21 Aralık 2010 Salı

Genelkurmay Arapça ezana karşı mı?

Genelkurmay geçen hafta bir açıklama (muhtıra) yayınlayarak Türkiye’nin dilinin Türkçe olduğunu ve buna taraf olduklarını belirtti. Silaha sahip bir kurumun bir konuda taraf olması, üstelik buna hakkı olup olmadığı da muallak iken pek hoş karşılanmadı.

Açıklamada diğer dillerin ibaresi belirtilmediği için ve ben, o muhturamsı yazıyı ezan okunurken gördüğümden aklımdan askerin Arapçaya ve dolayısıyla Arapça ezana da karşı olabileceği düşüncesi geçti.

Malumü bir ülkede tek dil varsa başka dilde nasıl bir ibadet çağrısı yapılsın ki! Ülkedeki bütün camilerden günde beş vakit Arapça ezanla, Müslümanların ibadete çağrılmasına askerler karşı mıdır yoksa taraf mıdır? Şayet ezan okunabilir deniyorsa, bu durumda diğer dillerde de ezan okunabilir mi?

Tabii ezan Arapça okunabilinir denirse, duaların da Arapça okunması gerek. Ordu buna da karşı değil. Şimdi bütün bunlar Müslümanlar için olan durumlar. Ülkedeki Hristiyan, Musevi ve diğer dine sahip vatandaşların da ibadetlerini hangi dilde yapılacağına karşı çıkılmayacaktır.

Yok Genelkurmay Arapça’ya da karşı ise o zaman ezan Türkçe okunup, dualar Türkçe mi edilecek? Musevi, Hristiyan ve diğer dinlerin mensupları da ibadetlerini Türkçe mi yapacak?

Genelkurmay bu konuda vereceği görüş sonucu Diyanet İşleri’nin konumuna da gözkoyacak olabilir. İnsan aklı, öyle imla hatalı ve tam belirtilmemiş muhtıramsı açıklamayı görünce karışıyor.

Genelkurmay’ın açıklamasını bu açıdan düşünürken, karnım da acıktığı için bir lokantaya gittim. (Bu arada yazıda Türkçe’de kullanılan ama yabancı kökenli kelimeler için özellikle askerlerden özür dilerim.) Menü hem Türkçe hem İngilizce olunca aklım daha da karıştı. Kafamı kaldırıp da bir Çin lokantası da görünce UFO gören masum köylü gibi (Allah rahmet eylesin) şaşırdım.

Genelkurmay acaba bu açıklaması ile dünya mutfaklarına da mı gözdağı veriyordu! O zaman Türkiye'deki bütün Çin, Fransız, Hint, Japon, Amerikan restoranlarının hepsinin acilen Türk mutfağını öğrenmesi gerek. Yoksa silah sahibi bir kurumun taraf olduğu konuda düşman konumuna düşebilirler.

Bununla birlikte sahil kesimlerinde yaşayan yabancılar da Türkçe öğrenmeli, faturalar sadece Türkçe olmalı ve başka dilde çıkan gazeteler derhal Türkçe yayın yapmalı. Gerçi devletin televizyonu bir sürü dilde yayın yapıyor ama o kurumlar içi bir sorun olmalı.

Askerin el attığı konunun çok çetrefilli olduğunu anlayınca, işlerinin ne kadar zor olduğuna bir kere daha inandım. Herhalde zamanları da az olduğu için Türkçeye taraf oldukları bildiriyi imla hataları ile yazmışlardı. Yoksa İngilizceyi çok iyi öğreten bir kurumda Türkçe’nin hatasız konuşulması ve yazılması gerekmez mi?

Türkçeye taraf olan askerimiz yıllardır Türkçeyi en iyi kullanan Türk yazarlarına karşı şefkatini ve nezaketini göstermedi mi!

Eşcinsel olduğunu söyleyen asker adaylarının bunu kanıtlamak için bazen askeriyenin isteğiyle cinsel ilişki sırasında çekilen fotoğraflarını verdikleri bilinen bir uygulama. Her zaman olmasa da hala arada bu tür fotoğraflar isteniyor ve bu sebepten Genelkurmay Başkanlığı’nın dünyanın en büyük porno arşivlerinden birine sahip olduğu iddia ediliyor.

Genelkurmay’ın bu fotoğraflardan oluşan arşivi ne boyuttadır bilemem ama muhtıramsı açıklamadan önce envanter listesinden kitaplıklarına da baktığına ve Milli Kütüphane ile yarışacak bir koleksiyona sahip olduklarına inanıyorum. Bu inancımın da temel nedeni yaptıkları darbelerde basılan evlerden topladıkları kitapların fazlalığı. Bu kadar iyi bir kütüphaneye sahip ordunun hiçbir neferi de Türkçe’yi o kadar hatalı yazamazdı. Olsa olsa zamansızlıktandır.

Ama hala aklımda aynı soru, Genelkurmay Arapça ezana da karşı mı?

9 Aralık 2010 Perşembe

Kasımpaşalılık, doğru söylemektir

Bir başbakanın kızıysanız, size çoğu kapı açıktır. Babanız rektörlerle görüşürken, siz okuyamadığınız o üniversitelerin rektörleri ile aynı salonda bulunabilirsiniz.

O rektörlerin başında bulundukları üniversitede okuyan çocuklar da bu toplantıda kendilerinin dinlenmesini ister. Buna karşılıkta polisler tarafından hem kimyasal gazlarla hem de coplarla cezalandırılırlar.

Bu da yetmez hamile olduğunu söyleyen bir genç kızın düşük yapmasına neden olurlar. Bir anlamda bebek katilidir onlar artık ama bunu umursamazlar çünkü onları suçlayacak bir savcı çıkmaz kolay kolay bu ülkede.

Başbakanın kızı babasının yanında, fahri danışman sıfatıyla toplantıya katılırken, diğer kız çocuğu sadece düşündüklerinin duyulmasını isterken bebeğini kaybedebilir. O kız çocuğu tek başınayken, diğeri babasının ve çevresinin korumacı kanatları altındadır. Babası cumhurbaşkanı olursa kızı da siyasette belki etkili pozisyonlara gelir ve o kanatların yardımıyla uçmaya başlar.

O uçarken, öbür kız çocuğu ise yerlerde sürüklenişini kolay kolay unutamaz ama acısını anlayanlar da bir ömür yanında olur.

Bütün bunlar yaşanırken, ölen bebeği, yaşanan vahşeti büyüten, bir krize döndüren ve yöneticilik becerisi olmadığını gösteren başbakan kendisinden kimilerinin beklediği hareketi yapar ve yalan söyler.

Koskaca başbakan daha gençliklerinin başındaki öğrencilerin dayak yemesini haklı çıkarmak için onların suçlu olduğunu anlatmaya başlar. Çevresindekiler de onun yalanını yalanla sürdürmeye devam eder. Polis işi biraz (!) abartmıştır ama esas suçlu öğrencilerdir.

Kimi gazete yazarları da burada polisi hafiften azarlayıp, suçu öğrencilere atmaya çalışırlar. Bilinmez belki bunun altında kimi kadrosu değişecek yazı işlerine girme hesabı vardır ya da bu kötü bir yalandır.

Şimdi öncelikle Sayın Başbakan; bu yazı size ulaşmaz biliyorum ama belki bir gün okursunuz. O gün ben Beşiktaş’ta gezdim hem de Portekiz’de gazetecilik yapan bir meslektaşımla ve ne molotoflu ne de taşlı bir saldırının izini gördük.

Sizin izlemediğiniz belli olan görüntüleri izledik ve polisin nasıl hırsla öğrencileri dövdüğüne, gazlar sıktığına şahit olduk. Siz bilmezsiniz ama bu ülkenin üniversite öğrencileri haklarını sormayı severler. Bir siyasal partiye bağlı olup olmamaları önemli değildir.

Sizin bilmediğiniz ya da unuttuğunuz bir gerçekte yalan söyleyen başbakanların zamanı gelince bu yalanlarından yaşayacağı utanç tarihe geçer.

