliğinden gelmişti zaten. Soyunma odasına girdiği zaman çok rahattı. Hayatındaki bu anları çok seviyordu. Şimdi hiçbir şey yapmadan sabaha kadar rahatça uyuyabilirdi. Eskiden okuduğu kitabın sonunda, kendisini derinden etkileyen cümleyi anımsadı, “Ben yaşadım”. Yaşıyordu ve üstelik mutluydu.&lt;br /&gt;Soyunma odasında yaşanan sevince katıldı, esasında bu anlar hoştu ama sadece bir andı. Hayatın uzun çizgisinde kısa bir nokta. Bir keresinde eskiden tanıdığı biri ona mutlulukların anlık noktalar olduğunu ve insanların sert köşelerini yumuşatan bir işlevi bulunduğunu söylemişti. Acıların ise daha çok olması nedeniyle uzun çizgilere benzediğini ve hayatın noktalarla çizgiler arasında geçtiğini anlatmıştı.&lt;br /&gt;Şimdi neredeydi kim bilir? İdealist insanların çoğu gibi bir anda kaybolmuş, ilk başlarda uzak ülkelerden gelen kartlarının, mektuplarının arası açılmış, sonra da hiç gelmemeye başlamıştı.&lt;br /&gt;Vücudunda yavaş yavaş ağrılar ve acılar ortaya çıkmaya başlıyordu. Eve giderek uzanmak, ılık yatağında huzurlu bir uykuya dalmaktı tek isteği. Sabah kahvaltı ettikten sonraysa gazeteleri alacaktı eline. Spor sayfalarını asla okumazdı. Başkalarının ne dediğini çok önemsemezdi. O sanat sayfasına bakıp, ünlü baletin kaçırdığı gösterisi hakkında yorumlar okuyacaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                                                  ****&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Maçı izlerken kendisini biraz fazla kaptırmıştı galiba. Ayağı çok kötü sızlıyordu. Bu gece gösterisi olmasa kesinlikle maçı izlemeye giderdi. Neyse ki maç gösterisinin bitmesinden sonra da devam etmiş o da bir kısmını kaçırsa da sonunu izleyebilmişti.&lt;br /&gt;Ne oynamışlardı ama… Bir ara kaybedeceklerini sanmış fakat takımın o serviste toparlanışını gördükten sonra kesinlikle kazanacaklarını anlamıştı. Dışardan bunu göstermese bile içten içe biliyordu. Kimi zamanlar olurdu bu kendisine. İçten içe olayların nasıl bir yön alacağını bilirdi ama bunu nasıl yaptığını bir türlü anlayamazdı. Büyük büyük annesi için büyücü derlerdi. Kimileri onun altı parmağı olduğunu, kimileri gözlerinin bazen kırmızı renge döndüğünü söylerdi. Bu hikayeleri yıllarca korkuyla dinledikten sonra şimdi gülüyordu. Zavallı kadın acaba nasıl biriydi diye merak da ediyordu içten içe.&lt;br /&gt;Evine gitme vakti gelmişti. Menajeri kapıdan usulca girip giyinmesine yardım etti. Sonrada birlikte arka kapının orada bekleyen arabaya bindiler. Arka koltukta ayaklarını uzatarak oturdu. Tek istediği evine giderek ılık yatağına girmekti. Sabaha kadar huzurlu bir uyku uyuyabileceğini düşünüyordu.&lt;br /&gt;Esasında huzurlu uyuyabilirdi de ama içindeki yaramaz çocuk onu bu gece, hem de rüyasında dürtecekti. Zaten eskiden beri o ufak yaramaz ne derse onu yapıyordu. O gecede yaramaz çocuk rüyalarına girerek onu maçın tam içinde kendini görmesini sağladı. Üstünde bir anda büyük baskı hissetti. Maç elden gidiyordu ve takımı toparlaması lazımdı. Ne yapması gerektiğini ise hiç mi hiç bilmiyordu.&lt;br /&gt;Sonra kendisinin esasında hayatı boyunca yalnız çalıştığını, hatalarının da başarılarının da kendisinin eseri olduğunu düşündü. Ancak rüyada bu düşünceler işine yaramıyordu. Eskilerde çok eskilerde kalan o günlerden bir refleksle yerini aldı ve gelen topu karşıladı. Fakat bütün takım donmuştu. Seyircilerden ses çıkmıyordu. Koca salonda hareket eden bir kendisi bir de toptu.&lt;br /&gt;Ne yapacağını bilemeden, hafif bir korkuyla etrafına bakarken yatakta da dönüp duruyordu. Sonra birden yataktan fırladı. Sabah olmuştu ama kendisini hala yorgun hissediyordu. Üstünde o zaman kadar hiç hissetmediği bir baskıdan kurtulmuş olmanın rahatlığı da olsa yorgundu.&lt;br /&gt;Kahvaltılık bir şeyler çıkarıp gazeteleri eline aldı. Normalde gazetelerle pek ilgilenmezdi. Başkalarının ne düşündüğüne önem vermeyi yıllar önce bırakmıştı.&lt;br /&gt;Spor sayfasını açıp bir önceki gece oynanan maçın yorumlarını okudu. Sonra içindeki yaramaz çocuğun çağrısına uyarak menajerinden takımın kaptanının telefonunu bulmasını istedi. Ona böyle bir baskıyla nasıl baş ettiğini sormak istiyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                                                   ****&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabah uyandığı zaman hala yorgundu. Bütün gece rüyasında sahnede dans ettiğini ancak her zıplayışında, her salto denemesinde düştüğünü görmüştü. Seyirciler ise başardığı hareketler için ne alkışlamış ya da yaptığı hatalar için herhangi bir tepki göstermişti. Şimdi portakal suyunu içerken elinde gazete önceki gece muhteşem bir performans çıkaran baletin gösterisi hakkında çıkan yorumları okuyordu.&lt;br /&gt;İçinde geçmeyen sıkıntı ile gazetelere bakarken telefonu çalmaya başladı….&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4873739032973507894-4829353617187645878?l=aliabaday.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/4829353617187645878'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/4829353617187645878'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliabaday.blogspot.com/2008/12/deien-seimler-2.html' title='Değişen seçimler 2'/><author><name>Ali Abaday</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10510610494026958913</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4873739032973507894.post-2534608536554606524</id><published>2008-08-31T17:14:00.000+03:00</published><updated>2008-08-31T17:16:23.234+03:00</updated><title type='text'>Kalbin titremesi</title><content type='html'>Yaşıyormuşum, şimdi anladım. Nasıl mı? Kalbim atmayı bıraktı, tekrardan titriyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4873739032973507894-2534608536554606524?l=aliabaday.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/2534608536554606524'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/2534608536554606524'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliabaday.blogspot.com/2008/08/kalbin-titremesi.html' title='Kalbin titremesi'/><author><name>Ali Abaday</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10510610494026958913</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4873739032973507894.post-8994619537391435687</id><published>2008-07-21T23:47:00.000+03:00</published><updated>2008-07-21T23:48:33.569+03:00</updated><title type='text'>Ölümü Ararken Ölümsüzlüğü Buldu</title><content type='html'>Sen gittiğinden beri uçurumlardan aşağı bakıyorum. Hayatımızın içinde, hep yanımızda bulunan o uçurumdan aşağı... Hani sana rastlamadan önce yüzleştiğimi söylediğim ve ta derinliklerine indiğim kendi uçurumuma bakıyorum bugünlerde.&lt;br /&gt;O zamanlar insanlarla neredeyse hiç konuşmayarak hayattan elimi ayağımı çekip içime dönmüştüm. Kimdim, neydim, hayattan ne bekliyordum gibi sorularla başlayan sorgulamalar sonucunda kendi çarpıklığıma ulaşmıştım. Hepimizin içinde olan ama çoğumuzun yüzleşemediği, kendimize bile yalanlar söyleyerek sakladığımız sakat yanımız misali. Ben o sakat yanımla yüzleşmiş, ondan sonraki zor zamanlarımı da seninle atlatmıştım. Şimdi sen yoksun ve ben yine o uçurumların dibindeki çarpık, sakat ya da belki tek düzgün ve sağlıklı yanıma bakıyorum.&lt;br /&gt;Bu yolculuğa bir daha çıkmam lazım bunu benim kadar sen de biliyorsun. O yüzden hayatla bağımı tekrar kestim. İç dünyama dönmek için sakladığım o yazarın kitaplarını açtım. Hani tanıştığı herkesten kendisiyle birlikte intihar etmesini isteyen yazara. Belki şimdi karşıma çıksa ben de onunla son yolculuğa çıkardım, o ruhunun kendini kemiren aşırılığı içindeyken ben de senin yokluğunun yarattığı eksiklikle hayata gözlerimi yumardım.&lt;br /&gt;Heinrich Von Kleist’in sürekli savaşıp yenemediği ve sonunda teslim olduğu şeytandan bende de var gibi geliyor çoğu zaman. Ancak ben onunla işbirliği yaptım. Faustvari bir anlaşma bizimki, ben ruh huzursuzluğuna karşı onun beni korumasını istedim. Tabii şeytan ne kadar korursa. Şu an anlıyorum ki bu anlaşma yerine onun mücadele etseydim belki yanımda olabilirdin. Belki de onun sesinin beni yönlendirmesine izin vermeyip senden aldığım güçle savaşı kazanırdım kimbilir… Sonunda “Zor zamanlarda yaşadı, şarkılar söyledi, üzüldü. Burada ölümü aradı ve ölümsüzlüğü buldu” yazan Kleist’ınkine benzer bir mezar taşım olurdu belki…&lt;br /&gt;Kleist’ın kendi uçurumuyla yüzleştiği düşüncesinde sadece ben değil birçok kişi hemfikir. Gerçi Georg Büchner’in Woyzeck oyunundaki repliği de duruma çok uyuyor, “Her insan bir uçurumdur. Başını döndürür kişinin, gidip aşağı bakınca.” Sen benim başımı döndürürdün, sadece gözlerine bakmam yeterliydi bunun için. Kendi içime bakınca da başım dönerdi, seninse içime tam bakmana asla izin vermezdim.&lt;br /&gt;Fakat artık hepsi geçti sen gittin ve ben tekrar Kleist ile baş başa kaldım. Şimdilerde onunla konuşup duruyorum. Benden insanlara kendisini anlatmamı istiyor. Aslında bunu hak ediyor da.&lt;br /&gt;1777 Frankfurt’da dünyaya gelen Kleist babasının ölümünün ardından göçmen bir vaizin disiplinine girmişti. On beşinde harp sanatı öğrenmek için Prusya ordusuna katıldı. Aslında içinde bir müzik ateşi yanıyordu. Sanata yönelik ilk adımını da gizlice izin verilen flütünü çalarak attı. Pek fazla arkadaşı yoktu ama insanlar onun flüt çalışını dinlemekten zevk alırlardı. Bir yıl boyunca talim yaptıktan sonra 1793 Meydan Savaşı’nda görev aldı. Alman tarihinin belki de en zavallı, en acınası savaşı onun içindeki özgürlük ateşini daha da coşturdu. Orada yaşananları kahramanlık olarak görmeyen Kleist bundan bahsetmemeyi yeğledi.