1 Mart 2023 Çarşamba

Bedri amca

 Yıllar geçtikçe insan ölümün soğukluğuna alıştığı gibi bir yanılgıya kapılıyor. Sevdiklerimizin aramızdan ayrılışını kanıksadığımızı, aldığımız haberlerin zırhımızı kalınlaştırdığını, bu haberlerin bizi daha az etkileyeceğine inanıyoruz.

Sonrasında ölüm o soğukluğu ile gelerek, bizim sözde kalınlaştığını sandığımız zırhımızı bir darbede yerle bir ediyor.

Az önce çok sevdiğim, çocukluğumun en önemli karakterlerinden biri olan Bedri amcanın ölüm haberini aldım. Onun sevgili Nurdan teyze ile gülerken çekilmiş bir fotoğrafını görüp altında yazılanları okuyunca dünya birden dönmeyi bıraktı benim için.

Ben çocukluğuma döndüm. Bedri amca ile ilgili anılar zihnimin derinliklerinden birden çıktı. O anıları ne vakitten beri zihnimin derinliklerinde taşıdığımı bilmiyorum. Ancak anılar, tıpkı uzun zamandır görmediğiniz ve çok sevdiğiniz bir akrabanın birden karşınıza çıkması gibi beni sıcak bir duygu ile sardı.

Bir keresinde Bedri amca beni okula götürmüştü. O günü, arabada dinlediğimiz İngilizce şarkıyı, bana takılmalarını hatırladım.

Bedri amca Türk Hava Yolları’nın mühendislerinden biriydi. Onu hiç iş başında görmedim. Sadece her sabah işe giderken apartmandan çıkışını, akşamları eve gelişini bilirdik. Bizim için mahallenin Bedri amcasıydı, Mine ile Defne ablanın babası.

Nurdan teyzenin yaptığı yemekleri yerken bizimle oturmasını hatırladım. Sonra o zamanlar kolaya ekmek banmayı sevdiğimi keşfeden Defne ablanın bunu Bedri amcaya anlatışını, Bedri amcanın bana bakışını ve muzip gülüşünü…

Çocukluğun bu güzel anıları beni sararken birden anıların çıkma sebebini düşündüm. O sıcak anılar, tehlikeli bir hayvan gördüklerinde yuvalarına hızlıca kaçan tavşanlar gibi zihnimden birden uzaklaştı.

Bedri amca ile ilgili bir taziye mesajını sosyal medyadan yazmayı onun hatırasına önem vermemek gibi düşündüm. Bedri amca, benim için kuru bir mesajdan daha fazlasını hakkediyordu.

Cenazesine gidemeyeceğimi bilmek daha da canımı sıktı. Tıpkı uzun yıllardır onu arayabilecekken aramamam gibi.

Sevdiklerimizi kaybettiğimiz zaman, onlarla uzun zaman konuşmamış olmanın suçluluğu insanın kendisinde görüp hiç hazzetmediği yanlarından biri oluyor.

Birden sorular aklına hücum ediyor kişinin, “Neden onca zaman aramadın?”, “Neden bir kez bile özel bir günde kutlama amaçlı telefon açmadın” diye…

Biliyorum Bedri amca bunca yıl hiç arayıp sormadığım için bana kızmazdı. Ancak arasam çok da mutlu olurdu.

Şimdi elimden sadece bu yazıyı yazmak, onunla ilgili güzel anıları düşünmek dışında bir şey gelmiyor.

Bedri amca, hayırsız oğlun seni aramayı uzun yıllar önce bıraktı ama senin ondaki izin hiç silinmedi. Biliyorum, bundan sonra gökyüzünden bizlere baktığında yüzünde yine o muzip gülümsemen olacak. Bizlerle dalga geçeceksin ve hep seveceksin…

24 Aralık 2020 Perşembe

Affet beni baba

Artık telefonun çaldığı saatten ve arayan numaradan gelen haberin ne olabileceğini bilecek yaşlardayız. Ölüm haberlerinin telefonlardan verildiği, taziyelerin uzaktan yapıldığı, zor günler.

Babamla yıllardır yüz yüze görüşmedik. Son yıllarda hep telefondan birbirimizi gördük. Yakınlarda olsak da karşı karşıya gelecek şansımız olmadı. Bundan sonra da hiç olmayacak…

Baba ölüm haberini aldım. Acıyı hisseder ama daha kolay üstesinden gelirim zannediyordum. Fakat, öyle olmadı. Eve sığamadım. Soğuk caddelere attım kendimi ama içim o kadar üşüyordu ki, soğuk hiç işlemedi.

Karanlık, soğuk ve kimsenin olmadığı sokakta bacaklarım ağırlaştı. Adım atmak hayatımda hiç bu kadar zor olmamıştı. Senin artık bu dünyada olmadığı düşüncesi aklıma geldikçe gözyaşlarım aktı, canım acıdı ama yürüyemedim. Yürüyecek gücü bulamadım.

Kaldırıma oturdum, bana anlattığın hikayeleri, verdiğin öğütleri aklımdan bir bir geçirdim. Her bir anıda daha fazla ağladım.

Son defa sarılamadım sana. Son nefesini verirken yanında olamadım.

Seni mezara götürürlerken tabutunu taşıyamadım.

Yıllar önce konuştuğumuz gibi olmadı baba, seni mezara ben indiremedim.

Kilometrelerce uzaktan, telefonla katıldım cenazene. Dua ederken, tabutun taşınırken, üzerine toprak atılırken hep izledim ama orada olamadım.

Senin babanın kollarında can vermesinin aksine sen benden uzaklarda verdin son nefesini.

İkimiz de biliyorduk esasında pek de benzemediğimizi. Sen ketumdun, ben bildiğimi söylemeyi seven. Sen neşeni fazla göstermeyi sevmezdin, ben herkesle paylaşmak isterdim. Sen acını göstermezdin, ben canım yanınca bağırır…

Bütün bu farklara rağmen birbirimizi sevdiğimizi bilirdik.

Yaptıklarımla gurur duyardın ama sen ketumdun ve bunu paylaşmayı sevmezdin. Bense içten içe buna kızardım.

Bütün erkek çocukları gibi bir yandan babama imrenir, bir yandan da onu geçmek için uğraşırdım.

Şimdi geriye bakınca o kadar boş ve anlamsız geliyor ki bazı şeyler.

Keşke seninle daha fazla rakı sofrasına otursaydık…

Keşke daha fazla yürüyüşe çıksaydık…

Keşke sen şimdi karşıma geçip sussan ve ben o suskunluğu dinlesem.

Baba senden kilometrelerce uzaktayım. Sen artık soğuk toprağın altındasın. Ben soğuk toprakların üzerinde seni kaybetmenin acısıyla yürüyorum.

Affet beni baba, son nefesinde yanında olamadım. Sana son defa doya doya sarılamadım. Gelemedim yanına, tabutunu taşıyıp seni toprağa veremedim.

Biliyorum sen beni affedeceksin ama ben kendimi affedebilecek miyim, onu bilmiyorum.

19 Nisan 2020 Pazar

Hoşçakal Bulut

Olmadı be Bulut, hiç olmadı. Daha rakı içecektik. Ben sana yeni romanın ilk bölümünü basılmadan gönderecektim, konuşacaktık, sohbet edecektik. Sen bana Gençlerbirliği’ni anlatacaktık. Bir sürü şey yapacaktık. Olmadı be dostum, bu kadar erken gitmek hem de bu kadar habersiz ve beklenmedik bir şekilde. Dilerim gittiğin yerde merak ettiğin bütün polisiye romanları okursun. Bu sefer olmadı ama başka bir hayatta uzun uzun sohbet edeceğiz. Güle güle dostum… 

9 Aralık 2016 Cuma

Sarraf’ın davasının yeni tarihi Ağustos

New York’ta tutuklu bulunan İran asıllı iş adamı Rıza Sarraf’ın dava tarihleri değişti. Savcılığın itirazını değerlendiren Hakim Richard Berman davayı Ağustos ayına çekti.

8 Aralık’ta sisteme yüklenen belgeye göre 14 Aralık’ta Sarraf’ın bazı avukatlarının banka dolandırıcılığı iddiasına konu olan bankaların da avukatları olduğu için çıkar çatışması duruşması yapılacak.

30 Kasım’da yapılan duruşmada avukatlar iki bankadan Sarraf’ın avukatı olarak hizmet verebileceklerine dair belge getirmişler ancak o sabah 6 bankanın daha avukatlarla ilişkisi olduğu ortaya çıkmıştı.

14 Aralık’ta bu bankalar ile ilgili dava yapılıp, Rıza Sarraf’a durumu anlayıp anlamadığı, savcılık ile iş birliği yapmak isteyip istemediği sorulacak.

Rıza Sarraf’ın Miami Havalimanı’nda tutuklandığı sırada iPhone telefonuna el konması ve şifresinin alınmasıyla ilgili duruşma ise 15 Aralık 2016’dan 24 Nisan 2017 tarihine ertelendi. Bu duruşmada savunma, Sarraf’ın tutuklanması sırasında yer alan FBI ajanını sorgulamak istiyor. Ayrıca yine savunma son duruşmada Rıza Sarraf’a telefon şifresini soran memurun ifadesinin bulunmadığını ve bunun da sağlanmasını istediklerini aktarmıştı.

30 Kasım’da Ekim ayına atılan esas dava ise 21 Ağustos’a alındı. Jürinin belirlenmesinin ardından başlayacak davanın en fazla 3 hafta sürmesi bekleniyor.

Son yapılan duruşmada Sarraf’ın avukatı Benjamin Brafman kendi ekibinden iki kişinin Türkiye’ye giderek olası tanıklarla görüştüğünü aktarmıştı. Ayrıca Brafman davaya hazırlanmak için zamana ihtiyaçları olduğunu, Nisan ayında kendisinin katılması gereken başka dava olduğunu ve jürili duruşmanı Ekim ayında başlamasını istemişti.

Rıza Sarraf’a da durum tercüman aracılığıyla aktarılmış, Sarraf da bu süreyi davaya hazırlanmak için istediklerini ve durumu anladığını söylemişti.


ABD’ye karşı komplo kurmak, İran yaptırımlarını delmek, kara para aklamak, banka dolandırıcılığı ve terör örgütlerine yardım suçlarından Rıza Sarraf’ın ağabeyi Muhammed’in ve iş ortakları Kamelya Cemşidi ve Hüseyin Necefzade’nin 75 yıl hapsi isteniyor.


16 Kasım 2016 Çarşamba

Bharara’dan Erdoğan’a: Sarraf’ın suç ortağı değilsen karışma

New York’ta tutuklu bulunan İran asıllı işadamı Rıza Sarraf davasında, New York Güney Bölgesi Federal Başsavcısı Preet Bharara ve ekibi mahkemeye yeni bir dilekçe sundu.

Dilekçede Sarraf’ın e-maillerinin aranması için temel teşkil eden 17 Aralık fezlekesiyle ilgili kısımlar yer alırken, ayrıca Miami’de Rıza Sarraf’ın iPhone telefonuna el koyan ve şifresini isteyen gümrük memurunun da savunmasına yer verildi.

Rıza Sarraf’ın avukatları savcılığın 23 Eylül 2014 tarihinde müvekkillerinin e-maillerinin aranması için çıkarılan emir ile ilgili olarak itiraz dilekçesi vermişti. Savunma dilekçede yer alan 17 Aralık fezlekesinin internetten bulunduğu ve doğruluğunun araştırılmasını istemişti. Ayrıca fezleke ile ilgili gazetelerde çıkan haberlere de yer verilmişti.

Savcılık ise savunmanın söylediklerinin arama emri alınmasından sonraki tarihlerle alakalı olduğunu belirtti. Savcılık ayrıca Türk politikacıların davanın içine çekilmesinin de doğru olmadığını belirterek, “Bu dava ABD’nin ulusal çıkarları, ulusal güvenliği, banka sahtekarlığı ve para aklamayla ilgili. Bu konuların Türk politikacılar ile ilgisi yok, sadece Sarraf ve suç ortaklarıyla alakalı” dedi.