Kasımpaşalı olduğunuzu söyleyerek kabadayı tavırlarla dolaşmanızın sahte olduğunun siz de farkındasınız. O mahalle delikanlısı havalarını artık bırakın çünkü yalanlar artık giderek daha fazla kişiyi sıkıyor. Gerçek delikanlı yere düşmüş bir kadına vuran namertlere her şekilde karşı çıkan kişidir.

Gerçek Kasımpaşalı mazlumun yanında yer alır. Çıkarları için yalanlar söyleyip birilerini kollamaz.

Gerçekten delikanlıysanız, o mahalle delikanlılığının bir gıdımını bile aldıysanız bu işe karışan polislerle ilgili bir işlem yaptırsanıza. Ancak yapamazsınız çünkü bu iş için yürek gerekir. O yürekte herkeste bulunmaz.

Belki bilmiyorsunuz ama haberiniz de olsun o kolladığınız polislerin bazıları İçişleri Bakanı’nın da çok konuştuğunu düşünüyor. Başlarındaki Emniyet Müdürü’nün sicili ise oldukça kabarık.

Medyaya, öğrencilere ve halka ayar vermeye kalkmak kolaydır da, bir gün size aynı şekilde davranıldığı zaman içinize sindirmeniz zor olur. Ne var ki laf da edecek gücünüz olmaz.

Sizde polise çatacak yürek yok ama diğer siyasilerde de o yerde sürüklenen, bebeğini kaybeden kızın yanında duracak yürek ve cesaret yok. Oy uğruna evlilik dışı bir bebek dünyaya getirmeyi düşünen kızı unutuyorlar.

O ölen bebeğin hesabı sorulmayacak çünkü koca koca adamlar o bebeğin ölümünün, annesinin yediği dayağın, öğrencilerin gördüğü zulmün hesabını sormaktan korkacaklar. İşlerine de gelmeyecek. Fakat bir gün, belki yıllar sonra bir lanetliler mezarlığı açılırsa o koca koca adamlar o mezarlıkta, lanetlenmiş ruhlarıyla yatacaklar.

6 Aralık 2010 Pazartesi

Bu ülkede çocuk olmak zordur

Kimi ülkelerde yaşam diğerlerine oranla daha zordur ama bazı topraklarda yaşamın yanında çocuk ya da genç olmak da zordur. Bu topraklar da çocukluğun ve gençliğin zorlu geçtiği, pek de şanslı yaşanamadığı yerlerden işte.

Çocukken iyi yaşamak değil hayatta kalmak bile bir başarıdır buralarda. Daha yeni yürümeye başlamışken belediyenin bir çukuruna düşüp ölebilirsin ya da sadece çizgi filmlerde gördüğün canavarların en korkunçlarından trafik canavarı seni bizden alabilir.

Bazen evinin bahçesinde oynarken ya da anneden makarna isteyip dışarı çıktığında askerlerin kurşunlarıyla canını verebilirsin. Sınırlara yakınsan nereden açıldığı bilinmeyen (!) kurşunlarla bu dünyadan ayrılabilirsin.

Kimi zaman sadece koşarken bir polisin tüfeği kafanda patlayabilir. Seni kurtaracak kimse olmadığından saatlerce dayak yiyebilirsin. Yanlış yoldan yanlış zamanda geçtiğin için senelerini hapislerde geçirebilirsin. Bu topraklarda çocuk olmak zordur.

Baban yaşında bir adama satılabilir ya da akrabaların tarafından tecavüze uğrayabilirsin de. Seni bunlardan koruması gerekenler ise genellikle seni koruyamadığı gibi çoğu zaman ölümünde de seni suçlarlar. Bedenin yavaş yavaş çürürken, sen gölgesiz bir şekilde aramızdan ayrılırken arkandan pek de fazla gözyaşı dökülmez. Varlığın gibi yokluğun da normaldir.

Diyelim ki bütün bu badireli çocukluk olaylarını kazasız veya birkaç çizik ile atlattın o zaman başka sorunlar baş gösterir büyüdükçe. Öğrencilik zamanın kanın da biraz hızlı akarken haklarını istemek için gösteri yapmak istersin.

Bu topraklarda bu pek mümkün değildir. Seni gazlarla boğar, yerlere yatırıp acımasızca döverler. Suçun isyan etmektir ya da birilerine yumurta atmak. Sen yine de şanslısındır senden öncekiler göz göre göre öldürülmüş ama katilleri birileri tarafından korunmuştur. Sen sadece dayak ile 'paçayı kurtardım' diye sevinmelisindir.

Ne acıdır ki bir yazara ya da düşünüre yumurta atıp onu linç etmeye kalkanlara ifade özgürlüklerini (!) kullanıyor gözüyle bakanlar aynı yumurtalar devlet katına yaklaşınca ifade özgürlüğü düşüncelerini dolaba kaldırırlar. Sen artık bir tehditsindir. Seni dövmek serbesttir. Bazen kaybolman bile olasıdır.

Okulunda etliye sütlüye karışmadan da yaşamaya çalışabilirsin. Ne var ki bu da zordur. Okuldaki olaylar büyümesin diye görevlendirilen polisler sen kantinde otururken gözlerini saatlerce sana dikip rahatsız etmekte özgürdürler ya da kız arkadaşına laf attıkları zaman susmaz da laf edersen yine başın derde girebilir.

Bu topraklarda çocuk olmak da zordur genç olmakta. Seni koruması gerekenler seni düşman gibi görürken bir de sana zarar verenlere pek dokunmazlar.

Gençliği az bir badire ile atlattığın zaman iş bulman da dert olur. Evde annenden babandan hala harçlık almak yüreğini acıtırken, bir de iş bulamadığın için yüzüne kapanan kapılar seni daha da bunaltır. Tam iş buldum diye sevinirken şayet erkeksen bir de askerlik gelir ki hayatın tam yola girerken en sağlamından yoldan çıkarır yine.

Hırsızlar, yankesiciler seni soyar ama onları yakalaması gerekenler ya biber gazı sıkmakta ya evine gidenleri sorgulamakta ya çocuklara ateş etmekte ya da kendilerine verilen gücü güçsüzlerin, azınlıkların üzerinde denemektedirler.

Bu ülkede çocuk ya da genç olmak zordur zira yetki verilmiş ve halkı koruması istenenler genelde güçlerini sadece kadınların, gençlerin ve çocukların üstünde gösterirler. Asıl mücadele etmeleri gerekenler ise rahatça dolaşırlar.

Buna karşı durması etmesi gerekenler de yumurtanın pahalılığını bilip, öğrencilerin bunu alıp atmasının arkasında başka işler yattığını söyler. Ne de olsa öğrenciler için yumurta bile lükstür bu topraklarda.

22 Ekim 2010 Cuma

‘Baban öldü’ dediler

Bir telefon çaldı. Numara tanıdıktı ve mesafeli bir sesle açtım. İlk ufak şoku karşıda beklediğim ses yerine başkası çıkınca yaşadım. Ama mesafemi koruyarak konuşmaya devam ettim. 10. saniyede babamın öldüğünü öğrendim.

Telefonu kapattığım zaman bildiğim sadece internetini kapamak için bana ihtiyaç olduğuydu. Nasıl öldü, saat kaçta öldü, ölürken acı çekti mi, gözleri açık mıydı bilmiyorum.

Son dönemde görüşmesem de, konuşmasam da babamdı. Olabildiğince soğukkanlı karşılamaya çalıştım. Nasıl olsa ben ona karşı çocukluk yıllarımdan ötürü serttim. Son kez hasta yatağında gördüğümde bile o soğukluğumu korumuştum ve öleceğini biliyordum.

Ama ne var ki o ses baban öldü dediğinde bir garip oldu hayat. Şimdi içimde anlatılmaz bir his var. Kelimelerin bazen anlatamadığı hislerden. Sanki kalbim biraz ağırlaştı. İçindeki kan dondu. Şu an aklıma sormadığım sorular geliyor...

Görüşmesek de babamdı. Ölüm haberini alalı yarım saat olmadı ve ölümün soğukluğu, öleceğini bilsen dahiseni nasıl ürpetiyorsa o şekil ellerimi soğuttu. Arkasından ağlamak istemiyorum babamın çünkü bunun olmaması gerektiğine yıllar önce karar vermiştim.