&lt;br /&gt;Gerçek bir eğitim almadığı için kendi kendisinin eğitmeni olmaya karar verdi ve tam bir Prusyalı’ya yakışır şekilde bir hayat planı çizdi. Doğru yaşamak üzerine kurulu hayat planında “dünya ile geleneksel bir hayat ilişkisi” kurmak istedi. Hayat planıyla alakalı olarak şunları kaleme aldı “Özgür, düşünen bir insan, tesadüfün onu engellediği yerde eli ayağı bağlı kalmaz… İnsan, kaderinin üstüne çıkabileceğini hisseder, hatta, doğru anlamda, kaderi yönlendirmenin bile mümkün olduğunu hisseder. Aklına göre, kendisi için hangi mutluluğun en yüksek olduğunu belirler, hayat planını kendi tasarlar…”&lt;br /&gt;Yedi yıl orduda görev aldıktan sonra teğmen rütbesindeyken üniformasını çıkardı. Askerlik onun özgür ruhunu giderek sıkıyordu. Disiplini sevmesine rağmen gördüğü ve yaşadığı olaylar onu bu kararı almaya itmişti.&lt;br /&gt;Sürekli okumaya, bilgili ve kültürlü biri olup okuyarak öğrendiklerini hayatın içinde kullanmaya karar verdi Klesit. Viadrina Üniversitesi’nde hukuk, felsefe eğitimi gördü. Ancak içten içe onu yakan huzursuzluğu yüzünden mantık, matematik, deneysel fizik derslerine girdi.&lt;br /&gt;Aslında biraz da olsa onun huzursuzluğunu anlıyorum. Hayatın içinde en iyiyi yapmak, gelmiş ve gelecek en iyi eserleri vermek için çırpınan, kaderine karşı koymaya çalışan bir adamın huzursuzluğu vardı üzerinde. Yıllar boyu yaptıklarım beni tatmin etmedikçe aynı onun gibi huzursuzlaşmıştım ben de ama benim yanımda sen vardın, beni her seferinde sen sakinleştirmiştin. Şimdilerde huzursuzluk yine içimi kemiriyor, ama beni sakinleştirecek bir sen yok ne yazık ki.&lt;br /&gt;Kleist benden daha şanssızdı, çünkü nişanlısı onun huzursuzluğunu dindiremiyor, içinde büyüyen ve kaynağı kendi olan gerginliği azaltamıyordu. O nişanlısına aylar boyu yazdığı mektuplarda ahlaki davranışın titiz mekaniğini anlatıyor ve yazdığı soru cevaplarla onu yetiştirmek, eğitmek istiyordu.&lt;br /&gt;Bu hayat planı bir gece bir anda yandı. Okuduğu kitabın içinden çıkan ateş kurduğu planları kâğıttan bir evin yanması misali kül etti. Okuduğu Alman şairlerinin baş düşmanı Kant’tı. Aynı diğerlerine yaptığı gibi Kant, Kleist’ı da baştan çıkararak berrak ışığıyla adeta kör etmişti.&lt;br /&gt;Bir arkadaşına yazdığı mektupta kendi mahvoluşundan bahsetti, “Benim biricik, en yüce amacım çöktü ve şimdi amaçsızım.” Ölçüsüz bir adam olan, ortayı asla bilmeyen Kleist bir kumarbaz gibi tüm varlığını her zaman tek bir karta yüklerdi ve o kart oyunu kazandırmazsa -ki hiç kazandırmadı-, yok olurdu.&lt;br /&gt;Kendisine yeni bir hayat planı çizmekte gecikmeyen Kleist gösterişsiz bir hayatta, çiftçi olarak yaşamak istedi. Yeni hayat planını nişanlısına “Bir tarla ekmek, bir ağaç dikmek ve bir çocuk yetiştirmek” olarak açıkladı. Nişanlısının bu yeni hayata uyum sağlayıp sağlayamayacağı konusunda şüpheleri olduğuna yönelik bir cevap alınca da yüzüğü attı.&lt;br /&gt;Tarım kitapları okurken İsviçreli çiftçilerle çalıştı, hatta kendisine bir çiftlik evi satın almaya kalktı. Sonuçta bu ruhu huzursuz ve hayat planları karşısına çıkan daha ilk engelde dağılan adam çiftçilikte de başarılı olamadı. İçindeki şeytandan kurtulmaya çalışırken hep ona daha fazla kaptırdı ruhunu. İçine daha fazla bakıp zaten boşlukta olduğu uçurumundan kendi gizlerini gözlemlemeye devam etti.&lt;br /&gt;Son sığınağı olarak ise edebiyatı seçti. Susuz kalmış bir insanın suya koşması gibi tüm varlığıyla edebiyata bıraktı kendini. Herkesten daha iyi olma isteği gibi ölçüsüz bir hayale kapıldı. Gelmiş geçmiş en iyi ve en büyük trajediyi yazmaktı amacı: “Guiskard”&lt;br /&gt;Bu onun için Aschylos, Sophokles ve Shakespeare’i birleştirecek bir eser olacaktı. Thurner See’de küçük bir odaya kapanarak bu büyük trajedisini yazmaya koyuldu.&lt;br /&gt;Çelişkilerin beyninde arka arkaya yandığı bu adam bir yandan ölmeyi dilerken, diğer yandan eseri bitmeden ölmekten korkuyordu. Onun ölüm arayışı “Guiskard”ı yazmaya başlamadan da vardı. Mektuplarında arkadaşlarından kendiyle birlikte ölmelerini istedi. Yoğun duyguları insanları ondan uzaklaştırırken o hep kendisine yoldaş olacak birini aradı. Durmadan mektuplar yazdığı kız kardeşi Ulrike, nişanlısı ve kendisini çok seven Marie von Kleist onun duygu coşkusuna ayak uyduramadı.&lt;br /&gt;Yazdığı trajediyle ölümsüzlüğe ulaşmaya çabalarken onun altında ezildi. Bir gün bütün taslaklarıyla eseri yaktı. Onu ezbere bilmesine rağmen yine de kurtulmak istedi. Ardından Fransız ordusuna katılmaya karar verdi. Düşsel bir uyurgezerlik içindeyken Fransız askerlerinin arasında Dresden’e geçti ancak casus olduğu düşünülerek Chalon’a sürüldü. Buradan kurtulduktan sonra ise huzursuz ruhunu dizginlemek için kendini şehirden şehre attı.&lt;br /&gt;Eserlerini yazarken durmadan dolaştı. Avusturya savaşlarının ortasında Dresden’den Viyana’ya gitti, Aspern civarında gezerken askerler tarafından durduruldu. Kimliğini kanıtlayacak bir belgesi yoktu. Casus olduğu şüphesiyle itham edildi. Ona gizli görevler verilmiş olabileceği düşünüldü. Ne var ki onun gizli görevi ruhunun içinde, kendisine acı çektiren ıstırapları susturmaktı.&lt;br /&gt;Gittikçe yalnızlaştı, halk tarafından alaya alındı, oyunları sahnelerde boş koltuklara oynadı, müdürler onu kovdu, kitaplarını bastıracak yayımcı bulamadı. Çevresindekiler; Goethe ve kız kardeşi Ulrike ona sırt çevirdi. En son olarak aylar süren kayboluşunun ardından ailesine gitti. Öğle saati yenen bir yemekte sevgiye aç olan Kleist’a bütün ailesi kin kustu, onunla dalga geçtiler. Yaşadığı aşağılanmanın etkisiyle yanlarından ayrıldı.&lt;br /&gt;Bu sırada içini kanserin kemirdiği, ölümü arayan bir kadınla karşılaştı. Bu eksantrik tekliften etkilenen Henriette Vogel onunla evlendi ve ikili 21 Kasım 1811’de Potsdam yakınlarındaki Wannsee nehri kıyısında bulunan Vogel'e gitti. Yeni eşine yönelttiği silahı sonra kendisine çevirdi ve ruhunu rahatlatmayı umut ederek tetiği çekti.&lt;br /&gt;Evet, Kleist’in hayatını sen zaten biliyordun. Sana anlatmıştım, hem de ayrıntılarla süsleyerek. Onca yıl içinde okudukça, duydukça, gördükçe gelişen minik ayrıntıların eşliğinde. Kleist hayatının son günlerinde aradığı yoldaşı bulmanın mutluluğunu yaşadı. Bense bulduğum yoldaşı kaybettim ve şimdi gelmeyeceğini bilerek bekliyorum seni, öylece bekliyorum…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4873739032973507894-8994619537391435687?l=aliabaday.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/8994619537391435687'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/8994619537391435687'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliabaday.blogspot.com/2008/07/lm-ararken-lmszl-buldu.html' title='Ölümü Ararken Ölümsüzlüğü Buldu'/><author><name>Ali Abaday</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10510610494026958913</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4873739032973507894.post-8045061780351688746</id><published>2008-04-27T23:24:00.001+03:00</published><updated>2008-04-27T23:26:51.806+03:00</updated><title type='text'>Mürekkep Peşinde Bir Kelebek</title><content type='html'>Birinci Gün&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derin bir sessizlik var. Duyabildiğim sadece kanımın damarlarımdaki akışının sesi. Mutlak sessizlik, ne kadar huzur verici. Gözlerim kapalı bir şekilde böyle saatlerce kalabilirim. Ancak bu durumu daha da güzelleştiren şey engin maviliğin insanı şaşırtan üyeleri. Gittikçe koyulaşan derinlikler cezbedici görünse de ben bu mesafede olmayı seviyorum. Artık bu dünyayı birlikte paylaştığım diğer canlılarla tanışmaya çalışabilirim.&lt;br /&gt;Esasında çocukluğumdan beri denizi severdim. Deniz kenarında bulunmayı, canım sıkılınca yüzmeyi… Hiç unutmam 11’inci yaş günümde ailemden hediye olarak bisiklet yerine “Okyanus Ansiklopedisi” istemiştim. Ancak bu deniz merakım kalıcı olmadı. Denizlerin ulaşamadığı bir yere taşınınca ansiklopedim yerine bisiklete önem vermiştim.&lt;br /&gt;Önümde giden bu güzel balık da ne acaba? Renkleri çok hoş. Acaba dokunsam nasıl tepki verir? Galiba bir mürekkep balığı, bu çıkardığı da mürekkep olmalı. Halbuki ben onların koyu renk olduklarını düşünmüştüm.&lt;br /&gt;Çok hoş, bu denizlerin sihirli yaratıkları beni mutlu kılıyor. Biraz önceki gibi bir mürekkep balığının çıkardığı sıvıya bir daha rastlarsam onu saklayacak torba benzeri bir şey bulundurayım yanımda. İşaret geldi yukarı çıkma zamanı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci Gün&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok mutluyum, az önce bir balık sürüsüyle beraber yüzdüm. Yanımdan geçen balığa dokundum. Biraz daha derine dalmak istiyorum, belki kayaların arkasında saklanan başka balıkları görebilirim. Evet, aşağıda bir kaplumbağa var gibi. Ona kesinlikle ulaşmalıyım. Bu canlılarla aynı dünyayı paylaşıyoruz ama onlar hakkında en ufak bir fikrimiz yok.&lt;br /&gt;Bu balık da ne acaba? Karanlık ama onun ışıkları seçiliyor. Ben bu balığı tanıyorum. Evet, yine o… Mürekkep! Ama bu seferki biraz daha büyük sanki. Dün aklıma geleni yapmalı, yanımda torba taşımalıydım. Garip dünkü açık renkken bu balık kumla neredeyse aynı renkte.