TÜRK HÜKÜMETİ KARIŞAMAZ
Savcılığın 10 Kasım’da mahkemeye gizli kalmak koşuluyla yazdığı ve 15 Kasım’da mührü kaldırılan bir yazıda ise Türk Hükümeti’nin davaya müdahalesi tartışıldı.

Arama emri için internetten bulunan fezlekeyle ilgili olarak Türk Adalet Bakanlığı’nın aynı siteden fezlekeyi inceleyebileceği aktarılırken, 2014 yılında fezlekeyle alakalı hiçbir işlem yapılmamasına karşılık 2016’da ortaya kimi iddiaların atılması eleştirildi.

Savcılığın 17 Aralık fezlekesini kullanmasının Türk Adalet Bakanlığı tarafından eleştirilmesinin anlamı olmadığı, davada nelerin kullanılıp kullanılmayacağına Amerikan yasaları ile mahkemelerinin karar vereceği ifade edildi.

HÜKÜMET MÜDAHALE ETMEK İSTİYOR
Yazıda ayrıca Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden ile yaptığı görüşmede Rıza Sarraf davasından söz açtığı, aynı şekilde Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın da Amerikan Adalet Bakanı Loretta Lynch ile görüşmesinde Sarraf’ın Türkiye’ye iade edilmesini istediği aktarıldı.

Hükümetin bu girişimlerinin tek amacının ileriki safhalarda Türk Hükümeti’nin davaya müdahale edebilmesi olduğu belirtildi.

DİLEKÇEDE SUÇ ORTAKLARI VAR
23 Eylül’de riza_sf@hotmail.com adresinin incelenmesi için mahkemeye sunulan dilekçede 17 Aralık fezlekesinin ve bu bağlamda Rıza Sarraf ile suç ortaklarının yazıldığı kaydedildi.

Sarraf’ın avukatları 17 Aralık fezlekesinin bir internet sitesinden alındığı için doğru olmayabileceğini, en azından Türkiye Adalet Bakanlığı’na arama emri için verilen dilekçenin bir kopyasının gönderilerek konu hakkında bilgi alınmasını talep etmişti. Mahkemenin daha önceden savcılığın savunmaya vereceği belgeleri 3. şahıslar ile paylaşmamasına yönelik emri nedeniyle Sarraf’ın avukatları en azından bu dilekçedeki mührün kaldırılmasını istiyordu.

Savcılığın mahkemeye sunduğu dilekçede 17 Aralık fezlekesinin içerik açısından polis fezlekesine benzediği, yapılan bütün araştırmaların adım adım kaydedildiği, telefon görüşmeleri, ses kayıtları, fotoğraflar ve istihbaratın polis tarafından yapıldığı düşüncesi uyandırdığı belirtildi.

FBI AJANI DOĞRULADI
Dilekçede ayrıca savcılığın ve emniyetin davalara yönelik verdikleri özel sayıların da bulunduğu kaydedildi.

Mahkemeye sunulan dilekçede ayrıca İstanbul’da görevli bir FBI ajanının da arama emri için mahkemeye verilmeden önce 17 Aralık fezlekesine baktığı ve gerçek olduğunu teyit ettiği açıklandı. FBI ajanının savcılık ile yaptığı görüşmede, fezlekedeki numaraların emniyet ve savcılığın kullandığı kombinasyonlar olduğunu doğruladığı ifade edildi.

ERDOĞAN BAYRAKTAR’IN SÖZÜ DİLEKÇEDE
Sarraf’ın 19 Aralık 2013 tarihinde tutuklanmasının ardından gelişen olaylar sonunda hükümetten üç bakanın (Egemen Bağış, Zafer Çağlayan, Muammer Güler) istifa ettiği, bir bakanın da, (Erdoğan Bayraktar) “Başbakan’ın (Recep Tayyip Erdoğan) istifa etmesi gerek” dediği yer aldı.

Rıza Sarraf’ın tutuklanmasının ardından dünya medyasının olayla ilgili haberler yaptığına da yer veren savcılık, ayrıca Sarraf’ın finansal kayıtlarını yakından bilen birinin bir buçuk yıl boyunca her gün uçakla 1000 kilo altın taşındığını aktardığını belirtti.

Tutuklamadan sonra Sarraf’ın verdiği bir röportajda altınların esas sahibi olarak Babek Zencani’yi aktardığı da hatırlatıldı.

Babek Zencani’nin verdiği bir röportajda İran Merkez Bankası’nın parası bittiği zaman yetkililerin kendisine geldiğini, petrol paralarını ülkeye getirmesini istediklerini söylediği açıklandı. Zencani’nin İran’da petrol parasını teslim etmediği için idam cezasına çarptırıldığı hatırlatılırken, Sarraf ile Zencani hakkında Today’s Zaman’da çıkan bir yazı da delil olarak sunuldu.

Bu arada Today’s Zaman haberinin delil olarak konulmasıyla ilgili yazılan dipnotta gazeteye hükümetin kayyım atadığı ve sonrasında yazının dijital ortamdan silindiği, bu sebeple diğer haberler gibi internet bağlantısının verilemediği açıklandı.

ERDOĞAN ABD VE İSRAİL’İ SUÇLADI
İngiliz Telegraph gazetesinin 29 Aralık 2013’te çıkan bir haberinde Sarraf’ın bakanlara verdiği rüşvetlerin, Halkbankası Genel Müdürü’nün evinden ise ayakkabı kutularında paralar bulunduğunun yazıldığı aktarıldı.

Aynı haberde Tayyip Erdoğan’ın soruşturmayı yürüten polis ve savcıları, gazetecileri, Amerika ile İsrail’i kendisini devirmek için plan yaptıkları gerekçesiyle suçladığının yer aldığı da belirtildi.

4000 POLİS GÖREVDEN ALINDI
Yaşanan olayların ardından hükümetin 4000 polis ve savcıyı ya görevden aldığı ya da görev yerlerini değiştirdiği belirtilirken, fezlekenin sahte olduğuna dair kimsenin bir kanıt ortaya koyamadığı da yazıldı.

Savcılık ayrıca başka bir dipnotta da fezlekenin internet sitesinden alınan Can Dündar’ın Cumhuriyet gazetesinin eski genel yayın yönetmeni olduğunu, 2015’te hapse atıldığı, Türkiye’nin basın özgürlüğü konusunda oldukça gerilediğini ifade etti.

FEZLEKEDEKİ DELİLLER ÇÜRÜTÜLEMEDİ
Konuyla ilgili yapılan Meclis soruşturmasında ise taraflar arasındaki ses kayıtlarıyla ilgili olarak, “Türk yasalarında ses kayıtları delil kabul edilmez” denerek delillerin yok sayıldığı aktarıldı. Bugüne kadar yapılan mahkeme ve soruşturmaların hiçbirinde fezlekede yer alan delillerin gerçek olmadığına dair bir delil konamadığı, bu fezlekenin sadece politik söylemler ile kötülendiği belirtildi.

Rıza Sarraf’ın avukatlarının da bu konuda yeni bir delil ortaya koyamadıkları belirtilirken, savcılığa karşı verilen dilekçede yer alan haberlerin hepsinin 23 Eylül 2014 sonrasına ait olduğu belirtildi. Savcılık ayrıca Sabah gazetesi ve Anadolu Ajansı ile ilgili olarak da asılsız spekülasyonlar yaptıklarını, Sabah gazetesinin savcılık ve mahkeme için Fethullah Gülen’in adamları imasında bulunduğunu aktardı.

ERDOĞAN SUÇA KARIŞTI
Savunmanın mahkemeye sunduğu New York Times gazetesine ait bir makalede bilerek çıkarılan bir bölüm de savcılık dilekçesinde yer aldı. Savunmanın yer verdiği makalede Cumhurbaşkanı’nın suçlara dahil olduğu ve bu yüzden davaya karıştığı yorumunun da yapıldığı hatırlatıldı.

Savcılık ayrıca kimi makalelerde 17 Aralık fezlekesini hazırlayanlar ile ilgili olarak Gülen sempatizanı yazıldığını ancak bu kişilerin kim olduğu, bir grubun mu yoksa bütün Adalet Bakanlığı personelini mi kast ettiğinin belirtilmediğini aktardı.

FEZLEKE OLDUKÇA AYRINTILI
New York Güney Bölgesi Federal Savcılığı’nın dilekçesinde 17 Aralık fezlekesinde Sarraf ile iş ortağı Abdullah Happani arasında yapılan görüşmelere ve verilen rüşvetlerin bulunduğu exel çizelgelerine yer verildiği ifade edilirken, savcılığın yaptığı mail incelemesinde de ikilinin bu konularda sık sık mailleştiği kaydedildi.

ARAMA EMRİ HER HALÜKARDA ÇIKARDI
Savunmanın 17 Aralık fezlekesine bağlı olarak e-maillerin aranma emri çıktığı tezine de karşı çıkan savcılık, mahkemenin 17 Aralık fezlekesini kabul etmemesi halinde bile kendilerinin Sarraf’ın finansal işleriyle ilgili oldukça fazla sayıda belgeyi taleplerine ekledikleri ve yine bu arama emrini alacakları kaydedildi.

MICROSOFT İTİRAZ ETMEDİ
Arama emrinin ABD sınırları dışındaki verileri kapsamayacağı iddiasına karşılık olarak da mail hesabının bağlı olduğu Microsoft şirketinin verileri ABD’ye de transfer ettiği, arama emri çıkartılırken şirketin bu duruma itiraz hakkının bulunduğu açıklandı.

Savcılık Microsoft’un arama emri kararının alınmasına ilişkin olarak hiçbir itirazda bulunmadığı ve verileri ABD’ye transfer ederek incelenmesine izin verdiğini yazdı.

SARRAF’IN GELECEĞİ ÖNCEDEN BİLİNİYORMUŞ
Mahkemeye sunulan dilekçelerde Rıza Sarraf’ın Miami’de havalimanında tutuklanması sırasında bulunan FBI ajanı Benjamin Denk, cep telefonlarının araştırılması konusunda uzmanlaşmış savcılık çalışanı Reginald Donaldson ile Gümrük ve Sınır Koruma Şefi Michael E. Kaneris’in ifadelerine de yer verildi.

Denk davanın ilk zamanlarından beri haberi olduğunu ve Sarraf’ın Amerika’ya geleceğini öğrenince tutuklanması için gerekli hazırlıkların yapıldığını anlattı.

Kaneris ise Sarraf’ın gelişinden birkaç gün önce kendisine haber verildiğini ve internette yaptığı araştırmalarda Sarraf ile eşi Ebru Gündeş’in Türkiye’de önemli kişiler olduklarını anladığını açıkladı.

İki görevli de Sarraf’ın tutuklanması ile ilgili rutin prosedürlerin yapıldığını, hatta Sarraf’ın ikinci sorgulamaya alınana kadar FBI tarafından tutuklanacağını bilmediğini kaydetti.

Denk Sarraf’ın üzerinden 100 dolar çıktığını, para dolu çantasının ise Ebru Gündeş’e verildiğini kaydetti.

TELEFON PARMAK İZİ İLE AÇILIYORMUŞ
Dilekçelerde en ilginç bölüm ise Donaldson’un ifadesinde yer aldı. Donaldson iPhone 6’ların şifre ya da parmak izi ile açıldığını anlattıktan sonra Sarraf’ın telefonunun parmak izi ile açıldığını söyledi.

Sarraf aylardır mahkemede telefonunun şifresini gümrük memurlarına verdiğini ancak FBI ile paylaşmadığını, bu yüzden telefonundan çıkacak bilgilerin geçerli sayılamayacağını iddia ediyordu.

MAHKEME 30 KASIM’DA
Davanın hakimi Richard Berman savunmanın Sarraf’ın e-mailleri için arama emri başvurusu sırasında verilen dilekçenin Türk Adalet Bakanlığı ile paylaşılmasını reddederken cep telefonundan çıkan bilgilerin kullanılıp kullanılamayacağına ise 30 Kasım’da yapılacak davadan sonra karar verilecek.