Yılların beni değiştiren hali bu haberi normal karşıladı. O yüzden şu an bu yazıyı yazdığım ara dışında haberler yazmaya devam ediyorum. Ölüm haberler, siyaset haberleri, ekonomi haberleri... Babam haber olmayacak ve ben içimdeki küçük çocuk için bu yazıyı yazıyorum.

Onun babası öldü 16 gün ve yarım saat önce ama öğrenmesi 14 gün sonra oldu. Şu an ağlıyor, babasıyla Taksim’de yaptığı gezileri hatırlıyor. Daha okula gitmezken onu nasıl mutlu ettiğini düşünüyor.

“Baban öldü” dedi telefondaki ses. Beklediğim bir haberdi ama ölümün soğukluğu şimdi ellerimi soğutuyor. Küçük bir çocuk olsam babam ya aldığı kestanelerle ya da başka bir şekilde ellerimi ısıtırdı. Şimdi o yok ve çocukluğumdan geriye son yarım saattir sadece üşüyen ellerim kaldı.

Hoşçakal baba. Ne kadar görüşmesek de seni severdim...

5 Ekim 2010 Salı

Turgut Özal ve Eşref Bitlis’in ölümü kimlere yaradı?

Son günlerde gündemi oldukça meşgul eden Turgut Özal ve Eşref Bitlis’in ölümleri ilginç tarihlere rastlıyor. Yıl 1993. O tarihte birçok üst rütbeli asker ve ülkenin Cumhurbaşkanı’nı kaybetti Türkiye. Ayrıca 1990’ın ilk yarısında Irak sınırını genişletme ve PKK’yı yok etme fırsatlarını da elinden kaçırdı. Şüpheli ölümlerin ve kimi kararların bu fırsatların kaçmasında etkisi çok büyük oldu.

1993 yılının ve öncesinin ilginç bir özelliği var. O yıllarda Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın ABD Başkanı olan baba George Bush ile arası çok iyiydi. Hatta o dönemden sonra hiçbir cumhurbaşkanı ya da başbakanın arası bir ABD başkanı ile bu kadar iyi olmadı.

Rivayet edilen baba Bush’un Türkiye’nin Musul ve Kerkük’e girmesine ve topraklarına katmasına izin verdiğidir.(1) Türkiye’nin Musul ve Kerkük’e girerek topraklarını genişletmesi demek aynı zamanda PKK’nın burada bulunan kamplarını çevirmesi demektir ki bu o döneme bakınca PKK’yı bitirmek için çok büyük bir fırsattır.

1990 yılında Birinci Körfez Savaşı’nı oldukça iyi izleyen Turgut Özal’ın bu istekleri “temkinli bir siyasetten yana olan Başbakan Yıldırım Akbulut, Dışişleri Bakanı Ali Bozer ve Genelkurmay Başkanı Necip Torumtay ile karşı karşıya kalır, Özal'ın tutumuna tepki gösteren Dışişleri Bakanı Ali Bozer (11 Ekim 1990), Milli Savunma Bakanı Safa Giray ve Genelkurmay Başkanı Necip Torumtay (3 Aralık 1990) görevlerinden istifa ederler. Ayrıca Özal'ın uygulamak istediği aktif siyaset muhalefet tarafından sert biçimde eleştirilir.”(2)

Son çıkan belgeler ışığında dönemin Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis Özal’a bir mektup yazarak Kürt sorununa çözüm öneren bir plandan bahsediyor. “Kod Adı: Kale’ olarak tanımlanan planda öncelikli olarak terör belasının defedilmesi gerektiği belirtiliyor. İkinci aşamada ise Kürt halkına yönelik ılımlı adımların atılması için devlet politikası oluşturulması gerektiği vurgulanıyor ve ‘Bölge halkının kazanılması zaruridir. Halk yanlış yönetim ile terör örgütü arasında sıkışmış durumdadır. Bunu suiistimal eden unsurların bertaraf edilmesinin zorunluluğu ortadadır’ tespitinde bulunuluyor.”(3)

Ancak aşikar olan bir gerçek de Turgut Özal’ın Eşref Bitlis ile birlikte uygulayacakları bir planda sınırı genişletebilecekleri, politik ve askeri yöntemlerle Kürt halkının sorunlarını çözebilecekleriydi.

Özal’ın Kürt sorununda devletin atması gereken adımları kavradığı, Orgeneral Bitlis’in önerisiyle Milli Güvenlik Kurulu’nun 27 Ağustos 1992 tarihli toplantısını Diyarbakır’da topluyor. Gösterilmek istenen Kürt halkının standartlarını yükseltmeden, terör sorununun halledilemeyeceği.

Baba Bush her ne kadar Türkiye’nin topraklarını genişletmesine izin de verse Eşref Bitlis’in yazdıklarından anlaşılan kimi ABD’li komutanların, bazı Türk subaylarının ve bölgedeki kimi iş adamlarının karışık durumdan yararlandığı. Bu süreçte yaşananlar da PKK’nın yok edilmesinin, Güneydoğu Anadolu bölgesinin huzura kavuşmasının çok büyük bir rantı engelleyeceği yönünde.

Loretta Napoleoni’nin “Modern Cihat” kitabında belirttiği gibi, “Susurluk kazasında ölenlerin, Abdullah Çatlı, Hüseyin Kocadağ ve Edip Bucak’ın tümünün Avrupa’ya uyuşturucu kaçırma işinin içinde olduğu anlaşıldı. Avrupa’ya giren uyuşturucunun yüzde 70 ile 80’i Türkiye üzerinden gelmektedir. İnsan Hakları İzleme Komitesi’ne göre 1990’ların sonunda Türk mafyasının yıllık uyuşturucu bütçesi yaklaşık 50 milyar dolardı, bu rakam Türk hükümetinin yıllık bütçesinden (48,4 milyar dolar) biraz daha yüksektir. Üst düzey politikacılar da bu yasadışı ticaretin içindedir. 1997’de İtalyan anti-mafya komisyonu, Türk mafyasıyla yakın bağları olduğunu düşündüğü Türk Dışişleri Bakanı Tansu Çiller’in ülkeyi ziyaret etmesine itiraz etmiştir.”(4)

Uyuşturucunun ve silah kaçakçılığının devam etmesi için bölge karışık kalmalıydı ancak Özal’ın yürüttüğü politika ve Eşref Bitlis’ten aldığı destek her şeyi değiştirebilirdi. Özal’ın ordu içinde anlaşamadığı genelkurmay başkanlarının görevden ayrılması ve istediği kişileri ataması da bazı kesimleri rahatsız etmiş gibiydi.

Eşref Bitlis’in sorunun çözümü için güvendiği kurmaylar ile çalışmaya başlamıştı. Bu askerler arasında Diyarbakır Jandarma Alay Komutanı Bahtiyar Aydın (22 Ekim 1993’te Lice Asayiş Bölük Komutanlığı binası önünde vurularak öldürüldü), Tunceli Jandarma Komutanı Albay Kazım Çillioğlu (3 Şubat 1994’te lojmanında intihar ettiği açıklandı) ve Mardin Jandarma Alay Komutanı Rıdvan Özden’in (12 Ağustos 1995’te PKK ile girdiği çatışmada alnından vurulduğu söylendi ve otopsi yapılmadan toprağa verildi) olduğu biliniyor.

Eşref Bitlis’in ölümünün ardından dönemin Genelkurmay Genel Sekreteri Yaşar Büyükanıt’ın, uçağının düşmesinden sadece iki saat sonra Genelkurmay Başkanlığı adına yaptığı açıklamada olayın kaza olduğunu söyledi. Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş’in de “uçağa sabotaj yapılması mümkün değildir” açıklamasında bulundu.(5)

Turgut Özal’ın ölüm tarihinin de ayrı bir özelliği mevcut. “16 Nisan 1993’te Abdullah Öcalan Bekaa’da düzenlenen ikinci bir basın toplantısında daha önceden ilan ettiği ateşkesin uzatıldığını resmi olarak duyurdu. “Ankara’nın Kürt kültürel haklarını hayata geçirmesi, ihlallere son vermesi, genel af çıkarması ve Kürtçe yayıncılıkla eğitimin üzerindeki bütün kısıtlamaları kaldırması konusunda çağrıda bulundu. Bu çağrı, Öcalan’ın Türk-Kürt federasyonu, hatta bağımsızlık umutlarından vazgeçmiş olduğu anlamına gelmiyor, yalnızca Özal’ın hareket serbestisinin siyasi sınırlarını gayet iyi kavradığını gösteriyordu.”(6)

Ancak ertesi gün Turgut Özal’ın öldüğü bütün haber kanallarında geçiyordu. Eşref Bitlis, Turgut Özal ve arkasından Bitlis’in kurmaylarının ölümüyle o zamana kadar daha çok askeri mücadele ile çözüleceği düşünülen ve ilk kez devlet politikaları olmadan bu sorunun çözüme kavuşamayacağı görüşü son buldu.

Dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Başbakan Tansu Çiller ve Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş Kürt sorununu sadece askeri mücadele ile çözülecek gibi ele almaya devam ettiler.

İlginçtir o tarihte iki şüpheli ölüm olmasa PKK sorunu daha önceden çözülebilirdi. Ancak bu çözülme kimilerinin pek de işine gelmiyor gibiydi. Son olarak ilginç bir not da Osman Pamukoğlu’ndan, 5 Nisan 1995’te PKK’yı bitirmek için o zaman en güçlü olduğu İran topraklarındaki Jerma-Betkar Kampı’na baskın yapılması kararı alınıyor. Ancak dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in emriyle acilen toplanan MGK bu operasyonu iptal ediyor ve o gün kampta olan 358 PKK’lı İran’dan ayrılıyor. Ardından, 4 gün sonra Ortaklar Karakolu basılıyor ve 15 asker öldürülüyordu.(7)

Bölgede şiddetin kol gezmesini isteyen güçler sorunu çözebilecek her türlü öneriyi engelliyordu. Bu ister politik ister askeri olsun birileri PKK ve askerin çarpışmasının bitmesinin kendi çıkarlarına ters düşeceği için önüne geçiyordu.

Sonuç olarak iki ölüm ve çevresinde yer alan ölümler çok açık olmasa da bölgede çıkarları olan ve birbirleriyle işbirliği yapan bir grubu rahatsız etmişe benziyor. Watergate Skandalı’nın çözülmesindeki gibi parayı takip ettiğimiz zaman, özellikle de uyuşturucu ve silah parasını, bize kimi failleri ele veriyor.

1- http://tr.wikipedia.org/wiki/Turgut_%C3%96zal ayrıca http://www.voanews.com/turkish/news/a-17-a-2003-01-18-10-1-87926352.html
2- http://webcache.googleusercontent.com/search?q=cache:JSee93aEuXcJ:tr.wikipedia.org/wiki/K%C3%B6rfez_Sava%C5%9F%C4%B1+%C3%96zal+necip+torumtay+sava%C5%9Facak+general&cd=3&hl=tr&ct=clnk&gl=tr
3- http://www.ntvmsnbc.com/id/25137395/
4- Loretta Napoleoni, Modern Cihat, s:240, Bulut Yayınları, 2003
5- http://www.stargazete.com/gazete/yazar/mehmet-altan/esref-bitlis-cinayeti-ndeki-askeri-savcilar-299458.htm
6- Aliza Marcus, Kan ve İnanç – PKK ve Kürt Hareketi, s:286, İletişim Yayınları, 2009
7- Serdar Akinan, Kan Uykusu – Hakkari 1993-1995, s:90-97, Karakutu Yayınları, 2007

27 Eylül 2010 Pazartesi

Çocuklar ve zehirli etler

Esasında bir haftayı geçti malumunuz zehirli et meselesi. 12 ton ette Listeria Monocytogenes ve Salmonella bakterileri tespit edilmişti. Sonrasında bu etler imha edildi edilmedi konusunda polemikler çıktı, son nokta olarak Tarım ve Köyişleri Bakanlığı Teftiş Kurulu Başkanı Metin Süerdem bu etleri yediğimizi söyledi.

Şahsen bir zamandır mide ağrıları çeken ve sonunda midesinin bir bakteri yüzünden hastalandığını öğrenen biri olarak artık o etlerden yediğime inanıyorum.

Can sıkıcı bir durum ama daha da can sıkıcı olanı bu konuda hukuki olanaklarımın da fazla olmaması. Zira zehirli etlerden hastalık kapıp kapmadığım belirlenemiyor. Dava açsam bile kazanmak mucize gibisinden.

Şimdi etlerin hastalıklı olduğu biliniyor. Raporlar da var ancak bir şey yapılamıyor. Zamanında belki bu konu gündeme gelseydi durum daha farklı olabilirdi. Benim durumumdaki kişilerin yapabileceği gibi tek çözüm bu konuda vatandaş olarak gerekli yerlere soru sormak ve hakkımı aramalarını istemek.

Hakkımı ararken de mide rahatsızlığı çeken biri olarak merak ettiğim bir iki noktaya değinmek istiyorum. Öncelikle Steakhouse, Whooper ve hamburger etlerinde (bilmeyenler için ilk iki ürün; Burger King’in özel hamburger çeşididir) bakteri bulunduğu, hastalıklı oldukları ne kadar zamandır biliniyordu?

Bu etler yüzünden hamile kadınlar düşük yaptıysa, çocuklar öldüyse ya da benim gibi mide rahatsızlıkları arttıysa kim hesap verecek? Bu sorunun cevabı biraz zor biliyorum çünkü o ölümler ya da hastalıklar etler yüzünden olmadı denebilir ve aksi kanıtlanamaz da.

Peki ama bir çocuk dahi olsa, bu etlerden birini yeseydi ve ölseydi ne yapılacaktı. Olayın üstü örtülecek miydi?

Taş atan çocukların hapishanelerde çürümemesi, hayat ile bağlarının kopmaması için o kadar uğraşılırken hamburger etleri için ses çıkarmamak bana çok da dürüstçe gelmiyor.

Belki bu etlerin hepsi restoranlarda satılmadı ama okul kantinlerine gitmediğinin de garantisi yok. Başkalarının çocuklarını düşünen ve endişelenen, bazen tanımadığımız bir çocuğun başına gelenlere üzülen, o üzüntü esnasında içten içe o kötü olayın kendi çocuğumuzun başına gelmediği için şükreden bizlerin nasıl olup da kendi çocuğumuzun sağlığı için bu kadar önemli olan bir olayı es geçtiğimizi aklım almıyor.

Acaba kaç veli okuldaki yemekhanede ya da kantinde satılan etlerin araştırılmasını istedi?

Tabii bize bir şey olmaz inancının bu duyarsızlıkta rolünün büyük olduğuna inanıyorum. Gaz tüplerini çakmakla kontrol eden, “bize neler yedirmişlerdir şimdiye kadar” diyen bir toplumun bu olay karşısında da, “aman canım çoktan yemişizdir o etleri” diyeceğini duyar gibiyim. Hatta diyenler kesin çıkmıştır.

Ne var ki bu duyarsızlığın kendimiz değil de çocuklar için olduğunu düşünmek beni daha da korkutuyor. İnsanların kendi çocuklarının sağlığı için bile soru soramadığı, hakkını aramadığı bir yerde yaşamak en korkunç kabuslardan bile beter.

13 Eylül 2010 Pazartesi

Korkmaya gerek yok

Referandumdan “evet” çıktı. Şimdi bir grup büyük sevinç yaşayıp, bu değişikliğin yeni bir Anayasa için önemli bir adım olduğunu düşünürken, “hayır” oyu verenler ülkenin karanlığa doğru ilerlediğini düşünüyor.

“Evet” oyu veren ya da boykot ederek en azından darbe anayasasına karşı olduğunu gösterenler için bazı önemli noktalar vardı bu referandumda. Öncelikle Anayasa’nın Geçici 15. Maddesi’nin kaldırılarak darbecilerin yargılanmasına imkan tanınmasıydı.

Çoğunluk Kenan Evren ve arkadaşlarının yargılanamayacağını söylese de en azından artık darbe yapanların yargılanabileceğinin gösterilmiş olması önemli bir nokta. O 12 Eylül ki en acı anılarını Diyarbakır Cezaevi’nde bırakırken sağcısıyla solcusuyla on binlerde unutulmayan izler bıraktı.