&lt;br /&gt;Bak aklıma yine o geldi. Kum renginde çantasıyla gelmişti son yemeğe. Hafifçe gülümsüyordu. O gülümseyiş benim ölümümdü. Gamzeleri yüzünden bir volkanın lavı püskürüp kalbimi yakıyordu.&lt;br /&gt;Sonra ben marketten sigara alırken o yolda karşıdan karşıya geçti. Arabanın sürücüsü gözlerinin o an karardığını söylemişti. Yedi yıl önce, ama dün gibi. Yukarı çıkma vakti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üçüncü Gün&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün kumlara yaklaşmayacağım. Dün bütün gece o anı yaşadım. Artık bunları unutmak istiyorum. Bu tatile de o sebepten çıktım. Şu mürekkep balıklarını bulsam ne kadar güzel olacak. Dün gece Portekizli arkadaşıma anlatana kadar canım çıktı ama sonunda tinta diyerek anladığını belirtti.&lt;br /&gt;Sonunda beni şaşırtan bir gerçeği öğrendim, mürekkep balıkları renk değiştirebilirlermiş. Bir nevi denizlerin bukalemunu. Dikkatli ol dediler ama neden dikkatli olacağımı tam anlayamadım. Keşke yanımda olsaydı, hem dile benden daha yatkındı hem de... Şimdi bunları düşünmenin sırası değil. Bugün mürekkebi almak istiyorum.&lt;br /&gt;O mürekkeple yazacağım. Hatta kelime bile aklımda; borboleta. Dün öğrendim, çok hoşuma gitti bu kelime. Evet, güzeller güzeli mürekkep balığımız nerede? Herhangi bir tanesi olabilir, bana biraz mürekkebinden versin yeter, bu benim mutlu olmam için yeterli.&lt;br /&gt;Bir dakika bu bir ahtapot. Epeydir bir ahtapot görmek istiyordum. Suyun içinde gidişin şu güzelliğine bak. Yıllar önce çocukken “Denizler Altında 20.000 Fersah”ın filmini izlerken Nautilus’a saldıran devasa ahtapotu gördüğümden beri bu türe bağlıyım.&lt;br /&gt;Neyse, aklımı karıştırmayayım. Önce mürekkebi almam lazım. İki gündür görüyorum ya, şimdi de bekle ki karşına çıksın. Biraz daha aşağıya ineyim bari. Zaten denizin dibi çok derin değil. Sadece biraz yosunlu.&lt;br /&gt;Bugün de mi bitti, ama ben daha mürekkebimi alamadım ki…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dördüncü Gün&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dün gece çok güzeldi. Şarabın tesiri hâlâ devam ediyor. Suların içinde susuzluktan ölüp terlemek çok garip. Hep tatlı şarabın insanı çarpabileceği söylenir, ama beni şarap değil de konuşan sesin tınısı çarptı. Kesinlikle zevklerimiz uyuşmuyor. Çalışma alanlarımız bile çok farklı. Evlerimiz, hayata bakışımız ama zıt kutuplarmış birbirini çeken. Yıllardır böyle olmamıştım. Şimdi sudan çıkmak, odamda uzanmak ve akşamın yavaşça inmesini beklemek istiyorum.&lt;br /&gt;Belki hayalimiz kesişir. O zaman çok güzel olacağına inanıyorum. Bu arada işletmecimi arayayım da istekler ne durumda onu öğreneyim. Çıkmak istiyorum. Bugün yüzme havamda değilim…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beşinci Gün&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayatım çok hızlı gelişiyor, tatilin bitmesine daha var ama biz yarın sabah ayrılıyoruz. Bağırmak istiyorum ama sesim çıkmıyor. Mavi derinliğin ilginç bir durumu daha, sesim çıkmıyor. Mutluluktan uçuyor ama bunu paylaşamıyorum. Üniversite yıllarımda yalnızlık isterdim, kimsenin olmadığı bir oda, ev, ada. Şimdi de aynı durumdayım ama yalnızlık değil istediğim. Yeni evime gideceğiz. Kumsalın hemen önünde tüm duvarları dev camlardan yapılmış, eve girmek için üç tahta basamağı çıkman gereken, önünde tahta bir verandası bulunan evime. Onu görüyorum beyaz bir tül arasından denize bakıyor. Elinde kırmız şarap var, ayakları çıplak. Yaklaşıyor ve sarılıyorum. Bana gülümsüyor. Anın güzelliğini benimle paylaşıyor. Kulağımızda dalgaların sesi. Sonra onu kucağıma alıp denize koşuyorum. Gülümsüyor. Evet, yarın mükemmel bir gün olacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir Yıl Sonra&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önceki yıl kocamla burada tanıştık. Pek ortak noktamız olmasa da iyi anlaşıyorduk. Bana inanılmaz günler yaşattı. Özellikle günleriniz hastanelerde, hastaların içinde geçiyorsa, onun gibi bir adamın değerini daha iyi anlıyorsunuz. Nöbet sabahlarımda bana sıcak poğaçayla gelirdi. Bazı akşamlar nöbetlerimde bana eşlik ederdi. Onun gibi birinin yaşadığını düşünmezdim.&lt;br /&gt;Sonra bir gün en büyük merakı olduğunu söylediği mürekkep balıklarının bulunduğu bir bölgede dalış yapmaya gitti. Geri döndüğünde çok mutluydu. Elindeki torbanın içinde koyu mavi bir sıvı vardı. Sonra masaya oturup bir kelime yazı,  borboleta. İlginçtir ardından telefonu çaldı. Yıllar önce bir arabanın çarpması sonucu komaya giren, benimle tanıştığında boşandığı karısının komadan çıktığını söylediler.&lt;br /&gt;İlk başta inanamadı. Sonra onu görmeye gitti. Döndüğünde durumunun iyi olduğunu ama bunun bizim ilişkimizi etkilemeyeceğini söyledi. Sadece ona bir yazı vermesi gerektiği için bir kere tek başına dalış yapmak zorunda olduğunu açıkladı.&lt;br /&gt;Kocam, tarihte bir mürekkep balığının öldürdüğü ilk insan. Bense şimdi onun yarım kalan işini, en azından bir kısmını yapacağım. Ama önce bir mürekkep balığı bulmam lazım.&lt;br /&gt;Derin bir sessizlik var. Duyabildiğim sadece kanımın damarlarımdaki akışının sesi.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4873739032973507894-8045061780351688746?l=aliabaday.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/8045061780351688746'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/8045061780351688746'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliabaday.blogspot.com/2008/04/mrekkep-peinde-bir-kelebek.html' title='Mürekkep Peşinde Bir Kelebek'/><author><name>Ali Abaday</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10510610494026958913</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4873739032973507894.post-6562101523103215412</id><published>2008-03-17T15:53:00.000+02:00</published><updated>2008-03-17T15:54:27.759+02:00</updated><title type='text'>Arkadaşını yalnız bırakmadı</title><content type='html'>Korkuyorum, hem de inanamayacağın kadar çok korkuyorum. Etrafı bıçaklarla dolu bir ipin üzerinde yürümek gibi şu an yaptığım şey ve bunu yapmamın iki sebebi var. Biri adrenalini sevmem, diğeri yazıya olan aşkım. İkincisi daha öncelikli tabii ama bu aşk beni korkutuyor da.&lt;br /&gt;Şu an yazabiliyorum. Yazacağım yazı, onu oluşturan cümleler, cümlelerin içindeki kelimeler bir anda aklıma geliyor ve benden çıkıp sana ulaşıyor. Fakat bir gün bunun bitmesinden korkuyorum. Adrenali de bu heyecan sağlıyor. Bir anda hayatın içinde çırıl çıplak kalabilirim. Hiçbir şey yapmayı öğrenmemiş ve bildiği tek işi artık yapamayan bir adam.&lt;br /&gt;Yazarların hayatını bu yüzden incelemeyi seviyorum. Kimlerin başına gelmiş acaba benim korkularım? Bu durumu yaşayan yazarlar için “Bartleby ve Şürakası” diyenler var. Bu gurupta yer alan iki kadın edebiyatı tam olarak keşfetmediğim zamanlarda bile benim ilgimi çekmişti.&lt;br /&gt;İkisi de Amerika’nın güneyinden. İkisi de tek roman yazdı. İkisinin de romanları filme çekilip büyük başarı kazandı. Biri “Rüzgar Gibi Geçti”nin yazarı Margaret Mitchell’dı diğeri ise “Bülbülü Öldürmek”in yazarı Harper Lee.&lt;br /&gt;Harper Lee esasında biraz daha ilginç bir karakter. Hayatının ilk zamanlarındaki hareket sonradan yok. Yani yazması zor, zira hayatı fazla ilginç olaylarla dolu değil. Öte yandan kitabı anlatmayı istemiyorum. Galiba bu yazıyı bir sınama aracı olarak görüyorum. Korkularımın üzerine gitmek gibi, bu yazıyı istediğim gibi yazarsam bir süre korkmama gerek yok.&lt;br /&gt;Sen okuyorsan yazmış ve basılmaya uygun görülmüştür. Okuyamıyorsan… Başlıyorum, sonu şu an için sadece bana bilinmez olan yazıya. Korkularımın en büyüklerinden biriyle yüzleşirken yanımda olacağını düşüneceğim. En zor anlarda yalnız bırakılmayan bir dost gibi umarım beni yalnız bırakmazsın.&lt;br /&gt;Nelle, ki yakın çevresi ona bu isimle seslenirdi çocukluktan tanıdığı ve kendisi gibi yazar olan arkadaşı Truman Capote’ye böyle bir anında yardım etmişti. Hem de kendi ilk romanını yazarken. Capote’nin başyapıtı sayılan “Soğukkanlılıkla” romanının araştırma safhasında ikisi de Güneyli olmalarına rağmen Truman kendisiyle konuşulmayacağını düşünüp çocukluk arkadaşı Nelle’yi yardıma çağırmıştı.&lt;br /&gt;Nelle, Truman’dan iki yıl sonra 1926’da dünyaya geldi. Ailenin dört çocuğunun en küçüğüydü. Babası Amasa Coleman Lee yaşadıkları Alabama’ya bağlı Monroeville’de yerel bir gazeteni editörü ve sahibiydi. Annesinin adı Frances Cunnigham Finch Lee idi. Bu isim sana Nelle’nin kitabıyla ilgili birkaç ipucunu verdi sanırım. Az daha unutuyordum Amasa Nelle’nin doğduğu yıl eyalet meclisine girmiş ve orada 12 yıl görev yapmıştı.&lt;br /&gt;Nelle erkek gibi kız dedikleri tiplerdendi. Sokaklarda oyunlar oynar, okulda kavga eder, hiçbir şeyden iğrenmezdi. İşin ilginci arkadaşı Truman ise kız gibi çocuklardandı. İkiliyi görenler “bu çiftte bir gariplik var” derlerdi. Ancak bu farklılık ileride işlerine de yarayacaktı.&lt;br /&gt;Nelle daha sonra sadece kız öğrencilerin olduğu Birleşmiş Metodoist Kilisesi’ne bağlı olan Huntingdon Kolejine gitti. Burada geçen bir yılın ardındansa hukuk eğitimini almak üzere Alabama Üniversitesi’ne. Burada birkaç hikayesi yayımlanan Nelle ayrıca bir dönem boyunca okulun mizah dergilerinden Rama-Jamma’nın editörlüğünü yaptı.