11 Kasım 2016 Cuma

Donald Trump’a başkanlığı getiren strateji

ABD başkanlık yarışında Donald Trump’ın rakibi Hillary Clinton’ı geçmesi neredeyse dünyanın tamamını şoka uğrattı. Kimse kadınları aşağılayan konuşmalar yapan, Başkan seçilirse yasa dışı göçmenleri ülkeden göndereceğini söyleyen, Müslümanların ülkeye alınmayacağını açıklayan, Meksika ile Amerika arasına duvar örmeyi öneren Trump’ın seçileceğini düşünmüyordu.

Peki, Donald Trump nasıl başkan seçildi? Bu durumun sosyolojik değil ama politik açıklaması biraz da Cumhuriyetçi Parti başkan adayının belirlenmesinde yatıyor.

Cumhuriyetçi başkan aday adayları ilk ön seçim için Iowa’ya gittikleri zaman Ted Cruz çoğu kişinin eleştirdiği bir politika izledi. Iowa’daki bütün oy kullanılacak merkezleri ziyaret etme sözü verip, bu sözü tuttu. Ön seçime üç gün kala bütün rakipleri nüfusun yoğun olduğu yerlerde kampanya yaparken Cruz nüfusun kimi zaman 30 kimi zaman da 400 olduğu kasabaları gezdi.

Sonuçta merkezden aldığı oyların üzerine bu küçük bölgelerdeki oylarda eklenince Cruz ilk ön seçimi kazanmış oldu.

Bu seçimde de Trump’ın özellikle Doğu bölgesinde nasıl kazandığına bakınca bu strateji açık bir şekilde görülüyor. Trump belki Cruz gibi her küçük bölgeyi gezmedi ancak oralardan istediğini aldı.

Dediğimi daha açık anlatmak için iki örnek vereceğim. İlki Florida. Swing state olarak adlandırılan ve kimi zaman Cumhuriyetçi Parti’ye kimi zaman ise Demokrat Parti’ye oyların gittiği eyaletin nüfusunun kalabalık olduğu kesimlerde Hillary Clinton oyların büyük bir bölümünü aldı. Ne var ki nüfusun daha az olduğu noktalarda Donald Trump oyların yüzde 80 ila 95 arasında değişen bir bölümünü aldığı için Florida’nın galibi oldu.

Eyaletin en kalabalık yerlerinden biri olan ve 1,8 milyon kişinin yaşadığı Broward County’de Clinton istediği oyu alsa da Florida’da kaybetti.

İkinci örnek ise cumhuriyetçiliği ile bilinen Teksas. Teksas’ı kimin kazandığı açıklanmadan az bir süre öncesine kadar Clinton öndeydi ve bu oldukça ilginç bir durumdu. Kırmızı kale olarak bilinen ve her zaman Cumhuriyetçi olan Teksas’ta Clinton’ın kazanması büyük bir olay olurdu. Clinton’a bu kadar çok oy sağlayan ise eyaletin nüfusunun en kalabalık bölgelerinden San Antonio’dan kendisine gelen oylardı. Tabii eyaletin kalanı genelde koyu Cumhuriyetçi olduğu için Clinton kaybetti.

Bu iki eyalet esasında Trump’ın stratejisini iyi açıklıyor. Oy alabileceğin yerler az da olsa tüm oyları al, o küçük oylar birikip çoğunluğu oluşturur.

Bu nüfusun az olduğu yerlerde yaşayanların genellikle eğitim düzeyi düşük beyaz Amerikalılar olduğu belli oldu. Ancak hepsi de bu tanıma uymuyor.

Amerika’da tanıştığım bir araba tamircisi dostumun birkaç yıl önce anlattığı bir olay ve kısa bir araştırma bunu bana gösterdi. “Eskiden müşteri geldiği zaman arabasını birkaç gün için bırakır ve giderdi. Şimdi gelen ise tek bir noktaya baktırıyor, diğer sorunları söylesek de boş ver diyor” diyerek dert yanmış ve o eski müşterilerin ülkenin iç kesimlerine taşındığını anlatıştı dostum.

Gerçekten de bundan 30 yıl önce ABD’nin orta ve üst sınıfını oluşturan Amerikalıların büyük bir bölümü nüfusun az olduğu iç kesimlerde. Nüfusun yoğun olduğu yerleri göçmenlere ve azınlıklara bırakmışlar gibi. Bu azınlıklar ki Barack Obama’ya 2008 ve 2012’de başkanlığı kazandıran kişilerdi.
Fakat, sekiz sene sonra azınlıklara yenilen beyaz Amerikalılar geri döndü ve Beyaz Saray’ın yeni patronunu belirledi. Bu grubun içinde olan komşum bana yasadışı göçmenleri ülkeden göndereceği için Trump’a oy vereceğini açıklamıştı.

Üç kuşaktır inşaat işiyle uğraşan İtalyan komşum, tıpkı araba tamircisi dostum gibi eskileri anlatarak durumu özetlemişti. 20 yıl önce kazandığı para ile ailesine çok iyi bakarken bugünlerde iş bulmakta zorlanıyordu. İş için saatlik adam başı 7 dolar istediğini ancak göçmenlerin 3 dolar fiyat vererek müşterilerini çaldığından şikayetçiydi.

“Ben” demişti, “İşçilerimin sigortasını, işimin vergisini ödemek zorundayım. Kazaya karşı önemler almam lazım. Ve yanımda çalışanlar işi iyi bilen kişiler olmalı. Ancak göçmenler ne vergi veriyor ne de işçileri sigortalı. İşi de bilmiyorlar. Zaten onların batırdığı işleri düzeltmek için çağrılıyoruz genelde” diyerek derdini anlatmıştı.

Tabii sadece beyaz Amerikalılar değil, artık değişim isteyen, Washington’daki ayrıcalıklı sınıfla ilişkisi olmayan ve sistemi değiştireceğine inanılan Trump başka bir grubun da umudu oldu.

New Hamphire’daki Trump mitingine katılan kimi Amerikalılar Clinton’ın sistemin bir üyesi olduğu için ona oy vermeyeceklerini ve bu yüzden Trump’ı dinlemeye geldiklerini söylemişti. Miting çıkışında ise Trump’ta da aradıklarını bulamadıklarını açıklayıp Libeteryen Parti’nin adayı Gary  Johnson’a oy vereceklerini belirtmişlerdi.

Gerçekten de Johnson Clinton’ın kıl payı kaybettiği çoğu eyaletti yüzde üç ila dört arası oy alarak seçimin kaderini bir anlamda değiştirdi. Tıpkı 2002 yılında Genç Parti’nin merkez sağdan aldığı oylarla AKP’ye hükümetin anahtarını sunması gibi. Bunlarla birlikte oy kullanmayan yüzde 40’ın üzerindeki seçmen de ayrıca Trump’a yarar sağladı.

Amerikalılar özellikle son iki hafta seçimin bir an önce bitmesini istiyordu. Çoğu kişi kötünün iyisini seçmek durumundayız diye dert yanıyordu. Ve kendilerine göre kötünün iyisini seçtiler.

Trump da bu noktada oldukça iyi bir strateji izleyerek küçük bölgelerde oyların çok büyük bir bölümünü alarak yarışı kazanmayı bildi.

Dört yıl sonra yine bu strateji işler mi? Pek sanmıyorum. Sonuçta Trump’ın keskin dilinden dolayı çok alınan ve şu an ülkenin çeşitli kesimlerinde protestolar yapan kişiler ona karşı daha iyi organize olur. Ancak halkın istediği değişimi Demokrat Parti yeteri kadar duymazsa işte yine bir Trump mucizesi karşımıza çıkar.

Amerika bundan 30 yıl önceki Amerika değil. Başkan adayının ten rengi, dini, hangi örgüte üye olduğu çok önem taşımıyor. Değişimden yana ise ve elit kesimin yararlandığı sistemi yıkacağını açıklıyorsa o adayın tıpkı Obama veya Trump gibi kazanma ihtimali büyük. Yeter ki kendi tabanına mesajı istediği gibi ulaştırabilsin.

8 Kasım 2016 Salı

Bharara’dan Sarraf’ın ağabeyine teröre yardım suçlaması

New York Güney Bölgesi Federal Başsavcısı Prett Bharara, Rıza Sarraf’ın ağabeyi Can Sarraf’a (Muhammad Zarrab) da dava açtı. Davada terör örgütlerine yardım, bu örgütler için silah ve mal kaçakçılığı, örgüt üyelerine gizli seyahat imkanı sağlama suçlamaları ile banka dolandırıcılığı, kara para aklama suçlamaları yer alıyor.

Başsavcılıktan yapılan açıklamada Rıza Sarraf ile 2010 yılında Royal Holdingi kuran Can Sarraf’ın kardeşi Rıza Sarraf, Kamelia Jamshidy ve Hossein Najafzadeh ile birlikte terör örgütlerine yardım sağladıkları ayrıca İran yaptırımlarını deldikleri belirtildi.

Başsavcılık Rıza Sarraf, Kamelia Jamshidy ve Hossein Najafzadeh’ın benzer suçlardan yargılandığı bir dava olduğu ve Jamshidy ile Najafzadeh’in kaçak durumda bulunduğunu ifade ederken İran asıllı Türk vatandaşı Can Sarraf’ın da şu an kaçak durumda olduğunu açıkladı.

ABD bankalarını kullanarak işlemler yapıldığı belirtilirken Can Sarraf’ın iddianamesinde ilgi çekici bir fark göze çarpıyor o da Mahan Air ya da Mahan Havayolları. İran’a ait Mahan Air ile İran Devrim Muhafızları üyelerinin güvenlik kontrollerine girmeden seyahat etmesine yardım edildiği, Suriye’ye rahatça girip askeri eğitim vermelerinin sağlandığı ve İran Devrim Muhafızları için silah sevkiyatı yapıldığı iddia edildi.

Mahan Air’in ayrıca aynı şekilde Hizbullah militanlarının da seyahat etmesine, örgüt için silah ve yardım taşınmasına yardım ettiği açıklamada yer aldı.

Toplam 75 yıl hapis istemi

Can Sarraf, Rıza Sarraf, Kamelia Jamshidy ve Hossein Najafzadeh’ın ABD’nin çıkarlarına karşı komplo kurmak, banka dolandırıcılığı, kara para aklama ve İran yaptırımlarını delmekten suçlandığının yer aldığı açıklamada ayrıca bütün suçlamaların maksimum ceza süreleri de verildi. Buna göre ABD’nin çıkarlarına karşı komplo kurmak 5 yıl, kara para aklama ve banka dolandırıcılığı ayrı ayrı 20 yıl, İran yaptırımlarını delmek ise 30 yıl hapis cezası ile cezalandırılıyor.

Savcılık verilecek cezanın mahkeme tarafından verileceğini ve her suçlama için maksimum hapis cezasının da olamayacağını belirtiyor.

ABD’nin Türkiye’ye mesajı mı?

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ABD ziyaretinde Başkan Yardımcısı Joe Biden ile Rıza Sarraf davasını görüşmesi ayrıca Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın Fethullah Gülen ile ilgili görüştüğü ABD’li mevkidaşı Loretta Lynch’e ayrıca Sarraf davasını açıp Türkiye’de yargılanmasını istemesine karşın bu gelişme bir mesaj olarak da yorumlanıyor.

Her ne kadar ABD’de hukuk bağımsız olsa da böylesine önemli ve yurtdışı ayağı olan davalarda federal savcıların Adalet Bakanlığını bilgilendirdiği bir gerçek

Davaya ise Rıza Sarraf’ın davasına bakan Richard Berman’ın bakacağı açıklandı.

Sarraf ailesinden henüz açıklama yok

Konu ile ilgili Sarraf ailesinin görüşünü sorduğum ailenin avukatı Şebnem Eriş ise henüz bir açıklama yapmadı.