Bugün bakılınca Anadolu ülkücüsü denen vatanını seven ancak kendilerinin kullanıldığını da unutmayan kesimin, MHP lideri Devlet Bahçeli’yi dinlemeyerek neden evet dediğini anlamak çok zor değil. Kendilerinin kandırıldığına inana ülkücüler 12 Eylül ile hesaplaşmak için “evet” dedi.

Bir diğer “evet”çi grup ise artık çoğunluk olduklarını bilen ve laik elit kesimin ideolojisinden sıkılanlar. Bu ideoloji ki en basitinden TBMM’de 411 milletvekilinin başörtüsü yasağı kalkması için evet demesine karşın, Anayasa Mahkemesi’nin bu kararı onaylamasıyla göründü. Başka bir örnek de kendilerinden olmadığı düşüncesiyle Abdullah Gül’ün önüne 367 oyu çıkaranlar.

Bir de ordunun yanlış işler yaptığını belirterek iddianame yazan savcının dönemin Genelkurmay Başkanı’nın emriyle Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nca (HSYK) derhal görevden alınması ve avukatlık dahil yapamayacak şekilde cezalandırılması var. Bu kararın alınması için Yaşar Büyükanıt HSYK’ya ‘emir’ verdiğini kendisi açıkladı.

Artık toplumun değişim isteyen sesine kulak tıkayanlar ne yazık ki sandıkta yenildiler. Halk kendini kandıranları istemediğini ve daha fazlasını talep ettiklerini bir kez daha gösterdi. Ayrıca Türkiye bir şekilde son 30 yılıyla hesaplaştı.

Güneydoğu’da BDP’nin etkili olan boykotu da ülkenin en önemli sorununun Kürt meselesi olduğunu göstermesi açısından önemli. Artık açılımın kaldığı yerden devam etmesi gerekiyor.

Referanduma “evet” oyu verenlerin Kürt açılımına da dolaylı olarak destek verdiği gerçek çünkü bu ülkede yaşayanlar artık ülkedeki iç savaşın bitmesini istiyor. Şayet Kürt açılımı sanıldığı gibi halkın büyük tepkisini çekseydi sandıkta beklenenden fazla “evet” oyu çıkmazdı ya da MHP’nin kalesi olan kimi bölgelerde “hayır” önde giderdi.

“Evet” oyu verenler en kısasından yıllardır yaşananlardan bıkan, usanan ve daha iyiyi isteyen insanlar. Bir de “hayır”cılar var. Ülkenin daha kötüye gideceğinden korkan bu sebepten iktidar partisinden gelen Anayasa maddelerinin değişikliğine karşı olanlar.

Onların korkularını anlıyorum ve benim gibi düşünen kişiler olduğunu da biliyorum. Ancak unutulmaması gereken biz geçmişte yaşananlar yüzünden, somut olaylar sebebiyle “evet” dedik. Her zaman korkular, tedirginlikler olacaktır. Bu korkular ilerleme isteğimizi, değişimleri etkilememeli. Umut olmadan yaşamak çok zordur.

Ve son bir söz. Şayet sizin korktuğunuz gibi ülke daha karanlığa gider bir hal alırsa emin olun ki “evet” verenler de sizin yanınızda durur ve ülkenin bir daha karanlıklara gömülmesine karşı çıkar.

17 Ağustos 2010 Salı

Sokakta top peşinde koşmak


Referandummuş, askerler sivillere boyun eğmişmiş, evetçiler ile hayırcılar birbirine girecekmiş, yaz sıcakları daha da devam edecekmiş, ünlüler birbileri hakkında konuşuyormuş... Boşver.

Canım uzun süredir top oynamak istiyordu. Ama öyle halı sahada altışardan değil. Bildiğin mahalle arasında asvaltta ya da eskiden mahallelerde olan boş alanlarda. Şimdilerde o boş alanları bulmak, çölde vaha bulmak gibi zor olduğundan asvalta bile razıydım.

Ne var ki arabaların, şehrin yollarından fazla olduğu İstanbul’da her 10 saniyede bir kesilmeyecek maç yapmak da kolay değil. Bir de tabii artık büyümüş bir adamla maç yapmak isteyecek kaç çocuk var durumu...

Yine de içimde acayip top oynama isteği vardı. Zaten susmuştum; yaşananlara, ülkede ve dünyada olanlara buğulu bir camın ardından bakar gibi bakıyordum.

Yaz sıcağında ne yapacağını bilmez bir haldeyken, iki gün bir yere gideyim düşüncesindeyken, uzaktan gelen bir daveti kabul ettim. Bir süredir aklımda olan Şırnak’a, çocuk olmanın zor olduğu o topraklara gittim.

Hava kararıp, Güneş yerini Ay’a bırakmak üzereyken girdiğim tozlu şehirde çok kısa sürede bir grup arkadaş buldum. Yaşları 8 ila 10 arasında değişen bir grup ufak arkadaş. Kendi aralarında Kürtçe konuşsalar da benimle Türkçe konuşma nezaketini gösterdiler.

Biraz sohbet ettik bakkalın önünde. İlginçtir, biz de küçükken bakkalın önünde muhabbet ederdik. Galiba herkesin bir bakkal önü muhabbet dönemi oluyor hayatta ya da oluyordu.

Hava artık tam kararıyor derken de bir top geldi ayaklara ve ufaktan bir maç çevirdik. İçimdeki çocuk mutlu bir haldeyken ben yeni arkadaşlarımdan çalım yememeğe çalışıyordum.

Kuru sıcakta biraz terleyerek bitirdik maçı. Güldük, fotoğraf çektirdik. Hayattan son bir kaç laf edip ayrıldık. O sırada birbirimizi bir daha belki hiç göremeyeceğimizi onlar değil ama ben düşünüyordum. Büyümenin kötü etkisi artık ayrılıkları bilmek ve onlardan hoşlanmamak.

Top oynamak için saatlerce yol yapmış, top oynarken eskiden büyüklerin kapıldığı endişelere artık kendi kapılan biri olsam da anladım ki; bazen buğulu camları silmek için çocuk olmak ve sokakta top peşinde koşmak gerekiyor.

Aklınıza takıldıysa, bilin ki Şırnak çok güzel bir yer. O haberlerde gördüğünüz gerginlikler pek yok gibi. Hele çocukları çok ama çok şirin. Taş atmıyorlar o kadar da fazla ama attıkları paslar çok fena.

İnsanları da artık unutulmuş derecede misafirperver. Bazen olaylara daha iyi bakmak için, çocukluğunu bir sırt çantasına koyup yola çıkmak gerekiyor.

Eskisi gibi mahalle arasında top koşturmak ya da lastik atlamak isteyenler olursa Şırnak’a da bir bakın derim. Artık büyük şehirlerde bulamayacağımız çocukluğumuzdan izler orada hala mevcut ve yok oldu sandığımız insanlığın da...

15 Temmuz 2010 Perşembe

Suskunluk

Mevlevilikte ölüm yoktur sadece susmak vardır. Ben seninle konuşmadığım her gün susuyorum...

7 Temmuz 2010 Çarşamba

Sözü muteber olmayan malum paşa

Eskiden mahalleler vardı ve o mahalleler şimdikilerden oldukça farklıydı. Komşuların hepsi birbirini tanır, mahallenin çocukları sürekli birlikte oynar, küçükler büyüklerine saygı gösterir ve birinin başı sıkıştığı zaman tüm mahalle yardıma koşardı. Yani şimdiki mahallelerden hakkaten farklıydı.

Akşamları mahallenin delikanlıları bakkalın önünde kasaların üstüne oturur, muhabbet ederlerdi. Bir büyükleri geçtiği zaman da ayağa kalkar ve selam vererek, hal ve hatırlarını sorarlardı. Büyükleri bir şey dediği zaman da can kulağıyla dinlerlerdi zira büyüklerin sözü muteberdi.

Artık o mahalleler yok. O saygı ve sevgi de çok zor bulunuyor. Sözüne güvenilecek adamların, büyüklerin sayısı ise giderek azaldı. Ne var ki bu azalma sadece mahallelerde değil toplumun her kesiminde böyle. Sanki mahalleler yok oldukça, güvenilir kişiler de yok olmakta...