&lt;br /&gt;İlk başlarda soğuk görünen, çocukluğunda erkek gibi yetişmiş bu kızın mizah anlayışı inanılmazdı. O da zaten yaptığı işi seviyordu ve yazının kanına giren insanların çoğunda olduğu gibi okulun istediği bazı şartları yerine getiremediği için hukuk fakültesinden diplomasını alamadı.&lt;br /&gt;Bunun yerine bir uçakla İngiltere’ye gidip yazın Oxford’da okudu. Döndüğünde ise gittiği yer onun gibi gençleri kendisine çeken New York’tu. 1950’de geldiği New York’ta çeşitli uçak şirketlerinde rezervasyon memuresi olarak çalıştı.&lt;br /&gt;Güneyde yetişenler bölgenin tarıma dayalı ekonomisi sebebiyle küçüklüklerinden itibaren tutumlu olmayı öğrenirler. Elbiseler bir küçük kardeşe kalırken, her akşam tanrıya verdiği nimetler için teşekkür edilir ve olabildiğince sade yaşamak burada yetişenlerin kanına işler adeta.&lt;br /&gt;Nelle de böyleydi. Kendisini tamamen yazıya verdiği zamanlarda New York’ta sadece soğuk suyun aktığı, Kendi imkanlarıyla ısıtabildiği eski ve harap tek odalı dairesinde yaşıyor, arada da Alabama’ya gidip babasıyla ilgileniyordu.&lt;br /&gt; Uzun hikayeler yazıyordu Nelle. 1958 yılbaşında arkadaşları ünlü şarkı sözü yazarı Michael Brown ve Joy Williams Brown ona bir yıllık maaşı kadar bir çek ve “Bir yıl boyunca istediğini yazabilmen için işine ara ver. İyi yıllar” yazılı not verdi. Bu andan itibaren tek romanı Bülbülü Öldürmek’in taslağı üzerine çalıştı. Nelle’ye ünlü bir editör olan Tay Hohoff’da yardım ediyordu.&lt;br /&gt;Hala yanımda olduğunu bilmek çok güzel. Bu kadar yolu birlikte geldik ve kimi zaman senin verdiğin güven hissiyle devam edebildim. Belki yapacak daha önemli bir işin var ama bana destek için hala yanımda duruyorsun. Bunu biliyorum ve sana minnettarım. Nelle de kitabını bitirmek üzereyken Truman’dan böyle bir çağrı almıştı. Kendisine yardım etmesini isteyen arkadaşını kıramayarak, bütün işleri bırakıp gitmişti.&lt;br /&gt; Bir gazetede gördüğü ufak haberi kesen Truman, anlamsız bir cinayeti, bir ailenin katledilmesini araştırıyordu. Fakat New York sanat camiasında hoş karşılanan, zekasıyla insanları kendine hayran bırakan bu adam gidecekleri yerde bir ucube olarak görünürdü. Nelle ise o bölgenin kızıydı. Truman’ın asistanı olarak ona yardım etti, kimi konuşmaları kendisi yaptı. Ön araştırmalar bitince de birlikte döndüler.&lt;br /&gt;1959 yazında uzun zamandır üzerinde çalıştığı romanı bitirdi Nelle. Tam bir yıl sonrada basıldı bu kitap. “Ağabeyim Jem on üç yaşına yaklaşırken kolunu dirsekten kötü bir şekilde kırmıştı” cümlesiyle başlayan kitap bir anda Amerika’da fırtınalar yaratmıştı. Bir zencinin bir beyaz kadına tecavüz ettiği hikayesini bir çocuğun bakışıyla anlatan kitap inanılmaz bir etki yapmış ve birbiri üstüne baskıları yapılmaya başlamıştı.&lt;br /&gt;İlk romanın “Başka Sesler, Başka Odalar”da arkadaşı Nelle’i, Idabell karakteri için kullanan Truman’a bir sürprizi vardı Nelle’nin de. Kitaptaki Dill karakteri Truman’dı. Zaten kitabın otobiyografik özellikleri oldukça fazlaydı. Kitabın karakterlerinden Boo Radley Başka Sesler Başka Odalar’ın orijinal versiyonunda olan biriydi. İki arkadaşta çocukluklarında böyle birini tanımışlardı.&lt;br /&gt;Roman büyük bir başarı, Nelle de 1961 Pulitzer Ödülü’nü kazandı. Ertesi yıl filme alınan kitabın baş karakteri Atticus Finch’i canlandıran Gregory Peck “en iyi erkek oyuncu” dalında Oscar alırken senaryo da “en iyi uyarlama senaryo” ödülüne layık görülüyordu. Nelle oldukça mutluydu. Onun bu başarısıyla ilgilenmeyen tek bir kişi vardı o da yazacağı romanı sonlandıramadığı için sinirli olan Truman.&lt;br /&gt;Nelle bu romanı yazarken fazla bir ilgi beklemiyordu. Sadece onu yazmaya devam edebilmesi için cesaretlendirecek bir karşılık, o kadar. Bu başarılar hayallerinin ötesindeydi.  Üstelik Gregory Peck ve ailesiyle de çok iyi anlaşmıştı. Artık birlikte ayrılmamacasına dosttular.&lt;br /&gt;Sonraki yıllarda Alabama’da gerçekleşen bir dizi cinayeti yazmak istedi Nelle ama olmadı. Kitabın sonunu beğenmedi. Bazen makaleler yazdı dergilere ancak o ışıklı yaşamın gerisinde sade bir hayat sürdü. Yazdığı romanları bastırmadı. Spekülasyonlara karışmadı. İnsanların daha iyi olmasını istedi o kadar.&lt;br /&gt;2007 yılında Amerika’da bir sivile verilen en büyük ödül sayılan “Başkanın Özgürlük Madalyası”nı aldı. Bu törene Peck’in eşi Veronique ile katıldı.&lt;br /&gt;Kimileri yazamamasını bir uğursuzluğa bağlıyor Nelle’nin. O da Soğukkanlılıkla’nın araştırmasına katılmıştı. Bu kitabı yazdıktan sonra Truman bir daha eline kalem alamamış, son romanı “Kabul Edilmiş Dualar” yarım kalmıştı. Tıpkı onun gibi Nelle de bir daha roman yazamadı. Yazdıklarını bastıracak yeterlilikte görmedi.&lt;br /&gt;Galiba korkularımı bir süre daha yatıştırabileceğim. Buraya kadar geldiğimize göre zorda olsa insan yanındakinden aldığı destek ile yapmak istediği işi başarabiliyor. Ben yoktan var etmeyi, yaşadığım, okuduğum, öğrendiğim şeyleri boş bir kağıda geçirip insanlara aktarmayı seçtim. Beni korkutsa da sevdiğim bir iş. Sen de bana bu işi yapmam için yardım ettin ve hala ediyorsun. Şu an belki Nelle’in neden kendi romanını yarıda bırakıp arkadaşının asistanı olarak o araştırmaya gittiğini anlamışsındır. Ben şimdi biraz daha kendime güvenerek bu yazının başından kalkacağım. Fakat bu güvenin esas sebebi ne zaman korkularımla yüzleşecek olursam yanımda destek verecek birinin olacağını bilmek olacak.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4873739032973507894-6562101523103215412?l=aliabaday.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/6562101523103215412'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/6562101523103215412'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliabaday.blogspot.com/2008/03/arkadan-yalnz-brakmad.html' title='Arkadaşını yalnız bırakmadı'/><author><name>Ali Abaday</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10510610494026958913</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4873739032973507894.post-4182437373368616141</id><published>2008-01-19T13:23:00.000+02:00</published><updated>2008-01-19T13:27:12.062+02:00</updated><title type='text'>Bir Güvercin Öldü</title><content type='html'>Güvercinlere dokunulmazdı. Onlar ne kadar korkarak uçsalar da sahip oldukları bir dokunmazlıkları vardı. Bu Nuh Peygamber zamanından beri böyle gelmişti. Zeytin dalıyla barış yapılmıştı. Hazreti Nuh’un suların çekilip çekilmediğini öğrenmek için gönderdiği karga ve güvercin dönmedikten sonra bu sefer tek başına yolladığı güvercin hem suların çekildiğini hem de barışı simgelemek için ağzında bir zeytin dalıyla gelmişti ve o günden sonra güvercinlere hiç dokunulmamıştı. Güvercinler ise o zamandan beri hep tedirgin yaşamışlardı. Korkarak ama özgürce. O zamandan beri güvercinlere hiç dokunmamıştı çünkü kutsal bir anlaşma vardı ve kutsal anlaşmalara herkes uyardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçimizden biri veya birileri bu kutsal anlaşmayı bozdu. Yavaş yavaş bir güvercin ürkekliğine sahip olmaya başlayan bir barış gönüllüsünü öldürerek bu sözsüz ve yazısız anlaşmayı bozdu içimizde dolaşan bazı kimseler. Türklüğünü savunan ama bunun yanında köklerini de unutmayıp Ermeni olduğunu da belirten bir aydındı Hrant Dink. Çocuklara özgü saf umuduyla ve bitmez tükenmez enerjisi ile hep kendini savundu. Esasında bu sadece kendini savunuş değildi aynı zamanda yaşadığı toprakları, kardeşliği ve özgürlüğü savunuştu. 'Biz yaşadığı cehennemi cennete çevirmeye talip insanlardandık' diyerek sevdiği toprakların daha güzel olmasına çalışıyordu. Bunca uğraşına rağmen yanlış anlaşıldığından, daha doğrusu kimi çevrelerce yanlış anlaşılması için uğraşıldığından gitgide bir güvercine benziyordu. Ancak, sahip olduğu içindeki çocuksu iyimserlik ile güvercinlere dokunulmayacağını düşünüyordu. Olmadı. Birileri binlerce yıl sürmüş bu kutsal anlaşmayı bozdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkler ile Ermenilerin kardeşliğini savunan birini öldürmek kimin işine gelir? Bu cinayet kimlerin ekmeğine yağ sürdü? Türkiye’deki egemenliğinin kaybolmakta olduğunu görenlerin. Önce Kıbrıs sorununu öne attılar, tutmadı. Ardından Kürt sorununu ortaya attılar, yine tutmadı. Şimdi ellerinde kalan son kozu oynuyorlar, Ermeni sorunu. Böylece 'Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur' sözünün doğru olduğunu savunup Türkiye’yi içine kapalı bir hale getirecekler. Kimse onları ve yaptıklarını sorgulayamayacak. O kadar güce bağlılar ki bunun için kutsal anlaşmaları bile bozmaktan çekinmiyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güvercinlere dokunulmazdı. Ne kadar ürkseler de, korksalar da onların yaşamasına izin verilirdi. Bu bir anlaşmaydı. Şimdi bu anlaşmaya gölge düştü. Bunu düzeltmek bizim elimizde. Yapacağımız elimize bir zeytin dalı alıp güvercinlere gitmek ve özür dilemek. Bu sırada ben aklımdan Melih Cevdet Anday’ın 'Anı' şiirinden o meşhur dörtlüğü tekrar tekrar geçireceğim: 'Bir çift güvercin havalansa Yanık yanık koksa karanfil Değil bu inanılacak şey değil Apansız geliyor aklıma'&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*Bu yazının yazılmasından beri bir yıl geçti ama hala güvercinlere dokunuyorlar.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4873739032973507894-4182437373368616141?l=aliabaday.