13 Ekim 2016 Perşembe

Nükleer kıyamet için gerekenler: Bisküvi, futbol ve sekiz dakika

Kimi zaman gündemin ana maddesi haline gelen ancak kendisini hiç unutturmayan nükleer silahlar için bildiklerimizin esasında çoğunun doğru değil.

Mesela, filmlerde görmeye alışkın olunan şekilde ABD Başkanı’nın bir grup komutan ve danışman ile görüşüp karar alması esasında gerçeği yansıtmıyor. Çünkü başkanın bombaların ateşlenmesi emrini vermek için en iyi ihtimalle sekiz dakika süresi var.

Tabii, ABD bugüne kadar sürdürdüğü, kendisine yönelik bir saldırı olmazsa nükleer silahlarını ilk kullanan devlet olmayacağı politikasını kenara bırakmazsa.

James Martin Nükleer Silahların Yaygınlaşmasını Önleme Merkezi’nden Dave Schmerler ve Jerry Lewis’e göre ABD’ye Rusya’dan nükleer füze atılırsa, bu füzelerin varış süresi 30 dakika. Başkan’ın da bu süre bitmeden ABD’ye ait füzeleri ateşleme emri vermesi gerek. Şayet füzeler atılmış ve ABD cevap vermemiş olursa ülke büyük ihtimalle tarihten silinecek. Nükleer silahların ateşlenmesi emri verilirse bu sefer büyük ihtimal Dünya’nın sonu gelecek.

ABD’nin karar verip, harekete geçmesi için gereken 30 dakikanın nasıl işleyeceği ise oldukça mekanik. İlk dakika Rusya’dan atılan füzelerin gökyüzüne ulaşması. Bu noktada Amerikan uyduları durumu tespit ediyor ve Almanya’da bulunan üsse bir dakika içinde bildiriyor. Almanya’dan Kuzey Amerika Hava Savunma Komutanlığı’na durumun bildirilmesi ise iki dakika alıyor.

Bu andan sonra Beyaz Saray üzerinden Başkan’a ulaşmak ve cevap almak için sekiz dakika kalıyor. Sonrası ise füzelerin hazırlanıp ateşlenmesi.

Beyaz Saray arandığı zaman ise direk Başkan ile bağlantı kurulamıyor. Konuyla ilgili danışmanı bilgilendiriliyor ve onun Başkan ile konuşması bekleniyor. Kısaca sekiz dakikanın birazı da burada gidiyor. Başkan haberi aldığı zaman ise hemen kararı vermek zorunda.

Peki, o sırada Başkan golf oynuyor, duş alıyor veya balık tutuyor ise ne olacak? İşte bu noktada devreye futbol ve bisküvi giriyor.

Futbol, Başkan’ın her zaman yanında bulunan askerin taşıdığı ve içinde nükleer kodların bulunduğu çanta. Diğer adıyla Başkan’ın Acil Durum Çantası. Bisküvi ise ABD’de başkanların üzerlerinde bulundurmak zorunda oldukları, nükleer silahları yetkilendirme kodu.

Barack Obama’nın Hiroşima’yı ziyareti sırasında bisküvi üzerindeydi. Bu açıdan düşünülünce oldukça ilginç bir sahne.

Bisküviyi kaybeden başkanlar da olduğu iddia ediliyor. Mesela Bill Clinton bir sabah yenisini vermek için kendisinden bisküviyi istediklerinde bir süre düşünmüş ve nereye koyduğunu hatırlamadığını söylemiş. İddialar dört ay sonunda bisküvinin bulunduğu yönünde.

Jimmy Carter’ın ise bisküviyi temizlemeye gönderdiği takım elbisesinin cebinde unuttuğu söylenir ancak bugüne kadar kimse bu iddiayı ne kabul etti, ne de reddetti.

Bisküvi Başkan’ın cebinde, futbol da yanında. Yine de Başkan’a durumu söyleyip söylememek insanı zorlayan bir durum. Carter’ın danışmalarından Zbigniew Brezezinski 1979 Kasım’ında gece saat üçte benzer bir telefon almış ve Başkan’ı aramadan önce üç dakika düşünmüş. Üçüncü dakikada ise alarmın yanlış olduğu ortaya çıkmış.

Brezezinski beklediği için o anı mutlu bir şekilde anlatıyor çünkü Başkan bir kere nükleer silahları ateşleme emri verdikten sonra işin geri dönüşü olmuyor. Dünya’nın çeşitli noktalarında bulunan 
Amerikan nükleer füzeleri saptanan hedefleri vurmak üzere hazırlanıyor.

Son dönemde yeniden gündemde olan İncirlik Üssü de bu kıyamet senaryosunda yerini alıyor. ABD Hava Kuvvetleri’nin yıllık bütçesinde yer alan özel silahların maliyeti üzerinden yaklaşık 50 ile 90 arasında nükleer füzenin İncirlik’te bulunduğunu gösteriyor.

Şu an yanlış alarmlar azalmış olsa da sistem değişmemiş durumda. Bütün o modern silah sistemlerine karşın Başkan’ın 30 dakikası var ve bu konuda emri verecek kişi sadece kendisi. Bir kere emri verdiğinde de geri dönüşü yok. 

Merak edenler için aynı sistem Rusya'da da var ve onların da sekiz dakikası bulunuyor. Çantanın adı ise "cheget". O da sadece bir kere aktif hale getirildi. 1995 Ocak ayında ABD ve Norveç'in meteoroloji için attığı füzelerden biri Rusya tarafına sapınca Rus yetkililer bunu bir nükleer saldırı olarak değerlendirdi.

Boris Yeltsin ve kurmayları karşılık verme fikrindeydiler ve sekiz dakikaları bitmek üzereydi. Anlatılanlar Yeltsin'in düğmeye basmak üzereyken son saniyede füzenin denize düştüğü ve yanlış alarm olduğu bilgisinin geldiği yönünde. 

23 Ağustos 2016 Salı

Zarrab: ABD beni yargılayamaz

ABD’nin New York şehrinde tutuklu bulunan İran asıllı iş adamı Reza Zarrab’ın avukatları müvekkillerine karşı açılan davasının neden düşmemesi gerektiğine yönelik savcılık dilekçesine karşı çıktıkları yeni dilekçeyi mahkemeye sundular.

ABD’yi dolandırmak, banka dolandırıcılığı, kara para aklama ve İran yaptırımlarını delmek (Uluslararası Acil Ekonomik Güç Yasası’nı ihlal etmek) suçlamalarıyla karşı karşıya kalan Zarrab’ın davasının düşmesi için avukatları 18 Temmuz’da bir dilekçe vermişti. 8 Ağustos’ta New York Güney Bölgesi Federal Başsavcısı Prett Bharara ve ekibi bu dilekçeye karşılık bir dilekçeyi mahkemeye sunmuştu. Dün Zarrab’ın avukatlarının sunduğu yeni dilekçe ise savcılığın savlarına karşı yazıldı.

Zarrab’ın avukatları ilk dilekçede olduğu gibi savcılığın hem Uluslararası Acil Ekonomik Güç Yasası’nı (IEEPA) farklı yorumladığını hem de ABD vatandaşı olmayan, ABD’de iş yapmamış bir kişinin Amerikan makamları tarafından yargılanamayacağını söyledi.

11 avukat tarafından hazırlanan dilekçede beş nokta üzerinde duruldu. Bu noktaların ilki IEEPA’nın ancak Amerikan vatandaşı olan, Amerika’da iş yapan karşı geçerli olduğu. Zarrab’ın Amerikan vatandaşı olmaması ve yaptığı işlemlerin Amerika ile alakasının bulunmadığı bir kez daha yinelendi. İkinci olarak savcılığın Zarrab’ı İran için ihracat yapmaktan dolayı yargılayamayacağı, yetki alanının bunu kapsamadığı anlatıldı. Ardından kara para aklama, banka dolandırıcılığı ve ABD’yi dolandırma suçlarının da savcılığın yazdığı bir “romanın” parçaları olduğu ifade edildi.

Dilekçede son olarak Reza Zarrab’ın gümrükte el konulan iPhone telefonundan elde edilecek delillerin neden kullanılmaması gerektiği izah edildi.

ULUSAL GÜVENLİĞE DEĞİNİLMEDİ

İran’a yönelik yaptırımların delinmesi her zaman ulusal güvenliği ihlali olduğu ve kefalet davasının başından beri dile getirildiği için bu dilekçede de konuyla ilgili bir bölüm bulunmadı.

Savunma Zarrab’ın İran’ın lehine bir ticaret işlemi yapabileceğini, bu nedenle yargılanmasının mümkün olmadığı tezini yineledi.

Davanın New York’ta açılmasının sebebi yapılan işlemler sırasında arada Amerikan bankalarının da bulunmuş olması. Zarrab’ın avukatları müvekkillerinin Türkiye ile Çin arasında işlem yaparken bu sırada Amerikan bankalarının işlemlere dahil olacağını bilemeyeceğini savundu.

Savcılık 15 gün önceki dilekçesinde iki işlemin İran’a yönelik ticareti kapsadığı anlaşıldığı için ABD bankaları tarafından durdurulduğunu belirtip, Reza Zarrab’ın yaptığı işin farkında olduğunu iddia etmişti.

MEKTUP YİNE GÜNDEMDE

Savcılığın elindeki en önemli delil olan, İran’ın ekonomik cihadına Zarrab’ın katkılarını öven mektup ise yine gündeme geldi. Savunma avukatları müvekkillerinin Farsça bilmediğini ve mektupta imzası olmadığını tekrarladı. Avukatlar belgede ne yazıldığını müvekkillerinin bilmediği ve imzasının da olmadığını hatırlatarak, bu delilin esasında bir anlam ifade etmediğini söyledi.

Dilekçenin temelini oluşturan yetki alanı aşımı ve IEEPA’nın farklı yorumlanması nedeniyle kara para aklama, banka dolandırıcılığı ve ABD’yi dolandırma suçlarının da geçerli olamayacağı iddia edildi.

Yurtdışı işlemlerinin ABD’de etki yaratacağı savına da değinen savunma ekibi, işlemlerin başında Zarrab ve ortaklarının kendi paralarını ortaya koyduklarını, sonuçta bir sorun yaşansa bile bu noktada ABD’de hiçbir bankanın bir kayba girmeyeceğini söyledi.

Daha önceden karara bağlanan davaları örnek gösteren Zarrab’ın avukatları mahkemenin bu davalarda verilen kararlara dikkat etmesini istedi.

GÜMRÜKTE EL KONULAN İPHONE

Davanın son aşamasında belki de en dikkat çekici olan husus ise Zarrab’ın gümrükte el konulan iPhone marka telefonu olmuş durumda.

Reza Zarrab telefonunun şifresini Gümrük ve Sınır Koruma Polisleri’ne (CBP) verdiğini söylemişti. CBP görevlilerinin bu şifreyi FBI yetkililerine ilettiği, Zarrab’ın kendi isteği dışında bu şifre bilgisinin yetkililere ulaştığı söylenerek, telefon elde edilecek delillerin yok sayılması isteği yinelendi.

Savcılık telefon ile ilgili ellerinde arama emri olduğunu, ayrıca CBP yetkililerinin bavul ve çanta gibi elektronik eşyaları da arayabileceğini iddia etmişti. Savunma ise elektronik eşyalarda kişinin özel bilgilerinin bulunacağına dikkat çekerek savcılığın tezinin doğru olmadığını belirtti.

Bharara ve ekibinin ellerinde arama izni olsa da dört haneli şifre olmadan bilgilere ulaşamayacağı da aktarıldı.

AKILLARA SAN BERNARDINO SALDIRISI GELDİ

Savunma ve savcılığın dilekçeleri akıllara San Bernardino saldırısını getirdi. Saldırganın üzerinden çıkan iPhone marka telefonun dört haneli şifresinin kırılması için FBI yetkilileri Apple’a gitmiş ancak ret cevabı almıştı. Bunun üzerine FBI hackerlardan yardım alarak telefonun içindeki bilgilere ulaşmıştı.