Şimdilerde hangi mevkide bulunduğuna bakmaksızın insanlar akıllarındaki şüpheleri, kanıtlayamasalar da sanki gerçekmiş gibi söyleyebiliyorlar. "Benim düşüncem" ya da "kişisel kanaatim" lafını kullanmaya bile gerek görmüyorlar.

Son olarak Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, darbeye ait planları Taraf gazetesine (kendi sözleriyle malum gazeteye) polisin sızdırdığını söyledi. Bu iddiasını destekleyecek bir kanıt bile sunmaya gerek de duymadı. Ne de olsa o koskoca ordunun komutanı. Her sözünün gerçek olması gerekir gibi bir durum mevcut.

Ne var ki halefi Yaşar Büyükanıt da kimi açıklamalar yapmış ancak kanıtlayamamıştı. Başbuğ da Büyükanıt gibi sert mesajlar vermiş ancak kağıt parçası dediği belgeye uzmanlar gerçek belge, boru dediğine ise lav silahı demişlerdi. Yani Başbuğ ne zaman kesin bir dille, kanıt sunmadan düşüncelerini söylese yanıldı.

Başbuğ’un konumunda, konumunu geçtim yaşındaki biri için çok zor bir durum olmalı. Onca güce sahip olduğun halde söylediklerinin doğru çıkamaması. Ayrıca sana emanet edilen çocukların hayatlarını gerektiği gibi koruyamamak çünkü gerçek bir komutan kendisine emanet edilen her askerden sorumludur ve komutanlarının döşediği mayınlar yüzünden o çocuklar ölürse komutanlara gereken cezayı vermekten çekinmez, çekinmemelidir.

Başrolünde Robert Redford’un oynadığı Son Kale (The Last Castle) filminde ABD ordusunun en kudretli komutanlarından biri emrindeki askerleri verdiği yanlış bir karar sonucu öldürdüğü için hapse giriyordu. Acaba Türkiye’de böyle bir durum olsa, kaç komutan buna benzer bir ceza alır?

Mustafa Kemal’in o herkesçe bilinen Kocatepe’deki fotoğrafı geliyor bazen aklıma. Büyük Taarruz öncesi ordusunun nasıl bir taktik izleyeceğine son kez bakarken ve düşünürken. Şimdi acaba kaç Genelkurmay başkanı Güneydoğu’da dağa çıkıp askerlerin izleyeceği harekatı öyle düşündü? Kaçı en yüksek rütbedeyken siperde askerleriyle yatıp çatıştı? Ve kaçı o çatışmaların ardından bu sorunun silahla çözülemeyeceğini anladı?

3 Temmuz 2010 Cumartesi

Doğumlar ve ölümler

Evlerde bazen eskiden kalma, ambalajı bile açılmamış eşyalar durur. Sahibi dışında evdeki kimse anlamaz ve bilmez o eşyanın neden ambalajının dahi açılmadığını. Şayet bu eşya ile ilgili daha önce soru sormak isteyen bir iki kişi sert cevap da aldıysa orada bir tabu oluşur.

Kimi zaman ambalajı bile açılmamış eşyaların yerini kimseye okuması için verilmeyen bir kitap alır ya da kimsenin varlığından dahi haberi olmadığı bir günlük. Tabunun oluşmasından sonra oluşan merak da her geçen gün artar ancak bu eşyaların hikayesini öğrenmek için hep zaman gerekir.

Genellikle de bu tür eşyaların arkasından bir aşk hikayesi çıkar. O ambalajı açılmamış eşya aşık olan kişiyle birlikte alınmış veya birlikte kullanılacaktır. Ancak hayat ya da cesaretin yetmemesi buna bir şekilde engel olmuştur. Artık eski günlere dair tek korunacak hatıra bu herkesten saklanan eşyadır.

Yıllarca sevilmiş ve bir gün, kimi zaman hayatın son deminde bile birlikte olunur diye düşünülen kişinin ölüm ilanı, çok eskiden hediye edilmiş bir kitabın içinde saklanır. Geceleri o kitabın aynı sayfası açılır ve ölüm ilanına bakılarak, yaşanamamış güzel günlerin hayaliyle bir damla gözyaşı yanaklardan süzülür. Sonra aynı ölüm ilanı gibi gözyaşı da herkesten saklanır.

Sabaattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna’sındaki gibi her şeyi anlatan bir günlükte olabilir bu eski aşkı anlatan eşya. Kısaca her yaşanamamış ve yaşanamadığı için pişmanlık duyulan aşktan bir eşya vardır.

Bazen böyle şanssız olunmaz da... İnsanın yeniden doğduğu bir gün olur. O günle birlikte hayatı yeni bir gözle görmeye başlar. Tüm yaşananlar geçmişte bir önceki yaşamda kalmıştır. O gün alınan nefes tıpkı yeni doğmuş bebeğin ilk nefes almasında ciğerlerini yakması gibi ciğerleri yakar. Gözler ilk kez ışık görüyormuşcasına acır. Bunlar yeniden doğumun işaretleridir.

Artık şarkılar daha anlamalı, hayat daha güzeldir. Tüm bunları paylaşacak biri vardır. Yapılan her şeyde insan kendisini değil öncelikle sevdiğini düşünür. Bu yeniden doğumun en büyük artısı artık hayatı kendinizden daha çok sevdiğiniz biri için yaşamanızdır. Eşyaların saklanmasına gerek yoktur, önemli olan paylaşılmasıdır.

Bu yeniden doğumlar gibi ilk ölümler de mevcuttur hayatın içinde. İnsan sadece bir kere ölmez. Yaşamın içinde onu öldüren haberler alır ya da durumlarda kalır. Kimi zaman uzaklardayken ölür insan. Öldüğünü ise aradan bir zaman geçtikten sonra alır ve hayatın içinde yaşayan ölüye dönüşür.

Bazen de yaşadığı bir anda öldüğünü, o anın ardından hayatının bir daha eskisi gibi olamayacağını anlar. Zaman her şeye derman olsa da bazı durumların şifası yoktur. Açılan yaraları kapatabilecek tek ilaç zaman değil, o yarayı alan diğer kişidir.

Ayrı ayrı cehennemlerde yaşanır. Geceler kabuslarla geçer, gündüzler bir ölünün yaşamaya çalışması gibidir. Yaralar acır, ara ara kanar ama zamanla da iyileşmez. O yaraların aynısına sahip kişi ile yanyana gelmeden yaralar iyileşmeye başlamaz. Şayet cesaretleri ve istekleri varsa ayrı ayrı cehennemi yaşayanlar birlikte bir cennet yaratabilirler, birlikte yaralarını iyileştirebilirler.

Zaten yaşamaın ilginç yanı cenneti de cehennemi de ölmeden insanlara yaşatabilmesidir. Bir çift gözün gülümseyen bakışıyla dünyada cennet bulunabilinir. O bakışın ömür boyu sizden uzaklaşmasıyla cennet bahçeleri bir anda ateşlerin yaktığı cehenneme dönüşebilir.

Hayat cehenneme dönüşürse artık tabu olacak bir eşya var demektir ve o eşya yaralar kanarken, cehennem hayatı yaşanırken, geçmişi düşünüp bir an nefes almak için saklanır. O anının belki de tek kirlenmeyen, paylaşılmamış saflığıdır o eşyalar.

Hayata bir kez gelinir. İnsanlar cesaretleri yoksa, istediklerini yapacak güce sahip değillerse bir ömür cehennemi yaşayabilirler. Fakat kişi hayatta ne istediğini biliyorsa, mutluluğu nasıl yaşayacağını görüşse, onun arkasından gözünü bir an bile kırpmadan gidebilir. İnsanların ne diyeceği, dışarıdan nasıl görüneceği önemli değildir çünkü gerçek aşk çok zor bulunur ve ona sahip çıkmak için her şeyi göze almak gerekir.

Hayata bir kez gelinir, bir kaç kere doğulur ve bir kaç kere ölünür ancak gerçekten bir kere yaşanır.

29 Haziran 2010 Salı

Acı bir kekik kokusu

Baharatlar içinde kekiğin ayrı bir yeri vardır benim için. Genzi hafiften yakan ama naneden farklı bir ferahlık veren o koku bana anneannemi hatırlatır. Çocukluğumdan beri ne zaman bir aktara girsem baharatların o insanın başını döndüren kokusu içinde kekiğin kokusu ayrı bir şekilde gelir ve ben bir şekil çocukluğuma dönerim.