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/4182437373368616141'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/4182437373368616141'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliabaday.blogspot.com/2008/01/bir-gvercin-ld.html' title='Bir Güvercin Öldü'/><author><name>Ali Abaday</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10510610494026958913</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4873739032973507894.post-1439633055446482349</id><published>2008-01-14T19:12:00.000+02:00</published><updated>2008-01-14T19:13:25.234+02:00</updated><title type='text'>Kelimelerin Yetmediği Şair</title><content type='html'>Bugün doğum günüm. Sabah erkenden kimse aramadan ve evime gelmeden çıkacağım dışarı. Sabah daha gün ışımaya yeni başlarken. Dünyanın her yerinde sabahlar aynıdır. Fazla bir fark olmaz aralarında, insanı kendine getirir. Sokağımın başına yürüyeceğim, oradan karşıya geçip sokak isimlerini okuyacağım. Tıpkı her doğum günümde yaptığım gibi.&lt;br /&gt;Ve o sokağın başına gelince duracağım. Orada “Taşmektep” yazacak. Bu sokakta eskiden bir okul olduğunu bileceğim. Oradan pek çok ünlü isim çıkmıştır ama benim için en değerlisi Nazım Hikmet. Gariptir doğum günlerimiz arasında da pek fazla bir fark yok.&lt;br /&gt;Nazım 15 Ocak 1902 günü Selanik’te doğdu. Benden bir zaman önce. Babası Hikmet Nazım Bey özgürlük yanlısı ve Abdülhamit karşıtıydı. Annesi Ayşe Celile Hamın da Fransızca bilen, resme ve müziğe karşı yeteneği olan biriydi. Nazım babasının özgürlükçü yapısı, annesinin de sanata olan yeteneğini almıştı. Hikmet Bey ile Celile Hanım 1901 yılının Şubat ayında evlenmişlerdi.&lt;br /&gt;Nazım doğunca Hikmet Bey ticaretle uğraşmak için Selanik’ten babası Vali Mehmet Nazım Paşa’nın yanına Halep’e götürmüştü ailesini. Fakat burada istediği başarıya ulaşamamış ve Nazım Paşa Diyarbakır’a atanınca aile de onunla birlikte gitmişti.&lt;br /&gt;Nazım Bey, Diyarbakır’da sıkılınca ailesiyle İstanbul’a gelmiş, İttihat ve Terakki Fırkasına yakınlık duyduğundan Hariciye Nazırlığına başvurarak Matbuat-ı Umumiye çevirmenliğine atanmıştı. İşler biraz düzelince Göztepe’ye taşındılar.&lt;br /&gt;Nazım Hikmet de bir yıl Fransızca öğretim yapan bir okula devam edip oradan Göztepe’de bulunan Numune Mektebi'ne gitti. Yıllar boyunca birlikte olacağı ama bir gün kadınlarda uzun saçı sevdiği için anlayamadığı bir tartışmaya gireceği arkadaşı Vala Nurettin ile bizim orda ki Taşmektep İlkokulunu bitirdi. Önce Galatasaray Sultani’nin orta kısmına yazılsa da okul pahalı olduğu için Nişantaşı Sultanisi’ne verildi.&lt;br /&gt;Başarılı bir öğrenci olan Nazım o sıralarda ilk şiiri “Feryad-ı Vatan”ı yazmıştı. Tarih 20 Haziran 1329 (3 Temmuz 1913), şiirde Balkan Savaşı sonucunda Osmanlıların yenilmesi ve düşmanların Çatalca’ya kadar ilerlemesine üzülen Nazım’ın vatanı kurtarma isteği yansır.&lt;br /&gt;“Sisli bir sabahtı henüz / Etrafı sarmıştı bir duman / Uzaktan geldi bir ses ah aman aman / Sen bu feryad-ı vatanı dinle işte” şeklinde başlayan şiiri Nazım ilk şiiri olarak kabul etmez. Ona göre ilk şiiri 6 Kanun-ı evvel 1330’da (1 Aralık 1914) yazdığı “Yangın”dır.&lt;br /&gt;Nazım Hikmet’in dayısı ressam, şair Mehmet Ali gönüllü olarak Balkan Harbi’ne girmiş, sonra da Çanakkale’de şehit düşmüştü. Dayısını çok seven Nazım Hikmet bu olay üzerine “Şehit Dayıma” isimli şiirini yazdı. Bu arada kız kardeşinin kedisi için de “Samiye’nin Kedisi” şiirini kaleme almıştı. Şiiri okuyan Yahya Kemal kediyi görünce “Sen bu pis, uyuz kediyi böyle övmesini biliyorsan şair olacaksın!”demişti. Yahya Kemal ile Nazım’ın arasındaki ilişki ileride annesi ile babasının boşanmasına sebep olacaktı.&lt;br /&gt;16 Aralık 1914’de yazdığı “Bir Bahriyelinin Ağzından” şiirini aile dostları olan Bahriye Nazırı Cemal Paşa’nın önünde okuyunca çok duygulanan Cemal Paşa’nın yardımıyla Nişantaşı Sultanisi’nden ayrılarak 962 numarayla Heybeliada Mektebi’ne girdi. Şair Yahya Kemal de burada öğretmendi.&lt;br /&gt;Yahya Kemal, Nazım Hikmet’e şiir konusunda çok yardım etti. 1918’de Yeni Mecmua’da Mehmet Nazım imzasıyla çıkan “Hâlâ Servilerde Ağlıyorlar mı” şiirinin pek çok yerini gözden geçirip düzeltti. Fakat Yahya Kemal’in annesi Ayşe Celile Hanım’a karşı hisler beslediği söyleniyordu. Bu söylentiler Nazım Bey ile Celile Hanım’ın arasını açtı. Nazım’ın tüm gayretlerine rağmen boşandılar. Hikmet Bey bir süre sonra Cavide Hanım ile evlendi ve iki çocuğu oldu.&lt;br /&gt;“Canan” diye çağırdığı Celile Hanım’a “Telaki, Erenköy’de Bahar, Bir Tepeden” gibi aşk şiirleri yazan Yahya Kemal ise sözünde durmadı ve onunla evlenmedi. Bunun üzerine Celile Hanım resim öğrenimi için Paris’e gitti.&lt;br /&gt;Nazım Hikmet Bahriye’yi bitirince, Hamidiye kruvazörüne stajyer güverte subaylığına verildi. 1919 kışında bir gece nöbetinde ciğerlerini üşüttü ve zatülcenbe yakalandı. İki ay evde dinlendiyse de gittikçe kötüleşti. Hastanede yapılan muayenesi sonucu subaylığa elverişsiz olduğu ortaya çıktı ve 17 Mayıs 1920’de askerlikten çürüğe ayrıldı.&lt;br /&gt;Delikanlılık çağındaki Nazım tüm hayatı boyunca tadacağı aşk duygusuyla tanıştı. İlk aşkı Marika isimli bir Rum kızıydı. Sonra da eski bir valinin kızı olan Sabiha’ya gönlünü kaptırdı. Onun için “Gözleri Siyah Kadın” şiirini yazdı.&lt;br /&gt;1920 yılında Alemdar dergisinin açtığı şiir yarışmasında “Bir Dakika” şiiriyle birinciliği kazandı. Yazdığı şiirleriyle basında olumlu övgüler almaya başladı.&lt;br /&gt;Ahmet Hamit, Refi Cevat, Halit Fahri, Yusuf Ziya ondan övgüyle söz ediyordu. 1920 yılında “Gençlik” şiirini babasına ithaf etti. Şiiri yazdıktan sonra usulca babasının odasına girip bu şiiri masasına bıraktı ve “milli mücadele”ye katılmak için Anadolu’ya geçti. Yanında arkadaşları Vala Nurettin, Yusuf Ziya ve Faruk Nafiz vardı. 1921’in ilk günü Sirkeci’den kalkan küçük “Yeni Dünya” vapuruyla İnebolu’ya gittiler.&lt;br /&gt;Yusuf Ziya ile Faruk Nafiz’in Anadolu’ya geçişlerine izin verilmeyince arkadaşlarının geri dönmesine rağmen Nazım ile Vala yola devam etti. Ankara’ya ulaştıklarında Matbuat Müdürü Muhittin (Birgen) Bey onları karşıladı. Maarifte çalışmaları istense de ilk başta razı olmadılar. Cepheye gitme işi suya düşünce mecburen kabul ettiler ve 14 Haziran 1921’de Bolu Sultanisi “Kısm-ı iptidai muallimliği”ne atandılar. Nazım burada bir yandan Fransızca'sını ilerletirken diğer yandan yobazlara, gerici ve çıkarcılara karşı “Kara Kuvvet” şiirini yazdı. Türk Ocağı’nın açılışında “Kırk Haramilerin Esiri” şiirini okuyarak padişah yanlılarının düşmanlığını kazandı.&lt;br /&gt;Bir gün Nazım ile Vala, Rusya’ya gitmeye karar verdi. Trabzon’a gidip valiye Batum yoluyla Kars’a oradan da Kazım Karabekir’in bölgesinde çalışmaya gitmek istediklerini söylediler. Valinin dedesinin Nazım Paşa’yı tanıması sonucu onay alarak İtalyan vapuru Kornilov ile 30 Eylül 1921’de Batum’a ulaştılar. Burada sıkıntılı günler geçirirken Şevket Süreyya’ya rastladılar. Üçü birlikte Kunt Üniversitesi’ne yazıldılar. Burada çeşitli uluslardan gelen gençlerle tanışıp Fransızca'larını ilerleterek Rusça çalışıp ekonomi politik öğrendiler. Nazım ile Vala burada kızların saçı yüzünden tartışır. Vala, Nazım’ı geri kafalılık ve kontrevolüsyoner olmakla suçlar. Neredeyse yumruk yumruğa kavga edecekleri sırada olayı gören bir profesörün araya girmesiyle tartışma sona erer.&lt;br /&gt;Rusya’da o sırada devrimin ateşi yanmaktadır ve sançtılar için tam bir cennettir. Nazım bu havadan çok etkilenir. Bu sırada gençliğinde Nişantaşı’nda tanıştığı Nüzhet Hanım Moskova’dadır. Esasında Nazım yazdığı mektuplarla onu çağırmış Nüzhet Hanım’ın ailesi de kızlarının Moskova’da okumasına ses çıkarmamıştır. Burada ikisinin dostluğu ilerler ve evlenirler. Ancak Nüzhet’in sağlığı bozulunca Bakü’deki amcasına gider. Hastalığı ilerleyince de Avrupa’daki Tarta Senatoryumu’na... Burada evliliğini uzun uzun düşünüp Nazım Hikmet’in “Mavi Gözlü Dev” şiirinde belirttiği nedenlerden dolayı ayrılırlar. “O mavi gözlü bir devdi /  Minnacık bir kadını sevdi / Kadının hayali minnacık bir evdi / bahçesinde ebruli, hanımeli açan bir ev”. Aslında Nazım bu şiiri boşandıktan sonra Beyoğlu’nda Nüzhet’in kendisini görüp başını çevirmesi üzerine yazar.&lt;br /&gt;Nüzhet’ten ayrıldıktan sonra üniversiteden sarı saçlı, mavi gözlü Liyolya’ya yakınlık duyar. Bu arada yazdığı oyunlar sahnelenir, şiirleri basılır. Yıl sonunda Türkiye’ye geri dönmesi gereklidir. Liyolya’ya kendisini aldıracağını söyler ama Odessa’ya gelen sevgilisi sınırı geçemez.&lt;br /&gt;İstanbul’a dönünce babasının yanına taşınır. 21 Ocak 1925’de çıkmaya başlayan Orak-Çekiç gazetesinde yazmaya başlar. Ocak ayı nedense Nazım’ın hayatında hep dönüm noktalarına denk gelir. Belki tesadüf belki de kader. Orak-Çekiç ile birlikte hayatı boyunca devam edecek polis takibi de başlar. Hem takipten kaçmak hem de örgütsel işler için İzmir’e gider. Polis onu İstanbul’da ararken o, yangı yerinde taştan yapılma, penceresiz bir kulübede kalır. Buradan gece toplantılarına gider ve “Güneşi İçenlerin Türküsü”nü yazar.&lt;br /&gt;Şehy Sait İsyanı nedeniyle çıkarılan Takrir-i Sükun yasası gereği Ali Çetinkaya’nın başkanlığında Ankara İstiklal Mahkemesi’nde yargılanır ve gıyaben 15 yıl kürek mahkumiyeti alır. İzmir’den İstanbul’a sahte kimlikle gelerek annesinin yaptığı makyaj sayesinde Kırım üzerinden Şefik Hüsnü ile birlikte Moskova’ya gider. Türkiye Komünist Partisi için açılan davada Şevket Süreyya ve Vedat Nedim’in ifadeleri uyarınca gıyaben üç ay mahkumiyet alır. Suçsuzluğuna inandığı halde yapacak bir şeyi yoktur. Bu olaydan sonra Süreyya için “Bukalemun gibidir. Her yerde kullanılmaya uygun bir kişiliği vardır. İnanmış göründüğü zaman hiç inanmadığı zamandır aslında” diyecektir.