FBI her ne kadar bu işlemin sürekli olmasını sağlayacak bir yol bulamadıklarını iddia etse de, Bharara’nın dilekçesinde “şifre söylenmese bile içindeki bilgileri alacaktık, sadece zaman kazandık” bölümü ve şimdi savcılığın şifre olmadan telefondaki bilgilere ulaşılamayacağı iddiası ilgi çekti.

TELEFONDA NELER VAR?

Mahkemeden alınan arama izninde telefondaki Rıza Zarrab, Babak Zanjani, Abdullah Happani, Zafer Çağlayan, Erdoğan Bayraktar, Muammer Güler, Barış Güler ve Süleyman Aslan’ın bilgilerine ulaşılmasına izin veriliyor.

Bu isimler dışında bazı İran şirketleri ve Halkbankası’nın da arasında bulunduğu kimi kurumlar ile ilgili yazışma ve maillerin de incelenmesi arama izni içinde.

SAKLANAN İSİM EGEMEN BAĞIŞ MI?

Arama izninde bir şirket ile bir kişinin adı ise saklanmıştı. 17 Aralık soruşturmasında adı geçen Egemen Bağış’ın burada isminin gözükmemesi, saklanan kişinin o olduğu iddialarını doğurmuştu.

Bağış’ın ABD vatandaşı ye da vatandaş olma hakkı bulunması nedeniyle ayrı bir davanın konusu olabileceği ve IEEPA Anlaşması’nda bahsedilen, yargılanması mümkün kişiler kapsamına girdiği aktarılmıştı.

İRAN VE TÜRKİYE BAĞLANTILARI YOK

Dilekçede en dikkat çeken husus ise savunmanın Zarrab’ın İran ve Türk hükümetindeki bağlantılarına değinmemesi oldu.

Bharara, Reza Zarrab’ın Türk ve İran hükümetindeki üst düzey bağlantıları nedeniyle davanın karışık bir hale geldiğini, esasında bu ilişkilere bakarak davanın daha net anlaşılacağını savunmuştu. Savunma ise bu noktaya hiç değinmeyerek, yetki alanı noktası üzerinde durdu.

SIRA DURUŞMADA

Tarafların dilekçeleri verme işlemleri bitti. Sıra 6 Eylül’de yapılacak olan duruşmada. Bu duruşmada taraflar iddialarını yineleyecekler. Ardından Hakim Richard Berman davanın düşüp düşmemesine karar verecek.

Zarrab’ın avukatlarının özellikle temyiz konusunda uzman olması, davanın düşmemesi durumunda temyize gidileceğinin garantisi olarak görülüyor.

Temyizde de istenilen sonuç elde edilemezse 23 Ocak 2017 günü esas dava başlayacak. Ancak son Zarrab’ın avukatı Benjamin Brafman müvekkiliyle çok sayıda doküman için çalıştıklarını kaydetmiş ve bu tarihin ileri itilmesini isteyebileceği sinyalini vermişti.

İDDİANAME SONBAHAR’DA


Savcılığın Reza Zarrab ve ortaklarına yönelik şu an 1000 sayfayı aştığı iddia edilen iddianameyi ise Eylül – Kasım arası sunması bekleniyor.

9 Ağustos 2016 Salı

Bharara, kanıtlar için esas davayı işaret etti

ABD’nin New York şehrinde tutuklu bulunan İran asıllı işadamı Reza Zarrab’ın avukatlarının davanın düşmesi için verdiği dilekçeye savcılıktan cevap geldi.

Zarrab’ın savunmasını üstlenen avukatlar verdikleri dilekçede müvekkillerine yöneltilen suçlamalarla ilgili olarak kanunların genişletildiğini ve savcılığın gücünü aştığını iddia etmişlerdi.

New York Güney Bölgesi Federal Başsavcısı Prett Bharara ve ekibinin hazırladığı 63 sayfalık dilekçede, Zarrab’a yöneltilen ABD’yi dolandırmak, kara para aklamak, banka dolandırıcılığı ve İran yaptırımlarını delmek (Uluslararası Acil Ekonomik Güç Yasası’nı ihlal etmek) suçlamalarından neden ceza alması gerektiği anlatıldı. Dilekçede ayrıca savunma avukatlarının davanın düşmesi için öne sürdükleri iddialar başka davalar örnek verilerek çürütülmeye çalışıldı.

Savcılık Zarrab’ın dört maddeden neden suçlu bulunması gerektiğini anlatırken dilekçenin son bölümü Zarrab’ın iPhone marka telefonuna ayrıldı.

Savcılığın dilekçesinde Zarrab’ın kanunları ve kendisine yöneltilen suçlamaların yer aldığı iddianameyi yanlış nitelediği savunuldu. Zarrab’ın yaptığı iddia edilen finansal işlemlerin, bazıları İran hükümetine ait İran firmaları yararına olduğu belirtildi.

Savcılık Zarrab’ın yaptığı işlerin farkında olduğunu ve bilerek bu suçları işlediğini de ifade etti. Savcılık dilekçesinde Zarrab’ın malinde imzalaması için tercümesi bulunan ve İran’ın ekonomik cihadına olan yardımlarından dolayı teşekkür edilen açıklama yine yer aldı.

Önceki davalarda Zarrab’ın avukatı Benjamin Brafman müvekkilinin Farsça bilmediğini, bu nedenle mailde yazılanları anlamadığı, ayrıca imzasının da bulunmadığı ifade edip kanıtın kendileriyle bir alakası olmadığını söylemişti.

Dilekçede ABD bankalarının yapılan işlemlerin İran ile ilgili olduğunu bilmeleri halinde bunu yapmayacakları, bu sebepten Zarrab ve şu an aranmakta olan ortakları Camelia Jamshidy ile Hossein Najafzadeh’in bilerek bankaları dolandırdıkları iddia edildi. Savcılık Zarrab’ın yaptığı transferleri iki defa bankaların yasalara aykırı olduğunu fark edince dondurduğunu ancak sanığın bu işlemlere devam ettiğini de ifade etti.

Bharara ve yardımcıları Zarrab’ın yurtdışından bu işlemleri yapmış olmasına karşın sonucun ABD içerisinde bir etki yarattığı ve bu yüzden suç sayılabileceğini söyledi. Savcılık makamı ayrıca ABD Bankacılık sistemi hedef alındığı için Uluslararası Acil Ekonomik Güç Yasası (IEEPA) hükümlerince yasaların sınırlar ötesi kullanıldığı varsayımının yanlış olduğunu belirtti.

Dilekçede davanın merkezinin Zarrab’ın kurduğu yasadışı plan olduğu belirtilerek, Zarrab’ın Türk ve İran hükümetlerinin üst düzey yetkileriyle sıkı bağları ve bankalar sayesinde bu planları uygulamaya soktuğu iddia edildi.

Savcılık ileri sürülen suçlamalar ile ilgili kanıtların ise davada sunulacağını belirtti.

Zarrab’ın iPhone’undan elde edilen kanıtlar
Davanın düşmesi için verilen dilekçede Reza Zarrab’ın Miami’de tutuklanmadan önce, gümrük görevlilerince sorgulanırken telefonunun şifresini verdiği ancak bu şifreyi FBI ajanlarına vermediği, ajanların gümrük görevlilerinden öğrendiği aktarılıp, telefondan elde edilecek delillerin geçersiz sayılması istenmişti.

Savcılık yasalar uyarınca ABD’ye girecek kişilerin, görevliler tarafından ayrı bir sorgu sürecine alınabileceğini ve bu durumun tutuklanma anlamına gelmediğini belirtti. Bir kişinin tutuklandığı zaman haklarının okunması olan ve Amerika’da Miranda Kanunu olarak bilinen durumun ise gümrük sorgu sürecinde gerekmediği anlatıldı.

Bharara dilekçede gümrükte bavulların ve çantaların aranması gibi elektronik aletlerin de aramaya tabii tutulabileceğini kaydetti. Ayrıca FBI ajanlarının Reza Zarrab’ın iPhone marka telefonu için mahkemeden arama izni aldıklarını, yani içindeki bilgilere ulaşmak için yasal izinleri olduğunu tekrarladı. Savcılık şifre olmadan telefondaki bilgilere ulaşmanın daha zahmetli olacağını ancak yine de bu bilgilerin elde edilebileceğini söyledi.

Dilekçede tutuklanma sürecinde bir hata olmadığı da tekrarlandı. Zarrab’ın gümrük sorgusunun ardından kendisinin de önceki dilekçede anlattığı gibi iki FBI ajanı tarafından tutuklandığı, sonrasında başka iki FBI ajanının bulunduğu odaya alındığı ve burada, haklarının okunduğu anlatıldı. Reza Zarrab’ın gönüllü olarak anlattıklarının ardından avukat istediği, bu noktada sorgunun kesildiği belirtildi.

FBI tarafından tutukluk hali için götürüldüğü binada ise sorulan soruların rutin olduğu ve Miranda hakları okunduktan sonra da sorulabileceği kaydedildi.

Dilekçede davanın düşmesi için yapılan başvurunun reddedilmesi istendi.

Şayet savunma ek süre istemezse 19 Ağustos’ta savcılığın dilekçesine karşı cevaben bir dilekçe mahkemeye sunacak. 6 Eylül’de ise savcılık ve savunma mahkemede buluşup, tezlerini son kez aktaracaklar. Bundan sonra mahkemenin hakimi Richard Berman kararını açıklayacak.

Davanın düşmesi talebi kabul edilmezse, esas dava 23 Ocak 2017’de görülmeye başlanacak. Hakim Berman daha önce taraflara kendisinin 2017’den önce de davayı görmeye hazır olduğunu, iki tarafın anlaşması halinde dava tarihinin öne çekilebileceğini söylemişti.

Reza Zarrab’ın avukatı Brafman ise müvekkili ile davaya ilişkin belgeleri incelerken hapishanedeki bilgisayarı kullandıklarını, burada yabancı dillere ait program olmadığı için kimi belgeleri ayıklamanın zaman aldığını söylemiş ve dava tarihini ileri bir zamana taşıyabileceğini sinyalini vermişti.

13 Ocak 2016 Çarşamba

Bilimsel özgürlüğü ayaklar altına almak

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan büyükelçilere yaptığı konuşması sırasında Güneydoğu’da yaşananlara yönelik endişelerini belirtip, operasyonların durdurulmasını isteyen akademisyenleri suçlarken akademik özgürlüğü ve düşünce özgürlüğünü ayaklar altına aldı.

Üniversitelerde, tabii gerçek anlamdaki üniversitelerde, öğretim görevlilerinin düşüncelerini özgürce açıklamalarına izin verilir. Hatta bu desteklenir. Akademisyen sadece kürsüde dersini anlatarak değil, hareketleri ve davranışlarıyla da düşüncelerini pekiştirebilir.

Şimdi akademisyenler düşüncelerini belirtip, ortak bir metnin altına imza atmışlardır. Bu metin hükümetin hoşuna gider ya da gitmez ancak buna saygı göstermek düşer. Metin şayet bir suç teşkil ediyorsa buna da bağımsız mahkemeler karar verir.

Şahsi olarak hiçbir zaman bir metnin nasıl suç teşkil ettiğini anlamamışımdır. Sonuçta içinde yazılanlar hatalıysa, hataların açıklandığı karşı bir metin yazılır.

Bu konuda Almanya’da Adolf Hitler’in “Kavgam” kitabının yeniden basılması ve içine eklenen metinlerle tutarsızlıkların ve yanlışların gösterilmesi son örnektir.

İmzalanan metin üzerinden üniversitelerin bu akademisyenler için bir yaptırım uygulamaya da hakkı olamaz, olmamalıdır.