Kekik toplamak için yaylaya çıkan köylülerden ikisinin güvenlik güçleri tarafından öldürüldüğünü okuyunca garip bir şekilde kekik kokusu geldi burnuma. Kekiğin o insanı bir anda ayıltan muhteşem kokusu.Ve ilk defa çocukluğuma dönemedim.

Hiçbir zaman değişmeyen binlerce yıldır aynı olan kekik kokusuna karşın Türkiye’de bazı şeylerin değişmeye başladığı bu acı haberle biraz ortaya çıktı. Tıpkı büyüdükçe çocukluk anılarımızın da kirletildiğini gördüğümüz gibi...

Haberin ardından kimi medya kanallarında teröristlerin köylülere ateş açtığı haberleri yazıldı. O haberleri okuyunca artan şiddet olaylarına bir yenisi eklendiği ve giderek eskiye döndüğümüz zannedilebilinirdi. Olaydan yara almadan kurtulanı tek kişi yaşadıklarını anlatırken birden üstlerine otomatik silahlarla ateş açıldığı söylüyordu. Bu durumda bunu yapanlar ancak ülkeyi bölmek isteyenler olabilirdi.

Ancak kekiğin yoğunluğu giderek artan kokusuyla ortamdaki diğer kokuları bastırması gibi gerçekte hızlı bir şekilde orataya çıktı. Hatay Valisi bir açıklama yaparak olayın kaza olduğunu ve güvenlik güçlerinin köylüleri terörist zannettiğini belirtti. Artık olayların saklanamayacağı, er ya da geç açığa çıkacağı bilindiği için yalan söylemeye gerek yoktu. Açıklanması gereken o köylülere neden bir uyarı yapılmadan ateş edildiği ve kekik topladıklarının nasıl anlaşılmadığı.

Gerçekleri açıklama durum Gediktepe’de 11 askerin öldürülmesinde de yaşandı. Hakkari Tümen Komutanı Gürbüz Kaya, Başbakan ve komutanlara verdiği brifingte saldırganları gördüklerini ama “köylü” zannettiklerini ifade etmişti.

Bu arada Gürbüz Kaya 27 Mayıs 2009’da 7 askerin mayına basarak şehit olması olayıyla da ilgili olarak gündeme gelmişti. İlk olarak PKK’nın yerleştirdiği mayınlar sonucu öldüğü açıklanan askerlerin daha sonra ordunun koruma amaçlı yerleştirdiği mayınlara bastığı ortaya çıkmıştı. Bu sırada Gürbüz Kaya ve Tuğgeneral Zeki Es telefonda askerlerin kendi yerleştirdikleri mayınlar sonucu öldüğünü konuşmuş ancak bu bilgiyi ilk anda kamuoyu ile paylaşmamışlardı. Neden paylaşmadıkları ise hala tam olarak belli değil.

Şimdilerde esas akla takılan sorulardan biri de Hakkari’de köylü zannedilen saldırganların esasında kaçakçı olduğu da düşünülerek mi bırakıldıkları. Malum bölge pek çok kaçakçılığın ana noktası ve bu işten kazancı olan büyük de bir grup var.

Ne var ki bunun cevabını bulmak şu sıralar çok zor. Gerçekler yavaş yavaş açıklanıyor olsa da kekik toplayan insanların öldüğü bir ülkede her gerçek hala kolay kolay açıklanamaz.

Artık sofrada, aktarda ne zaman kekik kokusu duysam biliyorum ki acı bir tat da bir taraftan kalbimi yakacak. Aklıma kekik toplamak için yaylaya çıkan ve vurulan o köylüler gelecek. Onlarla birlikte öldürülmüş diğer masumlar, Ceylan gibi, Buse gibi ve adını duymadığımız binlerce masumla birlikte...

Bir de Nazlıcan. Ahmet Kaya’nın şarkısında anlattığı göğüsüne kekik süren Nazlıcan...

4 Haziran 2010 Cuma

Özür dilemek işe yaramaz bazen…

Birini kalbinin en acı veren yerinden kırdığın zaman,

Birinin hayatını mahvedip, çekip gidip tekrar hayatına girmek istediğin zaman,

Seni sevenlerin aşklarına layık olamayıp, onları yerlere attığın zaman,

Masada, evde, telefonun başında üzülen birini bıraktığın zaman,

Masum birinin ölümüne sebep olduğun zaman,

Hiç suçu olmayan bir masumun üstüne çamur attığın zaman,

Sadece gururundan birine aşkını açıklayamayıp kaybettiğin ve sonra aşkın gurur dinlemediğini anladığın zaman,

Kopardığın çiçek solduğu zaman,

Sokaktan ya da veterinerden aldığın bir hayvanla yuvanı paylaşıp, sonra bakamayacağını anlayıp onu geri götürdüğün zaman,

Verdiğin sözleri tutmayıp, insanları hayal kırıklıklarına uğrattığın zaman,

Bir çocuğun gülüşüne engel olduğun zaman,

Senden güçsüz birine zorbalık yapıp pişman olduğun zaman,

Yalanlar söyleyip, o yalanlar ortaya çıktığı zaman,

İnsan hayatından daha önemli değerler olduğunu düşünüp, ölüm anında bu fikirden vazgeçtiği zaman,

Yaşadığını anladığın minik anları sana yaşatanları yüzüstü bırakıp, geri dönmek istediğin zaman,

Sadece intikam almak için karşındakine sana yaptığının daha fazlalarını yaptığın ve pişman olduğun zaman,

Yaptıklarından pişman olup ağladığın zaman,

Alçaklığı seçtiğin zaman,

Sana güvenenleri yüzüstü bıraktığın zaman,

Sokakta oynaması gereken çocukların hapiste çürümesine ses çıkarmadığın zaman,

Yapılan hileleri bilip, bunlara susarak ortak olduğun zaman,

Zalimlere korkudan boyun eğdiğin ve sonra çocuklarına bunları anlatman gerektiği zaman,

Özür dilemek bir işe yaramaz…

1 Haziran 2010 Salı

İsrail’in kanlı baskını ve Hitler

Boğazın mavi sularına bakarken gelen haberlerle o masmavi sular birden gözümde kırmızıya döndü. Minik balıkçı kayıkları kocaman gemilerin arasında rızklarını çıkarmak için nasıl uğraştıklarına bakıyordum, önce İskenderun’dan, ardından da Gazze’ye giden yardım gemilerinden kötü haberler geldiğinde.

İskenderun’daki askerler nöbet değişimine giderken uğradıkları saldırı sonucu hayatlarını kaybetti. Birkaç saat geçmeden de uluslararası sularda seyreden ve Gazze’ye insani yardım görüten gemilere İsrail ordusunca operasyon düzenlendi.

Operasyonda ya da baskında veya işgalde pek çok sivil de öldü ve yaralandı. Sürekli çekim yapan televizyon kameralarından yansıdı İsrail ordusunun baskını.

O saatlerde balık tutan kayıkçılar acaba biliyorlar mıydı başka bir denizde yaşanan vahşeti? Yoksa o an dertleri günlük rızklarını çıkarmak mıydı?

İsrail’in kanlı baskını İskenderun’daki saldırının biraz önüne geçince dün 2. Dünya Savaşı’nda soykırımın en büyük figürü görünen Adolf Hitler’in sözleri sanal dünyada dolaşmaya başladı.

Bir ülkenin yaptığı baskının ardından kabaran faşizan damarlarla bu operasyonu İsrail hükümetinin yaptığı unutuldu ve tüm Musevileri hedef alan laflar dolaşmaya başladı. Bu sırada da Musevilerin neden olayı kınamadıkları sorulup, Hitler’den yapılan alıntılar meşrulaştırılmaya çalışılıyordu.

Oysaki Musevilere ait kurumlardan olayı kınayan açıklamalar geliyordu. Ancak gözü dönünce insanın pek bir şey görememek gibi durumu vardır. Kimi kabaran faşist damarlarda bu açıklamaları görmeyi engelliyordu.