&lt;br /&gt;Moskova’da iki yıl daha okur ve burada tanıştığı Lena Yurçenko ile 1926 sonunda evlenir. Aynı yıl yeni Türk Ceza Kanunu kabul edilir. 15 yıllık mahkumiyeti bir yıla iner. Eşi Lena ile ülkeye geri dönmek için Türk Sefareti’ne başvursa da sonuç alamaz. Sahte pasaportla Türkiye’ye girer ve Hopa’da yakalanır. Pasaportsuz sınırı geçme suçundan üç gün hapis cezası alıp önceki cezası nedeniyle kelepçeli olarak İstanbul’a gönderilir. Bilekleri kelepçeye alışmaya başlamıştır. Kendisiyle görüşen gazetecilere “hiçbir örgüte mensup değilim. Marksizmin yalnız edebiyattaki tezahüratıyla alakadarım” der.&lt;br /&gt;Verilen iki karar kendisine bildirilince dilekçeli yargılanmaların yüzüne karşı yapılmasını ister. Davaya Ankara’da bakılır. İstiklal Mahkemesi’nin kararı kaldırılsa da sahte pasaport taşımak yüzünden üç ay hapis cezası alır. Hapisteki süresi cezayı geçtiği için serbest bırakılır.&lt;br /&gt;Babası oğlu solcu olduğu için işten atılmıştır. Az bir maaşa Kadıköy’de şimdi opera binası olan Süreyya Sineması’nın müdürlüğünü yapmaktadır.&lt;br /&gt;1929’da “835 Satır” isimli kitabı çıkınca edebiyat dünyası adeta yerinden oynar. Ahmet Haşim bile Nazım’ı alkışlamaktan geri kalmaz. Buradaki şiirler hem biçim hem de içerik açısından Türk şiirine yepyeni bir soluk getirmiştir. Bu arada şiiri yüzünden edebiyat dünyasında eski yeni kavgası da çıkar. Yakup Kadri, Ahmet Haşim, Hamdullah Suphi ve Yusuf Ziya ona şiddetle saldırırken Nazım taşlama şiirleri “Cevap No.1, Cevap No. 2, Cevap No. 3” ile karşılık verir. En büyük kavgasını ise bir dönem kendisini koruyan Peyami Safa ile yapar. İlk çalışmalarını Nazım’a adayan Peyami daha sonra en azılı düşmanlarından biri olur. Aşk ve nefret çok yakın duygular değil midir? Bazen en büyük kavgalardan büyük aşklar doğduğu gibi büyük sevgilerden ömür boyu sürecek kavgalar da çıkmıştır.&lt;br /&gt;1930 yılında kız kardeşinin arkadaşı Hatice Zekiye Pirayende ile tanıştı. O zaman Piraya Hanım evli ve iki çocuk annesiydi. Ancak kocası onu ve çocukları bırakıp Mısır’a gitmişti. Nazım ilk görüşte âşık oldu ama sevdiğine kavuşması için biraz daha vakit vardı.&lt;br /&gt;Babası Nazım Bey 1932 Mart’ında bir köpek tarafından ısırılınca kuduz iğnesi yaptırır. Daha sonra yolda bir arabadan kaçmak isterken kafasını vurunca bu sefer de tetanoz iğnesi yaptırır. Ancak aynı gün yapılmaması gereken iğneler sebebiyle eve ateşler içinde gelir. Süreyya Sineması’nın patronu Süreyya İlmen hesap istemek için eve geldiğinde cevap verecek halde değildir. Süreyya İlmen evden sinirle çıkmış oysa Nazım Bey bitkin düşmüş ve oğlunun dizinde ölmüştür.&lt;br /&gt;Bu olay üzerine Nazım “Hiciv Vadisinde Bir Tecrübei Kalemiye” şiirini yazar. Süreyya İlmen bu şiirde kendisine ve ölü babası Rıza Paşa’ya hakaret olduğu iddiasıyla dava açar ama ilk başta davayı kazansa da yargıtay kararı bozar.&lt;br /&gt;Bu arada “Benerci Kendini Niçin Öldürdü?” kitabı çıkmış, mart ayında “Kafatası”, kasımda ise “Bir Ölü Evi” oyunları sahnelenmiş ve büyük beğeni kazanmıştır.&lt;br /&gt;Bir sonraki yıl İstanbul duvarlarına asılan ilanların Adana, Bursa ve Edirne illerini de kapsayan bir örgütün işi olduğu, Nazım Hikmet’in de bu örgütün üyesi olduğu gerekçesiyle açılan davada gözaltına alınır. 31 Mayıs’ta Bursa cezaevine nakledilerek 146 ve 147. maddelerden hakkında idam istenir. Mahkeme ve yargıtay arasında gidip gelen kararlar neticesinde 4 Ağustos 1933’de dört yıllık mahkumiyet alır.&lt;br /&gt;Cumhuriyet’in onuncu yılı nedeniyle çıkan af kapsamında cezasının üç yılı düşer. Yaklaşık bir yıl hapis yattıktan sonra dışarı çıkar. İş bulmakta zorlanınca Orhan Selim adıyla yazılar yazmaya başlar. Ancak ihbarlar gelince kimliğini açıklamak zorunda kalır. Sanki gizli bir el hep peşindedir ve hep boşluğunu yakalamaya çalışır.&lt;br /&gt;31 Ocak 1935’de Piraya Altınoğlu ile Kadıköy Evlendirme Dairesi’nde evlenir. İpek Film’de çalışmaya başlar. Burada kendisini Kara Harp Okulu’ndan Ömer Deniz adında bir öğrenci üniformasıyla görmeye gelir. Nazım onu kovup Emniyet’i arayarak “Şimdi de askeri elbiseyle mi çıkıyorsunuz karşıma. Beni rahat bırakın” der. Ancak Harp Okulu Davası’nda bu görüşmelerde Nazım’ın ordu içinden gençleri ilerde komünist devrim için kışkırttığı suçlamasıyla 15 yıl hapis cezası alır. Benzer bir durum “Donanma Davası”nda da olur. Hiç bulaşmadığı işler yüzünden sadece şüphelilerin üstünde şiirleri bulunduğu gerekçesiyle hapse atılır.&lt;br /&gt;Bu zamanlarda en büyük yardımcısı karısıdır. Büyük dayısı, Kurtuluş Savaşı kahramanlarından General Ali Fuat Cebesoy onu kurtarmaya çalışsa da başaramaz. Halbuki Nazım “Kuvay-i Milliye” şiirini yazdıktan sonra dayısından Mustafa Kemal’e okutmasını istemiştir.&lt;br /&gt;İstanbul, Çankırı ve Bursa hapishaneleri birbiri kovalar. Kemal Tahir, Orhan Kemal, A. Kadir ve Balaban’ı bu hapishanelerde yetiştirir. Hapishane’de resim yapan, şiirler yazar; özellikle de Piraye için. Bursa Hapishanesi’nde dokuma tezgâhı bile işletir. Gelen parayı karısına, Kemal Tahir’e ve Orhan Kemal’e verir. En büyük arzusu biricik karısının gelip kendisini görmesidir.&lt;br /&gt;Onca zorluktan sonra 8 Nisan 1950’de açlık grevine başlar. Altmış beş yaşındaki annesi Celile Hanım da 9 Mayıs’ta oğluna destek verir. Bu açlık grevleri Türkiye ve dünyada büyük ses getirir. Sonunda 15 Temmuz 1950’deki af kanunu ile özgürlüğüne kavuşur. 13 yıl hapis yatmıştır.&lt;br /&gt;Piraye’nin son dönemde kendisini ihmal edişi yüzünden gönlü dayısının kızı Münevver’e kaymıştır. Piraye’den ayrılmak ister. Münevver’in kızı sebebiyle kocasıyla barışması ise onu çileden çıkarır.&lt;br /&gt;Sonunda Piraye’den boşanır ve Münevver ile evlenir. Oğlu Mehmet doğar ama bu sırada askere alınma kararı ile karşılaşır. Subayken çürüğe çıkmasına rağmen 50 yaşında er olarak iki sene askerlik vardır önünde. Bu zorluğa dayanamayacağını düşünür. Kulağına kötü söylentiler çalınmaktadır. Üvey kardeşinin nişanlısı Refik Erduran onu bir motorla yurtdışına kaçırabileceğini söyler.&lt;br /&gt;İlk başta bu teklifi reddetse de arkadaşlarıyla konuştuktan sonra kabul eder. 17 Haziran’da bir Romen gemisiyle giderken son defa çok sevdiği ülkesine bakar Nazım. Arkada karısı ve iki buçuk aylık oğlu vardır.&lt;br /&gt;Bükreş’e giden Nazım oradan uçakla Moskova’ya geçer. Burada sevgi gösterileriyle karşılanır. Ancak eski Rusya’dan farklı bir yerdir artık burası. Lenin ile Stalin arasındaki farklar ülkeye yansımıştır. Nazım bütün olumsuzlukları hemen görür ve dile getirir.&lt;br /&gt;O gördüğü haksızlıkları ne pahasına olursa olsun dile getirirdi. Nazım’ın 1929’da partiden atılması zaten bir sorun olmuştu bunun üzerine Rusya’yı eleştirmesi ise tuz biber ekti. 15 Ağustos 1951 günü resmi gazete vatandaşlıktan çıkarıldığı yazdı.&lt;br /&gt;Bu dönemde Bulgaristan’da bulunan Türklere gitme izni verildi, ancak düşünülenden fazla kişi gitmeye kalkışınca durumu düzeltmek için Nazım’dan Bulgaristan’a gitmesi istendi. Rusya’nın boğucu havasından çıkan Nazım burada Türklerle konuştu ve onları gitmemeleri için ikna etti. Ancak kendisine verilen sözlerin tutulmadığını görünce ilerde canı sıkılacaktı.&lt;br /&gt;Nazım Hikmet’in memleket hasretiyle birlikte kalp hastalığı da başlamıştı. İlk enfarktüsü Pekin’de geçirdi. Berlin’de yüreği tekrar sızladı ve Rusya’da senatoryuma yatırıldı. Bura hayatının aşklarından Galina Kolesnikova ile tanıştı. Galina daha sonra Nazım’ın özel doktoru, sekreteri ve sevgilisi olacaktı.&lt;br /&gt;Nazım kendine iki katlı bir ev aldı. İçini Türkiye ve dünyadan gelen eşyalar doldururken duvarlara Münevver ile Mehmet’in fotoğraflarını astı. Galina ilk başta bu ilişkinin birkaç aydan fazla süreceğine ihtimal vermese de yedi yıl sürdü ilişkileri. Nazım oğlunun ve karısının Türkiye’de yaşadıkları hayatı öğrendikçe kahroldu.&lt;br /&gt;1953’de kalbi durunca klinik olarak öldü. Yanında Doktor Galina vardı, sevdiği kadının kalbine yaptığı adrenalin iğnesi onu hayata döndürdü.&lt;br /&gt;Stalin’in ölmesi ortamı biraz rahatlattı. Nazım dönemi anlatan İvan İvanoviç oyununu yazdı. Ancak oyun ikinci gecesinde yasaklandı. Nazım bu yasaklama üzerine intihara teşebbüs etti. Galina onu yine kurtardı, son kez...&lt;br /&gt;Nazım bir anda yeniden gençleşti, çünkü hayatına yeni bir aşk girmişti, adı Vera idi. Evli, çocuklu ve Nazım’dan 30 yaş küçük bu kız hayatını bir anda değiştirdi. Doktor bu kalple âşık olursan ancak üç yıl yaşarsın demişti, onun sözünü kabul etti. Galina’ya hiç şiir yazmamasına karşın Vera’ya sürekli şiir yazıyordu. Yeni aşkını bir dakika bile yalnız bırakamıyor ve hep onunla olmak istiyordu. 18 Kasım 1960’da evlendiler. Balaylarını Paris’te yapan çift Abidin–Güzin Dino çiftiyle burada tam 40 gün kaldı.&lt;br /&gt;Nazım hayatının artık sonlarına geldiğini fark ediyordu, tek endişesi ise geride bıraktığı karı ve oğluydu. Sonunda onları da ülkeden çıkarmayı başardı, ama artık evliydi ve durum biraz gergindi. Aile üç gün bir arada oldu. Sonra Nazım oğlu ile Münevver’i dostlarına emanet edip Vera’nın yanına döndü.