2000 yılında Edward Sait Lübnan’dan İsrail’in bir sınır karakoluna taş atarken fotoğraflanmıştı. Bu fotoğrafın ortaya çıkmasının ardından öğretim üyesi olduğu Columbia Üniversitesi’nden atılması için bir kampanya başlatılmıştı.

Kampanyaya karşı dönemin rektörü olan Jonathan R. Cole bir yazı kaleme aldı. Bu yazıda Cole, “…Said'in etrafında süregiden son tartışma bizi rahatsız etmemelidir; yeter ki tartışma özgür fikir alışverişine zincir vurma veya Profesör Said'e yaptırım uygulama çanlarını içerir hale gelmesin. Hepimizi ve akademik özgürlüğü tehdit eden işte tam da Said'in ifade özgürlüğünü ya da eleştirilerini sınırlama düşüncesinin kendisidir. Öğretim üyelerimizin görüşlerine yönelik bu tür kısıtlamaların, bu üniversitenin saygın bir özelliği açısından uzun süreli olumsuz etkileri olabilir: Bu özellik, çoğunluğun kabul edilemez görebileceği fikirlere karşı hoşgörü göstermektir. Columbia olarak biz, McCarthy döneminde bile, diğer kurumların yaptığı gibi, farklı siyasi görüşleri bulunan profesörlerimize kısıtlama uygulamak veya onları işten uzaklaştırmak doğrultusundaki baskılara ve telkinlere boyun eğmedik; bugün de ifade özgürlüğünü güvence altına alan tutumumuzdan geri adım atmayız*” diyerek gerçek bir üniversitenin nasıl olması gerektiğini de gösterir.

Bazen bütün dünyanın doğru kabul ettiği gerçeğin yanlış olduğunu söyleme cesaretini göstermek gerekir. Galileo örneğindeki gibi bu kişiye oldukça ağır davalar açılır, sözlerini geri alması istenir. Ne var ki o kişi sözlerini geri alsa da gerçekler değişmez.

Bugün yaşananlarla ilgili imzalanan metin hükümetin hoşuna gitmiyor olabilir. Ancak hükümet kimsenin eleştiremeyeceği, her açıdan doğru bir noktada mı hareket ediyordur?

Ayrıca eleştirilmekten, yaptıklarının doğru olmadığının söylenmesinden neden bu kadar rahatsız oluyor?

Şayet yaptığın işin doğru olduğuna inanıyorsan, ona yönelik eleştirileri, tıpkı Kavgam kitabına yapıldığı gibi gerekirse madde madde çürütürsün. Tabii bunu yaparken dikkatli olmak gerekir, kendimi savunacağım diye dünyaya rezil olmak da var sonuçta.

Türkiye’de pek bilinmiyor ancak akademik dünyada başarı yayınladığın makalelerin uluslararası alanda ne kadar kabul gördüğü ile ölçülür. Uzmanlaştığın konuda bir yazı yazarsın. Seninle birlikte o konuya çalışan kişiler yazdığın makaleye bakar ve hatalıysan acımasızca eleştirir. Hatalarını belirtir. O yüzden kimse kolay kolay çıkıp da bir konu hakkında yarım yamalak bilgisiyle makale yazmaz. Yazarsa da akademik dünyada bir geleceği olmaz.

Bilimsel gerçeklikten uzak, zamanın hükümetinin hoşuna gidecek yönde yazılar yazmaya gerçek anlamda bir bilim insanının eli gitmez. Zaten ona göre bu çok da akıllıca bir iş değildir çünkü gerçek bir bilim insanı para kazanmanın, bir ülkeyi yönetmenin ya da iktidarın hoş çocuğu olmanın peşinde değildir. Gerçek bilim insanı uğraştığı disiplinde bir artı getirmek için ömrü boyunca çırpınır. Bu noktada bazen çalışmalarını, düşüncelerini Edward Said’in yaptığı gibi eylemlere de dökebilir.

Yabancı akademisyenler olur da Türkiye’ye gelirse, düşüncelerini açıklayıp “brifing veremeyecekler”. Sanırım Cumhurbaşkanına da John Stuart Mill’in şu sözünü hatırlatamayacaklar, “Eğer tüm insanlığın, farklı düşünen tek bir kişiyi susturmasını haklı buluyorsanız, gün gelip o tek kişinin iktidarı ele geçirdiğinde tüm insanlığı susturmasına karşı çıkmaya da hakkınız olmaz..."

·  Jonathan R. Cole’un yazısının Türkçe tam metni için http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=164966

29 Ekim 2015 Perşembe

Cumhurbaşkanının sağlık durumu

Yurtdışındaki sandıkların kapanmasından önce AK Parti başka ülkelerde yaşayan vatandaşların oyları için kendisini zora sokacak yollar izlemeye devam etti. Daha önce Hollanda’da sorun olan Türk vatandaşlarına mektup yollama taktiği Kanada ve Amerika’da (kim bilir başka hangi ülkelerde) yaşandı.

Öncelikle zora sokacak durumunu hemen açıklayalım, mahkeme kararı olmadan Türk seçmenlerin yurtdışındaki adreslerinin bir partiye verilmesi yasal değildir. O parti iktidar partisi olsa dahil ve Türkiye’de şimdilik bir işlem yapılmasa da yurtdışındaki mahkemeler bu durumu hoş karşılamaz.

Mektuba gelirsek, AK Parti iktidarda olduğu zaman içinde Türkiye’nin yaşanan ülkedeki (Kanada mesela) hak ve imkanlara sahip olduğunu söylüyor.

Geçen hafta Kanada’da genel seçimler yapılmadan önce Liberal Parti’nin liderine bir gazeteci oldukça zor bir soru sordu. Partisinin ileri gelen üyelerinden biri partinin enerji çevreleriyle olan ilişkisini eleştirerek istifa etmişti.

Sorunun daha başında Liberal Parti’nin lideri Justin Trudeau’nun yandaşları gazeteciyi yuhalamaya kalkınca genç lider onları susturup, “Bu ülkede biz gazetecilere istedikleri soruları sorma hakkı tanırız. Gazeteciler bize bazen zor sorular sorarlar ve onlardan da beklenen budur, tamam mı?” diyerek bir nevi azarlamıştı.

Şimdi Türkiye’de Cumhurbaşkanı veya Başbakan, hadi ikisini geçelim herhangi bir bakan kendilerine yakın olmayan bir medya grubunun muhabirinin sorusuna cevap verebilir mi?
Mesela dört bakanla, Ankara katliamının yaşanmasında hatası olanlarla, ortaya çıkarılmayan Sayıştay raporlarıyla, yeni Cumhurbaşkanlığı binasının harcamalarıyla ilgili sorular sorulsa kim Kanada’nın yeni başbakanı seçilen Trudeau gibi soruyu dinleyerek cevap vermeye çalışır.

Mektup Amerika’da da dağıtıldığı için Amerika üzerinden de karşılaştırmalı sorular sorabiliriz.

Gecenin bir yarısı canım sıkıldığı için sokakta yürürken polis beni çevirdiği vakit kimliğimi göstermeme hakkım var mı? Amerika’da var.

Türkiye Cumhurbaşkanı’nın sağlık durumu merak etsem veya kanseri ne aşamada ya da beyninin sağ lobunda gerçekten bir ur var mı gibi aklıma takılan noktaları öğrenmek istesem bunları öğrenebiliyor muyum? Bu bilgileri öğrenme hakkı Amerika’da var.

Hakları geçip de imkanlara gelsek. Eskiden ülkenin her yerine dev bayrak direkleri dikilirdi, şimdi bayrak direkleri yerine camiler var. Tabii caminin olması iyi bir durum ancak Müslüman olmayan vatandaşların, varsayalım Katolik Hıristiyanların ülkenin herhangi bir noktasında ibadetlerini yapmaları için gerekli merkezler var mı? Türkiye’de toplam kaç sinagog var?

23 milyon lirayı, eski haliyle 23 trilyonu kaybeden Diyanet İşleri Başkanlığı bu konuda cevap verebilir mi? Kaybettikleri paralar hakkında cevap veremediklerini biliyoruz ama kendi ihtisas alanları olan bir konuda belki cevap verebilirler.

Amerika’da gelecek yıl başkanlık seçimi olacak. Şimdi ülkedeki partilerden başkanlığa aday adayı olan kişiler önce partilerinin seçilmiş adayı olmak için kıyasıya yarışıyor. Röportajlar, toplantılar dışında rakipleriyle canlı yayında tartışıyorlar.

Partilerin adayları belli olunca bu sefer adaylar iki kere televizyonda, canlı yayında tartışacak. Bir kerede başkan yardımcıları halkın önüne çıkıp sorulara cevap verecek.

Türkiye’de en son canlı yayında siyasi liderlerin karşılıklı tartıştığı program ne zaman yapılmıştı?

Unutmadan bu aday adaylarının hepsinin mali durumları, geçmişlerinde yaptıkları biliniyor ve medya kanalları karanlıkta kalmış olabilecek noktaları da didik didik araştırıyor. Kimsede bu durumdan ne gocunuyor ne de o medya kuruluşlarını taş ve sopalarla basıyor.

Bir de başkan adayı olarak seçilen kişiler seçimlerden önce doktorları tarafından yapılan muayenelerinin sonuçlarını halka açıklayacaklar. Her hangi bir hastalıkları varsa bunun derecesini de belirtecekler. 

Türkiye’deki Cumhurbaşkanlığı seçiminden önce adaylar sağlık durumlarını açıklamış mıydı?

3 Mart 2014 Pazartesi

Farklı bir 14 Şubat hikayesi

Bugün çok güzel olmalıyım. Beni gördüğü zaman bakışları kitlenmeli. Bir çocuğun ilk defa yılbaşı ağacını gördüğü gibi bakmalı bana. Canım sevgilim benim.

Saçlarımı sevdiği gibi küt kestirdim. Şok olacak kesin. Her ne kadar saçlarıma çok düşkün olsam da bugün onun için kestirdim.

Ahh ah babamdan sonra saçlarımı yıkayan ikinci erkekti o. Zaten ondan sonra da kimsenin saçlarımı yıkamasına izin vermedim. Pek çok ilkimi yaşadım ben onla. Beni nasıl da üzdü zamanında. Çok da bedduamı aldı. Ama o benim tek aşkım, hep de öyle kalacak...

İlk görüşmemizi hala hatırlıyorum. Yanaklarıma ateş basıyor düşündükçe. En iyi biraz allık süreyim bu arada. Beni kahve içmeye çağırmıştı. Daha genç bir kızdım. Kahve içerken ellerimin titremesini önlemek için ne de uğraşmıştım. O ise bana bakıp gülümsüyordu. Ne tatlı gülümser benim sevgilim.

O kahveden sonra içimde hiç dinmeyen bir ateş oldu. Ne zaman elimi tutsa hemen bir sıcaklık yayılırdı vücuduma. Şu an bile onu düşünürken hafiften bir ateş basıyor.

Yıllar önce bana aldığı ama beni sinirlendirdiği için çöpe attığım gömleğin aynısını buldum. Bugün onu giyeceğim. Onun bana aldığı hediyeler içinde kıyamadıklarım bir tek kitaplar. Zaten ikinci buluşmamızda önüme 10 ciltlik seriyi koymuş ve “Beni anlamak istiyorsan bu kitapları” okumalısın demişti.
Ben de salaktım o zaman. Onun ilişkinin merkezi olmasını o kitapları alarak kabul etmiştim. Sessiz bir anlaşmaydı ama ben o kadar âşıktım ki hiç düşünmemiştim ne yaptığımı.

Olsun ne kadar kızdırmış olsa da, ne kadar acılar çektirmiş olsa da benim tek aşkım. Kızsam da bir ben kızarım. Üstelik yıllar sonra yeniden birbirimizi bulduk. Bu günü kimsenin mahvetmesine izin vermeyeceğim. Ayrıca onu tanıyan herkes kimseyi beni sevdiği kadar sevmediği konusunda hemfikir.
Şimdi sıra etekte. Her zaman etekli kadınlara gözü kayardı. Ancak o gözü kaydığı anlarda bile elimi sıkıca tutardı. Onunki güzelliğe karşı bir tutkuydu. Bir resme ya da heykele bakarken de aynı şekilde bakardı.