&lt;br /&gt;3 Haziran 1963 pazartesi sabahı gazeteleri almak için açtığı kapısını bir daha kapayamadı. Doktorun verdiği üç yıl dört ay fazlasıyla yaşanmıştı. Nazım’a muhteşem bir cenaze töreni yapıldı. Hayatının son dönemdeki üç aşkı Münevver, Galina ve Vera cenazesindeydi. Naşı daha sonra Novodeviçiye Mezarlığı’na defnedildi. Vasiyet şiirinde istediği Anadolu’da bir köy mezarlığına gömülemedi hâlâ…&lt;br /&gt;Sabah soğuk ve ben doğum günümde benimle aynı yerlerde yaşamış büyük şairi düşünüp yola çıkacağım. Bir çınar ağacının yanında şiirlerini okuyacağım. Doğum günümde kimseyle konuşmadan dolaşacağım her yerde bir mısra okuyarak. Sabahların her yerde aynı olduğunu ama memleketin hiçbir yerde aynı olmadığını bilerek savuracağım mısraları havaya.&lt;br /&gt;En sona son şiirini saklayacağım; “Gelsene dedi bana / Kalsana dedi bana / Gülsene dedi bana / Ölsene dedi bana / Geldim / Kaldım / Güldüm / Öldüm”.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4873739032973507894-1439633055446482349?l=aliabaday.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/1439633055446482349'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/1439633055446482349'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliabaday.blogspot.com/2008/01/kelimelerin-yetmedii-air.html' title='Kelimelerin Yetmediği Şair'/><author><name>Ali Abaday</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10510610494026958913</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4873739032973507894.post-3076183556631943377</id><published>2008-01-13T00:08:00.001+02:00</published><updated>2008-01-13T00:08:32.379+02:00</updated><title type='text'>Kuyruklu Yıldız'ın Oğlu</title><content type='html'>Belki koca evrende yalnız olduğumuz düşüncesine çok kaptırdık kendimizi. Bizden başka yaratıkların bulunmadığı inancına iyice inandırdık birbirimizi. Bu yalnızlık bir zaman sonra sıkmaya başladı bizi ve gökyüzünden gelecek arkadaşları bekler olduk. Ancak kimse gelip bize bir “merhaba” bile demedi. Belki de bizim anlayacağımız şekilde söylenmedi bu.&lt;br /&gt;Ben evrende yalnız olduğumuza inanmıyorum. İnancımın temeli de dikkatli bir şekilde bakınca bize gönderilen mesajları anlayabileceğimizden geliyor. Mesela Halley Kuyruklu Yıldızı ile gönderilen o müthiş mesaj.&lt;br /&gt;Bilmiyor musun o mesajı? Bilmiyorsan üzüldüm yok biliyorsan sen de benimle aynı fikirdesin demek ki. Esasında bu mesajları anlamak için biraz dikkat etmek yeterli.&lt;br /&gt;Bundan yıllar evvel 1835 yılının 30 Kasım günü Halley Kuyruklu Yıldızı’nın bize bıraktığı bir mesaj dünyaya ulaştı. Bir bebek ağlamasıydı bu mesajın başlangıcı. Bebeğe Samuel Langhorne Clemens adı verildi. Ailesi onun bir kuyruklu yıldız çocuğu olduğunu bilmiyordu. Bunu dünyaya anlatmak çocuğun görevi olacaktı zaten.&lt;br /&gt;Yedi çocuğun altıncısı olarak kardeşlerinin arasına katıldı. Ne var ki sadece üç kardeşi yaşayabilmişti. Samuel, Florida’da Missouri eyaletinde doğmuştu ama ailesi o daha dört yaşındayken Mississippi Nehri’nin boylarından Hannibal’e taşındı. Burada ileriki yıllarda yazacağı “Tom Sawyer” ve “Huckleberry Finn” için gözlem yapabilme şansını yakaladı. O yıllarda Missouri köleliğin yasal olduğu bir kentti ve Samuel bu konuyu da ileride yazılarında kullanacaktı.&lt;br /&gt;On bir yaşına geldiği zaman babası zatürreeden öldü. Ertesi sene Samuel para kazanmak için bir basımevinde çırak olarak işe başladı. Para kazanma ve zengin olma hayali tüm hayatı boyunca devam edecekti. 1851 yılında ağabeyi Orion’un sahibi olduğu Hannibal Journal gazetesinde dizgici olarak işe başladı. Burada Jush adı altında yazılara yardım ediyor arada da mizahi makaleler yazıyordu. On sekiz yaşına geldiğinde her genç gibi dünyayı tanımak istedi. Ne ilginç değil mi gençlerin çoğu zaman aynı hislerden etkilenmeleri.&lt;br /&gt;Gerçi Samuel dünyayı keşfetmek istiyordu fakat bir yandan da dünyanın kendisini keşfetmesini bekliyordu. Dört sene boyunca New York’tan Philadelphia’ya oradan Cincinnati’ye dolaşıp durdu ve matbaacı olarak çalıştı. Missouri’ye geri döndüğünde Horace E. Bixby’dan etkilenerek Mississippi’de gezinti yapan vapurlarda çalışmak istedi. O zamanlar vapur kaptanları iyi maaş alıyorlardı zira vapurlar ağaçlardan yapıldığı için geceleri herhangi bir gaz lambası yakmak yasaktı. Kaptan nehri çok iyi bilmeli ve en ufak bir akıntı değişikliğini hissedebilmeliydi.&lt;br /&gt;3200 kilometrelik nehrin her yerini öğrenmesi iki senesini aldı. Bu sırada ileride romanlarında anlatacağı yerleri iyiden iyiye öğreniyordu. Kaptan ehliyeti almak için çalışırken en büyük yardımcısı küçük kardeşi Henry idi. Ne var ki bir gece Samuel rüyasında Henry’nin çalıştığı geminin yandığını ve kardeşinin öldüğünü gördü.&lt;br /&gt;Bu rüyadan çok etkilense de kardeşine tam anlatamadı. Rüyanın üstünden bir ay geçmişti ki 21 Haziran 1858 günü Henry’nin çalıştığı vapur aynı rüyadaki gibi yandı ve kardeşi öldü. Halley’in çocuğu bazen geleceği görebiliyordu. Kardeşinin ölümünden kendisini bir parça sorumlu tutan Samuel bu olayın etkisiyle parapsikolojiye eğildi.&lt;br /&gt;Yirmi dört yaşına geldiğinde kaptan ehliyetini almış ve nehirde vapurları gezdiren biriydi. Amerikan İç Savaşı çıkıp nehir gezileri yasaklanana kadar bu işi yapmaya devam etti.&lt;br /&gt;Savaş çıkınca Samuel ve arkadaşları Konfederasyon askerleri arasına karıştılar ve dağılmadan önce iki hafta talim şansı buldular. Askerliği ardından Samuel, Nevada’ya vali olarak atanan ağabeyi Orion’un yanına gitti ve iki kardeş bir süre posta arabasıyla bölgeyi gezdi.&lt;br /&gt;Samuel’in gezisi Nevada’da gümüş madenleri bölgesine kadar devam etti ve burada zengin olma hayaliyle madenci oldu. Onun madencilik macerası da tıpkı Kazancakis’in “Zorba” kitabına benzer şekilde bitti. Samuel’in etkileyeceği insanlar vardı ve bunun için madencilik dışında bir iş yapmalıydı. Ne de olsa o bir kuyruklu yıldız çocuğuydu.&lt;br /&gt;3 Şubat 1863 günü edebiyat tarihi için önemli bir gündür. O gün “Carson’dan Mektup” adlı bir makale, Mississippi gemilerinde iki kulaç derinlik anlamına gelen Mark Twain adıyla imzalanmıştı. Mark Twain yerine o güne kadar Josh ve Thomas Jefferson Snodgrass adlarını kullanan Samuel bu tarihten itibaren yazdıklarını hep Mark Twain olarak imzalayacaktı.&lt;br /&gt;Twain bazı gezi yazıları ve makaleler yazarak çeşitli eyaletleri dolaştı. Esas çıkışınıysa 1865 yılında yayımlanan “Claveras Zıplayan Kurbağa Kutlaması” hikayesiyle yaptı. Anlatıda hemen her konuda iddiaya giren Jim Smiley’nin gölde yakaladığı kurbağayı eğittikten sonra girdiği iddialar ve bir yabancıya hile sonucu nasıl yenildiği anlatılıyordu.&lt;br /&gt;Bu yazıdan iki sene sonra yerel bir gazetenin muhabiri olarak Akdeniz’de gemi turuna çıkması istendi. Avrupa ve Ortadoğu’daki gezi yazılarını daha sonra çok popüler olacak “Saflar Yabancı Ülkelerde” kitabında topladı. Bu eserden sonra Amerika’nın en önce anılan güldürü yazarlarından biriydi. Kuyruklu yıldızın çocuğu yavaş yavaş parlıyordu.&lt;br /&gt;Arkadaşı Charles Langdon bir gün Mark Twain’e kız kardeşi Olivia’nın resmini gösterdi. İleriki yıllarda Twain o an için “ilk görüşte aşık oldum ona” diyecekti. Olivia ile Twain 1868’de tanıştı, bir yıl sonra nişanlandı ve Şubat 1870’de New York’ta evlendiler.&lt;br /&gt;Çift bir süre New York’da Buffalo kentinde yaşadı. Twain buradaki gazetenin hem editörü hem de yazarı olarak çalışıyordu. Bu zaman zarfında oğulları Langdon daha 19 aylıkken difteriden öldü.&lt;br /&gt;New York’tan sonra çift Connecticut’ta Hartford’a taşındı ve burada ileride Mark Twain Müzesi olacak evi yaptırdılar. Connecticut günleri Mark Twain için en önemli eserlerinin yayımlandığı ve en zor zamanlarının geçtiği yer olarak hep ayrı bir öneme sahip oldu.&lt;br /&gt;Önce “Tom Sawyer’ın Maceraları” çıktı. Öksüz Sawyer’ın Mississippi boyunca geçen macerası çok sevildi. Bu akıllı, yaramaz ve macera düşkünü çocuk ilk ortaya çıkışından yıllar sonra bile kendisini okuyan birçok kişinin kahramanı oldu. Özellikle bir çiti boyaması istenen Sawyer’ın bunun büyük bir iş olduğunu arkadaşlarına inandırıp, onlardan istediklerini alıp çiti boyamalarına izin vermesi her daim akıllarda kaldı.&lt;br /&gt;Tom Sawyer’ın arkadaşı “Huckleberry Finn’in Maceraları” ise daha sonra geldi. Kimileri bu roman için Amerikan edebiyatının ilk büyük eseridir dedi. Tom gibi yaramaz olan Huck, aynı zamanda biraz daha asiydi ve düzenden hiçbir şekilde hoşlanmıyordu. Temiz çarşaflarla serili bir yatakta yatmaktansa bir fıçının içinde uyumayı tercih eden Huck, saçlarını taramak ve kiliseye gitmekten de hiç haz etmiyordu.&lt;br /&gt;Huckleberry Finn için Ernest Hemingway: “eğer kitabı okursanız Zenci Jim’in çocuklardan çalındığı noktada durun. Hikaye orada biter. Gerisi kandırmacadır” der. Kitabın köleliğin yasal olduğu dönemde geçmesi ve karakterlerden biri olan Jim’e “zenci” denmesi nedeniyle ara sıra yasaklanmalara ya da değiştirilmelere maruz kaldığı oldu.&lt;br /&gt;Huck’dan sonra ise “Mississippi’de Yaşam” geldi Twain’den. Bu arada edebiyat araştırmacılarını ikileme sokacak bir durum vardır. İlk kez daktiloyla yazılan roman olarak Twain Tom Sawyer’ı örnek gösterir ama kimi araştırmacılar Mississippi’de Yaşam’ın tamamen daktiloyla yazıldığını iddia eder. Sonuçta daktiloyla ilk roman yazan yazar Twain olarak anılır ama eser üstünde anlaşmaya varılamaz.&lt;br /&gt;Twain yazı hayatı dışında para kazanmak için çeşitli işlere yatırım yaptı. Ancak bu işlerde pek başarılı olamadı ve her seferinde parasını kaybetti.