Bu eteği de bulmak zor oldu. Beni iş yerimin çıkışında elinde çiçeklerle beklerken giydiğim etek. Esasında beni beklediğini bilmiyordum. Ondan kurtulmak için başka bir yerde çalışmaya başlamıştım. Aradan aylar geçmişti. Ne bir telefonunu açmış ne de nerede olduğumu söylemiştim. Ancak o çalıştığım bankanın bütün şubelerinin önünde her akşam bir çiçekle beklemiş ve beni sonunda bulmuştu.
Sonrasında bana ilk sözü ise “Eteğin ne kadar güzel” olmuştu. Ben ise yaşadığım şaşkınlıktan bir tek bir cevap verememiştim. Elinde benim sevdiğim ama onun nasıl bildiğini asla anlamadığım sarı Alman papatyaları vardı.

O kadar birbirimize âşıktık ki aşkın vahşi yanı ikimizi de ele geçiriyor ve giderek hoyratlaşıyorduk. Sonunda giden de o oldu. Tek bir kelime bıraktı arkasında “Belki”…
Kendimi toparlamam uzun zaman aldı haliyle. Nereye gitsem karşıma çıkacak diye bekliyordum. Oysa uzun yıllar hiç çıkmadı. Sonra işte onu geçen gün gördüm. Bugün buluşacağız. Şansa 14 Şubat, Sevgililer Günü. Bizim günümüz olacak bugün.

O çok sevdiği kırmızı ruju da sürdüm mü tamamdır…
                                                                                 ***
Hava nedense 14 Şubat’ta hep kapalıdır. Hani bazen yazdan kalma günler yaşanır ama bu nedense 14 Şubat’a denk gelmez. Bugün yine 14 Şubat ve hava kapalı. Yakında yağmur da başlar. Bizim işte de bugün bereketlidir. Sonuçta para kazandığım ender günlerden biri. Ancak bu kadın hem herkesten önce geldi hem de oldukça güzel giyinmiş. Demek yeni kaybetti sevdiğini. Kesinlikle yeni kaybetmiş beni çağırmadan gidiyor. Bakalım kimmiş geldiği adam.

Mezar taşı o ünlü yönetmene aitti. Bir kağıda kırmızı rujun izleri çıkmış ve üstünde “Belki” yazmıştı.

10 Ocak 2014 Cuma

İnsan celladından kaçamaz

Italo Calvino kimsenin tertemiz bir sayfayla hayata yeniden başlayamayacağını savunur. Ona göre bir insan ne kadar yeni bir hayata başlayacağını söylese de eskiden yaşadığı ve yaptıkları bir şekilde hep onunla olacaktır. Yani defterin önceki sayfalarını yok saymaya imkan yoktur.
Seninle şu an aramızda her açıdan mesafeler var. Yine de senin gibi ben de biliyorum ki bu mesafeleri yok etmek çok basit.

Basit ama her basit şey gibi çok zor. Senden ne kadar kaçsam, başka yerlere gitsem de temiz bir sayfa açamıyorum. İnsan sanırım bedenini başka diyarlara taşısa da, başka zaman dilimlerinde, başka dünyalarda yaşasa da ruhu birine demir attıysa gidilen mesafelerin bir anlamı olmuyor.
Bilmezsin ama bazen geceleri yataktan soluk soluğa kalkıyorum. Seni ne zaman rüyamda görsem kalbim inanılmaz bir hızla çarpıyor ve deli gibi çırpınırken uyanıyorum. Uyandıktan sonra bardaklar dolusu su içiyorum ama nafile sana olan susuzluğum geçmiyor.

Şimdi sen uzaklarda uyuyorsun, belki yanında sevdiğin biri var. Yatakta benim olmam gereken tarafta o yatıyor. Kimi zaman içimi çok acıtsa da düşünüyorum acaba ona da bana sarıldığın gibi sarılıyor musun diye.
İşte aşkım senden ne kadar uzaklaşsam da seni kafamdan atmayı bir türlü başaramadım.

Geçenlerde küçük bir çocuk gördüm. Elinde bir fotoğraf makinesi etrafı resmetmeye çalışıyordu. Aklıma sen geldin. Fotoğraf çekerken nasıl kendinden geçtiğin, kameranın o narin ellerinde nasıl durduğu, iyi bir kareyi yakalamak için nasıl uğraştığın.
Senin fotoğrafların benim siyah beyaz hayatımı renklendirirdi. Hala yanımda taşıyorum bazı fotoğraflarını. Gri bir kente gittiğim zaman mutlu olmak için o fotoğraflara bakıyorum. Kısacası yeni şehirlerde, yeni zamanlarda da olsam senden kopamıyorum.

Kadınım benim, beni kızdıran, kıskandıran, sevindiren ve öldüren. Her erkek gibi celladımın bir kadın olacağını biliyordum ama seni ilk gördüğüm zaman bu aklıma hiç gelmemişti. Şimdi biliyorum ki celladım sensin. Senden ne kadar uzağa gitsem de kaçamayacağımı biliyorum.
Seninle sarılıp uyumayı, kahvaltı yapmayı, gezmeyi, bilmediğin konuları açıklamayı, müzik dinlemeyi, film izlemeyi, kavga etmeyi özledim.

Şu an elimde bir kağıt peçete var, sadece anlamını senin bildiğin. Hani o Beşiktaş’taki çay bahçesindeki...
Temiz bir sayfa açılamıyor hayata ama bazen insan dönemiyor da gittiği coğrafyalardan. Kim bilir belki sen de yollardasındır şimdi ve kesişir hayatlarımız yeniden. Umut bu ya, olmaz denen olur.

Fotoğrafların, anıların ve kağıt peçete... Kısaca biz hala birlikte ve yollardayız.

2 Ocak 2014 Perşembe

Eşime mektuplar - 2

Biliyorum az kaldı, yakında geleceksin ve ben sana sımsıkı sarılacağım. Az kaldı ama işte yaklaştıkça vakit hiç gelmeyecekmiş gibi gelir ya insana bana da öyle geliyor bazen.

Buralar çok soğudu. Ayazda yürümek üşütüyor insanı. Ama benim üşümem ayazdan değil. Bilirsin soğuk havalarda yürümekten hiç gocunmam. Ne var ki sensizlik çok fazla işliyor içime. Ne kadar sıcağa gidersem gideyim yine de üşüyorum.

Hatırlar mısın o soğukların sert geçtiği şehirde, kimi zaman dondurucu soğukta bile nasıl eğlenirdik. Karlar içinde yuvarlanırdık, sonrada birbirimize sıkıca sokulup yürüdük.

Yine de soğuk değince aklıma gelen ilk anılardan biri okul tatile girmeden seninle üniversitenin sinemasında gittiğimiz film. Hani David Lynch'in Kayıp Otoban'ını izlemiştik. Dönemin son günüydü. Gece birbirimize sarılıp eve dönmüştük. Sonrada kendi şehirlerimize yollanmıştık. İşte o vakitler ben o son sarılışla ısınmıştım.

Şimdi yeniden ısınmam için yanıma gelmen gerek. Geleceğini de biliyorum fakat bu sefer diğerlerinden farklı olacak. Farklı olacak çünkü artık yanımdan ayrılmayacaksın. Her uzattığımda elim elini bulacak. Gece uykudan uyandığımda sana bakıp gülümseyebileceğim. Her sabah uyandığımda elimi tutan elin olacak.

Biliyorum az kaldı, yakında geleceksin ve ben sana sımsıkı sarılacağım...

17 Kasım 2013 Pazar

Eşime mektuplar - 1

Bazen güneş daha yeni doğarken kendini dışarı atarsın ve denizin kokusunu özlemiş olduğunu fark edersin hani...

Bazen de ıslak çimlere basmayı, sonrasında da bir hamakta öğle uykusuna hafifçe dalmayı özlersin...

İşte ben bütün özlediklerimden daha çok seni özlüyorum...

En çok da elini tutup yürürken gözlerindeki gülümsemeyi görmeyi çünkü gözlerine her baktığımda babamın yıllar önce bir yılbaşı akşamı eve getirdiği devasa çam ağacının tepesindeki yıldız gibi beni büyüleyen, içimdeki çocuğu mutlu kılan parlaklığı seviyorum.

Yeni evli olup da uzak düşmek ilginçmiş. Bir yandan özlüyorsun, o özlem içinde büyüyor diğer yandan teselli olsun diye kavuşacağın günü sayıyorsun. Gün gün, saat saat, dakika dakika, saniye saniye...

Bu aralar bir oyun oynuyorum. Ne yaparsam, ne görürsem hepsinde seni düşünüp nasıl tepkiler vereceğini hayal ediyorum. Kimi zaman aklımdan senin ses tonunla geçirdiğim cümlelere gülümsüyorum, kimi zaman da yapacağın eleştiriyi tahmin ediyorum. Oyuna da en çok bu durumda kendimi kaptırıyorum. Kendi kendime sokaklarda yürürken bir bakıyorum elim elini tutmuş, tıpkı yüreğimin yüreğini tuttuğu gibi.

Umarım aradaki mesafeler artık kısalır da benim sana yazdığım bu mektuba yenileri fazla eklenmez.

Şimdi elini tutup ufak bir yürüyüşe çıkıyorum, aklımda sözlerin gözümde gözlerinle...

17 Ağustos 2012 Cuma

Domatesin kabukları


Çocukların gözleri hayata ayrı bir bakar. Onlar bakışlarında yaşamın her anının bir mucize olduğu görürler. Yetişkinlere normal gelen çoğu güzellik, onların gözünde anlamını bulur. O yüzden hayata çocuk gözleriyle bakmayı başarmak ve bunu kaybetmemek büyük bir başarıdır.

Ancak çocuklar bir gün, bir an, o bakışları yitirirler. Bir olay olur ve gözleri artık yetişkinler gibi her şeyi normal görmeye başlar. Bir nevi kör olarak hayata devam ederler. Artık onlar için mucizeler, güzellikler yoktur.

Küçük kız artık bomba seslerinin hayatın normal rutini olduğu sokaklarda, hala mucizeleri fark eden gözleriyle yürüyordu. Bir taraftan da kulaklıklardan gelen müziğin ezgisini düşünüyordu. Küçük adımlarıyla ilerlerken kendisini kör edecek sokağa girdiğini fark etmedi.

Yavaş yavaş ilerledi, hayatın kendisine hazırladığı kötü sürprizden habersiz kimi yıkılmış evlerin parçalanmış duvarlarına bakarken onu gördü. İlk anda fark edemese de ne olduğu, gördüğü şeyi anladı. Hızla arkasını döndü ve kulaklığının sesini sonuna kadar açtı.

Artık kördü, gözleri çocuk bakışlarının masumiyetini, mucizeleri görme özelliğini kaybetmişti. Bundan sonra hayata yetişkinleri baktığı gibi bakacak ve bazen o kötü sahneyi anımsayacaktı.

Aradan yıllar geçti, kulağa başka şarkı sözleri geldi, gözler başka dünyalar gördü. Ama o kendisini kör eden anı hiç unutmadı.

Sonra, bir gün farklı acılar çekmiş birini buldu. Birbirlerinin acılarını bilmedikleri halde hisseden iki kişi olarak ağaçların gölgesinde bir masaya oturdular. Konuşmaları için çok da kelimelere ihtiyaçları yoktu.

Kahvaltı için masaya gelen domateslerin kabuklarının soyulmuş olmasına ikisi de kendince sevindi. Çünkü domatesin kabukları hoşlarına gitmiyordu. Domateslere çocukça bir masumlukla bakarken birden kelimeler ağzından döküldü.

O sokağı, gördüklerini ve müziği anlattı. Karşısındaki onu dinledi ama sadece kulaklarıyla değil, acıları bilen yüreğiyle de dinledi. Gördüklerini, müziği, sokağın harabe halini hepsini tek tek yaşadı sanki oradaymış gibi.

Yağmur damlalar halinde önce masaları ve ağaçların yapraklarını ıslattı. Adam kızın içinde kimseye göstermemek için uğraştığı, küçük kız çocuğunun ağlamaya başladığını hissetti. Çünkü kendi içindeki küçük çocuk da ağladığı zaman yağmur yağardı.

Zaten yetişkinlerin bilmedikleri, yağmurun bir hava olayı olmadığı, kimin içinde herkesten sakladığı küçük çocuk ağlarsa onu göstermek için yağdığıydı.

Yağmur şiddetlendi, güneş kayboldu hava fırtınaya döndü. Yarım saat yağdıktan sonra da durdu. Kızın içindeki küçük çocuğun ağlaması geçmişti. Adam ona gülümsedi. Domatesleri ve anlatılmamış acıları bitirip masadan kalktılar.

Biri kör olduğu anı anlatmıştı, diğeri onunla o anı yaşamıştı. Sonra kızın içindeki küçük kız ağlamıştı.

Elleri kavuştu. Birbirlerinin acıyı bildiğini biliyorlardı. O sıra kızın gözü denize takıldı. Adam anladı.

Kız denize daldı, adam elinin sıcaklığını küçük kıza bıraktı. Kızın körlüğünü kendi körlüğüne ekledi ve tek başına sokaklarda kayboldu ama kulağında daha öncesinde hiç bilmediği bir melodiyle.

11 Haziran 2012 Pazartesi

Tanımadığın birini özlemek

Özlemek nedir?

Birinin yanında olmayı istemek mi?

Bir yerde olmayı istemek mi? Yoksa yaşadığımız bir anı yeniden yaşamak istemek mi?

Peki ya hiç tanımadığımız birini özleyemez miyiz?

Tanıdığımız, sevdiğimiz kişiyi özlemek ağırdır. Nesini sevdiğimizi, özlediğimizi biliriz ve o mahrumiyet bizi daha da ezer.

Ne kadar ilginç bazen gidilmeyen, görülmeyen yerler, hiç konuşulmamış kişiler özleriz.

Tanıdığımız, birlikte en azından bir saat geçirdiğimiz biri olsa anlarız belki neyi özlediğimizi. Ne var ki hiç tanımadığımız birini özlemek bize de garip gelir. Bu özlem hissini duyarken de garipseriz.

Esasında bunda garipsenecek bir şey yoktur.

Özlediğimiz hakkında bir şeyler duymuşuz ya da uzaktan da olsa iletişim kurmuşuzdur. O esnada aynı zevklere sahip olduğumuzu görmüşüzdür.

Sonra bir sabah onu düşünerek uyanırız. Özleriz onun muhabbetini. Sesini hiç duymadığımız, kahkahasını, hüznünü, teninin kokusunu, saçlarını, sinirlenince nasıl baktığını, nasıl yemek yediğini, masada duran kitabın üzerine su bardağı koyup koymadığını, geceleri ayaklarının üşüyüp üşümediğini bilmediğimiz birini özleriz.

Sonrada onun yanında olmak isteriz korkarak. Çünkü hayaller gerçeğe döndükçe bozulurlar ve uzakta, tanımadığımız birini özleyince onun gerçek halinin hayaldeki gbi olmamasından korkarız.

Hayat her zaman çift tarflıdır. Bilmeyiz ki bazen özlenen, o tanınmayan ve bilinmeyen bizizdir. Özlendiğimizi bilmeden, hayallerdeki halimizi düşünmeden bozarız kimi hayalleri.

Sesimizle, hareketlerimizle, mimiklerimizle, verdiğimiz tepkilerle, “kahve içer misin” sorusuna, “ben çay tercih ederim” cevabıyla, yıkarız kimi hayalleri.

Yine de özlemenin, hele ki tanınmayan birini özlemenin güzel bir yanı vardır. Hayal etmeyi bırakmayanlar, hayatın “zorunlu hareketlerine” yenilmeyenler, uzakta, tanımadıkları birilerini özlerler.

Ve her maceraperest gibi biraz da korkaktır tanımadığını özleyenler. Sevdiğini, tanıdığını özlemenin ağırlığı yoktur, tanımadığını özlerken.

19 Mayıs 2012 Cumartesi

Osmanlı’nın idam ettiği patrikler ve “kin kapısı”

İstanbul’da bulunan Fener Rum Patrikliği’nin orta kapısı 1821 yılından beri kapalıdır. ‘Yas’ ya da ‘kin’ kapısı denen kapının kapalı olma nedeni o dönem patrik olan Beşinci Gregoris’in cesedinin burada gömülü olmasıdır ve Patriklik kapının adının esasında “kin geçirmeyen kapı” olduğunu söyler. Ancak ona gelmeden önce Osmanlı tarihinde idam edilen iki patriğin, Patrik Birinci Kiril ve Üçüncü Parthenius’un hikâyeleri vardır. Osmanlı’da idam edilen ilk patrik Birinci Kiril’dir. 1638 yılında Kalvinci olduğu iddiasıyla Cizvitlerin yönlendirdiği Rumelihisarı’nda asıldı ve cesedi denize atıldı. Dördüncü Murad döneminde meydana gelen bu olayı siyasi nedeni olmadığı söylenir. Cizvitler, ilk olarak 1612 yılında Patrik olmuş, dört defa azledilip beş defa seçilen Kiril’in reform yanlısı Kalvinci olduğunu iddiasını kabul ettirince “Rum tebaası arasına dini nifak soktuğu” gerekçesiyle asıldı. İkinci idam 1657 yılında gerçekleşti. O dönemki patrik Üçüncü Parthenius’un Eflak isyanını desteklediğinin anlaşılması üzerine yaşandı. Osmanlı adına idare eden Konstantin’in isyan etmesi ve Parthenius’un isyanı desteklediğinin anlaşılması üzerine zamanın sadrazamı Köprülü Mehmet Paşa emriyle patrik, Parmakkapı’da asıldı. Bu idamla ilgili kimi kaynaklar Üçüncü Parthenius’un Osmanlı içerisinde yaygın bir casusluk ağını yönettiğini de iddia ederler. Son olaysa 1821 yılında gerçekleşti. Yunan isyanını desteklediği iddia edilen Beşinci Gregoris linç edildi. Patriklik o dönem Beşinci Gregoris için Osmanlı’nın idam kararı bulunmadığını söyler. Gregoris’in bulunan parçaları ise toplanıp Rum Patrikliği’nin orta kapsının oraya gömüldü ve adına “kimi engelleyen kapı” denildi. Her dinde mezarın üstüne basılması günah olduğu için, Beşinci Gregoris’in mezarının bulunduğu orta kapı sonsuza kadar kapalı olarak bırakıldı. Kimi iddialar Beşinci Gregoris’ın Rusya’ya yazdığı mektuplar yüzünden sorgulanıp, idam edildiğini ve cesedinin üç gün boyunca Sultan 2. Mahmud’un emriyle Patrikhane’nin orta kapısında asılı kaldığını söylese de Fener-Rum Patrikliği bu iddiaların doğru olmadığını söyler.

29 Aralık 2011 Perşembe

Beceriksizliğin kılıfıdır hata

Şırnak dünyanın en güzel bölgelerinden biridir. Gideni kendisine kısa sürede aşık eder. Ne yazık ki çoğu güzel gibi onunda kaderi bahtsızdır.

Sen hiç gittin mi Şırnak’a bilmiyorum ama ben gittim. Gittiğim gibi de aşık oldum. Ancak onun kadersizliğine de şahit oldum.

Şırnak’ta geceleri yollarda asker ya polis görünmez. Özel harekat binalarının ışığı dışında yollarda ışık da yanmaz.

Hayat zordur Şırnak’ta, ölüm her daim etrafta dolaşır. Bazen kurşunlardan çıkan mermidir ölüm, bazen gidilemeyen hastane, bazen ise uçaklardan atılan bombadır. Kimi zaman tek başına ölürsün Şırnak’ta kimi zaman ise arkadaşlarınla birlikte.

35 kişi öldürülür Şırnak’ta ama bunun adı “operasyon hatası” olur. Vatandaşını koruyamayan, ona iş imkanı sağlayamayan devlet bunu üstünü bir şekilde kapar. Şırnak’ı bilmeyenler de bu hatayı mazur göstermeye çalışır.

Ne var ki o mazur göstermeye çalışanlar, kendi güvenli evlerinin civarında polis kimlik sorunca sinirlenir, elektrikleri kesilince olay yaratırlar. Bilmezler ki Şırnak’ı ve çekilen çileyi.

İş imkanı olmayan, güvenlikleri sağlanamayan 35 kişi para kazanmak için mazot kaçırmaya gittiler ve öldürüldüler. Onlar ölmeden önce uçaklar yerlerini tespit etti, sonra diğer uçaklar füzeler yağdırdı. 35 canı öldürmek için büyük paralar harcandı. Ama ölüleri katırların sırtında taşındı.

Kendi sınırlarını koruyamayan, dost ile düşmanı ayırt edemeyen bir ordu ve onu korumaya çalışan, bölgenin dertlerini bilmeyen yöneticiler. İstifa etmek, hatayı kabul etmek yoktur buralarda. 35 kişiyi öldürsen de sorun olmaz. Susarsın, birileri seni korur ve hayatına devam edersin.

Şırnak o kadar güzeldir ki anlatmaya kelimeler yetmez. Ne var ki bir o kadar da dertlidir. Geçim derdi vardır. Bölgeye her yıl bilinmeyen miktarda para akar, askerler ve polisler için ama halkına iş imkanı sağlamak çok zordur.

Üniversite açılır Şırnak’ta ama Şırnaklılar pek iş bulamaz o üniversitede. Kimi zaman sevdiklerini kaybederler. Sonra siyasilerin sevdiği bir değişle bıçak kemiğe dayanır ve dağa çıkarlar. Kürt çocuklarının dağa çıkmasını önlemek için kimse uğraşmaz, aksine sanki çıkmalarını istiyorlarmış gibi davranırlar.

Sınırlarını koruyamayanlar, insanlarının geleceklerini de, çocukların hayallerini de korumayı beceremezler.

Şırnak’ta Türkçe konuşulmaz, Kürtçe konuşulur çünkü Kürtlerin ana dili Kürtçedir. Yıllardır kabul edilmese de bu böyledir.

Türkçe sonradan öğrenilir ama bir gün gidersen yüzlerinden gülücük eksik olmayan çocuklar seni Türkçe karşılar. Yabancılık çekmeni istemezler. İyi insandırlar çoğumuz gibi ama hayatları zordur.

35 can gitti. Sorumlular kim hiçbir zaman bilinmeyecek. Analar ağlayacak, çocuklar ağlayacak, birileri intikam isteyecek, bazıları dağa çıkacak. Sorunlar çözülmeyecek. 35 can büyük paralarla öldürülüp, katırların sırtında cesetleri köylerine getirilecek ve unutulmak üzere gömülecek.

Bir hata, ne var ki. 35 kişi ölmüş, zaten yaşadıkları bile bilinmiyordu. Büyütmeye gerek var mı? Askerler ölse daha mı iyiydi. Onlar da kaçakçılık yapmasaydı. Devlet açıklamayı yaptı, uçaklardan kimlik kontrolü mü yapılsın. Daha yüzlerce anlamsız cümle sıralanacak. İnsan hayatına değer vermeyenler, kendilerini üstün görenler başkalarının acılarını anlamayacak.

İki evladını kaybeden bir ananın acısını kim anlayabilir ki? Sen mi, ben mi, kim?

Paraları yoktu, dağa çıkmak istemediler ve beceriksiz bir operasyonda, hayatlarında görmedikleri kadar para harcanarak öldürüldüler. Bir tek öldürülmeleri çok maliyetli oldu. Cesetlerini katilleri değil sevdikleri buldu. Ve soğukta 35 canı sevdikleri toprağa verdi.