&lt;br /&gt;Twain’in en yakın dostlarından biri de ünlü bilim adamı Nikola Tesla idi ve ikili Tesla’nın laboratuarında epey vakit geçirdi.&lt;br /&gt;Twain kendi matbaasını da kurdu bir ara ve burada iç savaş kahramanlarından Ulysses S. Grant’ın anılarını yayımladı. Twain’e bu anıların basılmasının kendi iflasını getireceği söylense de “ormanda yangın varken herkes kaçmış ama küçük bir ayı bu yangını söndürmek için var gücüyle uğraşmış. Sonunda başarmışta. Şimdi ona teşekkür etme zamanı” diyerek kitabı basıp yayımladı. Twain’in esas iflasıysa “Papa’nın Hayatı”nı yayımlamasıyla oldu.&lt;br /&gt;Bu mali kriz sırasında yakın arkadaşı Henry Rogers önce Twain’in iflasını açıkladı. Ardından yazılarının haklarını eşi Olivia’nın üstüne geçirtti ve kalan parayı korumaya aldı. Bu şekilde zaman kazanan Twain tüm dünyayı kapsayan bir söyleşi turuna çıktı. Bu tur sayesinde borçlarını ödedi.&lt;br /&gt;Henry Rogers ve Mark Twain poker ve alkol konusunda baya iyi anlaşan iki arkadaştı. Bunun dışında birbirlerine mektuplar yazarlardı. Daha sonradan bulunan mektuplarda Twain’in bilinen espri anlayışının yanı sıra Rogers’ın da iyi bir eğlence anlayışlı olduğu ortaya çıktı.&lt;br /&gt;Twain böylesine yoğun çalışmasına rağmen ailesine de zaman ayırıyordu. Olivia ile üç kız çocukları oldu; Susy, Clara ve Jean. Twain, Susy’nin 1896’da ölümünün ardından derin bir depresyona girdi ve bu ruhsal bunalımlar onu geri kalan yaşamı boyunca ara sıra ziyaret etti. Susy’nin ölümünden on sene sonra biyografisini yazmaya başladı. Bu arada karısı Olivia’yı da kaybetmişti. Oxford Üniversitesi hayatının son yıllarına doğru ona fahri doktora verdi. Tabi Twain’in hayatında ilginç gelişmeler olmaya devam etmekteydi.&lt;br /&gt;Nisan 1907’de Rogers ve birkaç arkadaşıyla birlikte Virginia’daki Jamestown Fuarına gittiler. Dönüşte Rogers’a ait buharlı bir yat olan Kanawha ile dönmeyi planladılar. Ne var ki havanın muhalefeti Rogers ve arkadaşlarını bu fikirden vazgeçtirdi. Grup New York’a trenle dönerken Twain ısrarla yatta kaldı ve deniz yoluyla döneceğini söyledi. Hava düzelince yola çıkıldı ancak bir müddet sonra Kanawha’dan ses çıkmamaya başladı. New York Times Twain’in denizde kaybolmuş olabileceğini yazdı. Twain’in denizde öldüğü söylentisi çıktı. Bu söylentiler arasında yazar güvenli bir şekilde New York’a ulaştı ve durumu hicveden makaleler yazdı.&lt;br /&gt;Halley Kuyruklu Yıldızı tekrardan Dünya’ya yaklaşmaya başlamıştı ve 21 Nisan 1910 günü Samuel Langhorne Clemens olarak başladığı hayatını Mark Twain olarak devam ettiren çocuğunu yanına alıp tekrardan uzaklaştı.&lt;br /&gt;Yetmiş beş sene dünyada kalan ve bu esnada gülmenin güzelliğini, esaretin ne kadar kötü bir şey olduğunu anlatmaya çabalayan, her daim zengin olmak için uğraşan ancak bunu istediği gibi başaramayan bir adam geçti bu hayattan. Adem ile Havva’nın güncesinden ırmak yaşamının keyfine, asi çocukların eğlenceli maceralarından Kral Arthur zamanına yapılan yolculukları yazdı. Çoğu zaman güldürdü ama düşünerek gülmenin önemini belirterek. Esarete ve insanları esaret altında yaşatanlara hep karşı oldu. Sonunda bir göz kırpması kadar kısa zamanda geldiği yıldıza binerek bizlere gittiği yerlerden şen kahkahalar atıp el sallamaya başladı.&lt;br /&gt;Canın bir gün çok sıkılırsa ve gülümsemeye ihtiyaç duyarsan nerede olursan ol gökyüzüne bak ve el salla. Orada seni gören ve sana el sallayacak biri olacaktır. Tabi meraklı biri gelip ne yaptığını sorarsa yalan söyle. Kuyruklu yıldızın çocuğunun dediği gibi; “Bir açıklama yapmaktansa yedi tane yalan söylemek iyidir”.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4873739032973507894-3076183556631943377?l=aliabaday.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/3076183556631943377'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/3076183556631943377'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliabaday.blogspot.com/2008/01/kuyruklu-yldzn-olu.html' title='Kuyruklu Yıldız&apos;ın Oğlu'/><author><name>Ali Abaday</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10510610494026958913</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4873739032973507894.post-7101134526437158081</id><published>2008-01-12T23:55:00.000+02:00</published><updated>2008-01-13T00:00:12.494+02:00</updated><title type='text'>Futbol Topu, Sanayi Devrimi, Cumhurbaşkanlığı ve Aşk</title><content type='html'>Toplum olarak meraklı bir topluluğuz. Sadece merak ettiğimiz konular farklı ya da bazen bizim merak ettiğimiz konular dünyada pek merak edilmiyor. Evrensel konulara olan merakımız veya bilimsel merakımız ise maalesef fazla gelişmemiş.&lt;br /&gt;Biz daha çok sokakta tartılan adamın kaç kilo olduğunu merak ederiz, renkli hayatları, futbolcuları.&lt;br /&gt;Futbol da bu ülkenin özellikle erkeklerinin en önem verdiği konulardandır ancak merakımız futbol topunun kaç tane altıgenden oluştuğu üzerine hiç yoğunlaşmamıştır. Futbol topunu ve tarihi düşünsek oradan alacağımız yanıtla bu sefer futbolun tarihini merak edebiliriz.&lt;br /&gt;Futbolun tarihsel gelişimini merak ederken karşımıza İngiliz İşçi Sınıfı çıkar ki oradan da Sanayi Devrimini merak edebiliriz.&lt;br /&gt;Sanayi Devrimi’ni araştırırken başka bir devrim, Fransız Devrim’i bizi çekebilir. Peki bilir misiniz Fransız Devrimi ile Amerika’nın Bağımsızlık mücadelesindeki ortak noktaları?&lt;br /&gt;Fransızlar nasıl Amerika’nın İngiltere’ye karşı ayaklanmasını desteklemişse aynı zamanda İngilizler de el altından Fransız devrimcilerini desteklemişlerdir.&lt;br /&gt;Bunları araştırırken karşınıza Washington, Rochambeau ve Lafayette mektupları çıksa hoş olmaz mıydı? Hele bu mektupları ilk bulan kişi olmanın o hazzı ne de güzeldir, değil mi?&lt;br /&gt;Başka ülkelerin yaptıkları ilgilendirmiyorsa bizi Kurtuluş Savaşı herhalde ilgilendirir. Peki o dönemki Türk – Sovyet ilişkileri ilgilendirir mi? Taksim’de bulunan anıtta Atatürk’ün arkasında iki Sovyet generalinin bulunduğunu bilir misiniz?&lt;br /&gt;İnsan merak edince neler öğreniyor bir bilseniz. Tabi bilimsel merakı doğru yönlendirmek lazım.&lt;br /&gt;Tarih merakınızı pek çekmeyebilir. Doğru, insanlar farklı konulara ilgi duyabilir.&lt;br /&gt;Hukuk ve ceza yasaları merakınızı çekti mi? Yıllarca düşünce suçlularının yargılandığı eski ceza kanunumuzun 141. maddesine hiç baktınız mı? Biraz daha genel alalım, ceza kanunumuzun nereden alındığını biliyor musunuz? Bunları merak ederseniz bir de maddelerin değiştiği ya da eklemeler olduğu dönemlere bakmanızı tavsiye ederim.&lt;br /&gt;Merakınız polisiye olaylara karşı nasıldır? Hiç çözülemeyecek bir cinayeti merak ettiniz mi? Değişen kriminoloji yöntemlerine rağmen hala çözülemeyecek kadar mükemmel bir cinayet var mıdır?&lt;br /&gt;Cinayete mükemmel demek yakışık almamış olabilir ama siz o zaman Thomas De Quincey’in “Güzel Sanatların Bir Dalı Olarak Cinayet”ini de merak etmemişsiniz.&lt;br /&gt;Peki cinayet romanlarının ilki hangisidir? Yapmayın canım bunu çoğu kişi bilir. Edgar Alan Poe’nun “Morg Sokağı Cinayeti”. O zaman polisiye romanın tarihi fazla değildir. Peki polisiye roman tarihsel süreçte nasıl gelişmiş düşündünüz mü?&lt;br /&gt;Bunlar güncel olmayan, pek çekici yanı bulunmayan konular. Çekici ve güncel bir konuya bakalım. Cumhurbaşkanlığı seçimi. Neden Cumhurbaşkanlığı bu kadar önemli ya da Cumhurbaşkanı’nın görevleri, yetkileri nelerdir biliyor musunuz?&lt;br /&gt;Cumhurbaşkanı’nın eşinin türbanlı olup olmaması kadar önemli değil mi bu? Peki biraz geriye gitsek ve 12 Şubat 1999’a giderek zamanın Cumhurbaşkanı’nın, Azerbaycan Cumhurbaşkanı’na yazdığı mektubu okusak o zaman belki önem arz eder.&lt;br /&gt;Sizi ne tarih, ne futbol, ne siyaset ne de edebiyat ilgilendirmiyor sadece aşkı mı önemsiyorsunuz? O zaman aşkı merak etmişsinizdir, değil mi? Aşk kelimesi ilk ne zaman bir erkek ve bir kadının birbirleri için hissettikleri duygulara dendi biliyor musunuz? Bu konuyu merak ederseniz karşınıza yine Sanayi Devrimi çıkar, şaşırmayın.&lt;br /&gt;Konular örümcek ağı gibi birbirine bağlanmış ve sürekli etkileşim içindedirler. Tarih bazen fizik ile kesişir, spor ve ekonomi iç içe geçer. Siyasetin ortak olmadığı konu yok gibidir. Merakınız bir konudan başladığı zaman diğer konuları da merak etmemek çok zordur. Cevabı bulduğunuz zaman ise unutmanız zorlaşır.&lt;br /&gt;Bana okulda öğretilenlerin büyük bir bölümünü hiç hatırlamıyorum ancak kendim merak edip öğrendiklerim sürekli aklımda.&lt;br /&gt;Yazının başındaki futbol topu hala aklınızı mı kurcalıyor? Futbol topu 20 altıgen, 12 beşgenden oluşurdu. Son dünya kupasında yapılan toplar ise 14 dilimden oluşuyor. Aklımdayken futbol topu neden siyah beyaz merak ettiniz mi?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4873739032973507894-7101134526437158081?l=aliabaday.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/7101134526437158081'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4873739032973507894/posts/default/7101134526437158081'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliabaday.blogspot.com/2008/01/futbol-topu-sanayi-devrimi-cumhurbakanl.html' title='Futbol Topu, Sanayi Devrimi, Cumhurbaşkanlığı ve Aşk'/><author><name>Ali Abaday</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10510610494026958913</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry></feed>