Tüm Türkiye bu iki olayla kaynarken boğazdaki serin sularda, tepedeki güneşin yakmasıyla birlikte balıkçılarda ya küreklere asılıyordu ya da ağlarını atmaya devam ediyordu.

O sırada Taksim’de yapılan gösterilere bir Musevi vatandaş katılmak isteseydi ne olurdu merak ettim?

Sivillerin olduğu, insani yardım götüren bir gemiye yapılan kanlı baskın asla kabul edilemez. Ancak burada hatırlanması gerekn öncelikli durum kararı verenlerin İsrail hükümeti olduğu ve İsrail içinden bile bu saldırıya tepkiler geldiği.

Adolf Hitler’in düşüncelerini, sözlerini yayarak sadece İsrail yönetimi değil, orada yaşayan olaydan haberi dahi olmayan çocuklar bile bir nefretin parçası yapılıyor.

İsrail ve İskenderun’daki saldırılar, bulunamayan iki madencinin cesetleri, kanlı cinayetlere bakınca insanın içinden bir kayığa atlayıp, her şeyi unutmak için denize açılmak geliyor. Ne var ki artık o denizlerde güvenli değil...

27 Mayıs 2010 Perşembe

Anne çok korkuyorum

Anne çok korkuyorum. Geceleyin evimize gelip babamı alacaklar diye korkuyorum. O kötü bir şey yapmadı, sadece ülkede yaşayan insanların daha iyi şartlarda yaşamasını istedi. Benim gibi diğer çocukların da daha iyi yaşamasını istedi. Bazıları hatalı diyorlar, olabilir ama o benim babam. Anne korkuyorum, babamı öldürmesinler...

Anne çok korkuyorum. Askerlerin geceleyin yine evimize gelmesinden korkuyorum. Babamı, Ayşe’nin babası gibi almalarından korkuyorum. Bize yapmadığımız şeyleri söylemelerinden, dağdakilere yardım ediyorsunuz diye bizi birbirimizden ayırmalarından korkuyorum. Anne ben asker olmak isterken nasıl askere karşı olurum!

Anne çok korkuyorum. Bizi askerlere yardım ediyorsunuz diye suçlayayıp dövmesinler. Babamı öldürecekler, evimizi yakacaklar diye çok korkuyorum. Kendi halkınıza ihanet ediyorsunuz demesinler anne, ben herkesi çok seviyorum. Anne korkuyorum beni de dağa götürecekler diye. Ben doktor olmak istiyorum, okuyup, dönüp insanlarıma yardım etmek için...

Anne çok korkuyorum. Babam yarın sabah madenden eve dönemezse diye. Anne sana sarılıp yatmayı seviyorum ama babamın da yanımızda olmasını istiyorum. O kara haliyle gelip beni öpmesini seviyorum. Babamın karanlıklarda kalmasından korkuyorum anne.

Anne çok korkuyorum. Babamın tersanede ölmesinden korkuyorum. O koca gemileri yaparken başına bir kaza gelmesinden ve eve bir daha gelememesinden korkuyorum. Bizim için her şeyi yapıyor biliyorum ama her gün onu son görüşümmüş gibi arkasından bakmak istemiyorum. Babam ölecek diye korkuyorum anne.

Anne çok korkuyorum. Burada geceler soğuk. Bütün çocuklar bir odadayız. Geceleri bize bakması gerekenlerin gelip beni başka odaya götürmesinden korkuyorum anne. Bizi, hepimizi istemediğimiz şeyleri yapmaya zorluyorlar. Anne cennette olmasan beni korurdun biliyorum ama şimdi meleksin. Melekler de insanları korurmuş anne, beni unutup korumamandan korkuyorum.

Anne çok korkuyorum. Bu dağ başında bizi öldürecekler diye. Vatanımı koruyamayacağım, seni bir daha koklayamayacağım, sevdiğimin gözlerine bakamayacağım diye. Anne korkuyorum ve korkumu kimseye söyleyemiyorum. Ölmekten korkuyorum anne, bir daha sizinle gülememekten çünkü ölüler gülmezmiş anne.

Anne çok korkuyorum. Bu dağ başında beni vuracaklar diye. Ben istemedim buralara çıkıp savaşmak ama sen biliyorsun çıkmam gerekiyordu. Anne korkuyorum, bir daha sizin yanınıza dönemeyeceğimi, doya doya köyümün kokusunu içime çekemeyeceğimi, hiçbir şeyden korkmadan, bir kurşuna hedef olma fikrinin aklımdan geçmeden, gönül rahatlığıyla köyde dolaşamamaktan korkuyorum. Anam kınalı kuzunun mezarını ziyaret edemeyeceğinden korkuyorum.

Anne çok korkuyorum. Yanlış bir şey yapmadım ama babam ile ağabeyimin beni öldürmesinden korkuyorum. Anne sen beni anlarsın, ben sizi üzmek istemedim. Sadece sevdiğim ile mutlu olmak istedim. Çok korkuyorum ikimizi de vuracaklar diye. Evet anne, kızın artık hamile. Biliyorum ne kadar evlenmiş olsam da törelere göre ölmem lazım. Anne çocuğumu kucağıma alamamaktan korkuyorum. Senin torununu bağrına basmanı görememekten…

Anne çok korkuyorum. Bu ıssız sokaklarda bir gece ölümü bulacaklar diye. Anne sokaklar çok soğuk. Üşüyorum. Keşke daha cesur olsaydık anne. Babam bana o istemediğim şeyleri yaptırırken karşı durabilseydik. Keşke ben evden kaçıp bu ıssız sokaklara düşmeseydim. Korkuyorum anne, cesedimi sabah bulup gazete kâğıdı ile örtecekler diye.

Anne çok korkuyorum. Beni okuldan alıp hapse atacaklar diye. Anne ben kimseye taş atmadım sen de biliyorsun. Anne Mahmut ve Fatma gibi beni de okuldan alıp o karanlık hücrelere atacaklar diye korkuyorum. Biz ki üçümüz oynardık oyunları. Artık bir ben kaldım. Beni de yakında tutuklayacaklar diye korkuyorum.

24 Mayıs 2010 Pazartesi

İnguşlar ve Kılıçdaroğlu

Gündem CHP’nin değişimi ve yeni Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu iken bu İnguşlar’da nereden çıktı denebilir. Ancak İnguşların durumu daha doğrusu onların sorunlarını anlatan bir kitaptaki karakter Kemal Kılıçdaroğlu’na kimi hatalarını görme konusunda yardımcı olabilir.

Öncelikle İnguşlar Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından Osetya ile çatışmalara başlamış ancak Rusların Osetya’nın yanında yer alması ile acı kayıplar yaşamış bir halktır. Bu bakımdan Gürcistan'a da benzer. İnguşların yaşadıkları Batı’da pek yankı bulmasa da eski İngiliz ajanı ve ünlü romancı John Le Carré tarafından Bizim Oyun (Our Game) romanında çok güzel anlatılmıştır.

Bu bilgileri cebimizde var sayıp gelelim CHP’nin yeni dönemine ya da Kılıçdaroğlu’nun getireceği değişime.

CHP Kurultayı’nda tek başına aday olarak çıkan ve tüm salonu inleten Kemal Kılıçdaroğlu herkesin kendisine göre yorumladığı bir konuşma yaptı. Kimileri yapılan konuşmanın büyük bir değişimin habercisi olduğunu söyledi, kimisi ise pek de bir şey değişmediğini, CHP’nin bildik sloganlarını devam ettirdiğini.

Konuşmasında seçim barajını yüzde 10’un altına düşüreceğini söylemesi olumdu bir durum ancak Kılıçdaroğlu’nun konuşma boyu Kürt kelimesini ağzına almaması ve Kürt sorunundan bahsetmemesi aynı ölçüde olumsuz. Şimdi seçim barajı düşürülecekse bunun kimler için ve neden yapılacağı ayrıca yüzde kaça düşürüleceği de açıklanmalı. Yoksa seçim barajını yüzde 10’dan dokuz ya da sekize düşürmek de sözünü tutmak demektir.

Merdiven altında çalışan türbanlı, başörtülü kızlardan ve onların sigortasız çalışmalarına izin verilmeyeceğinden bahsetmek, herkesin sigortalı olacağını söylemek de olumlu bir söylem. Ne var ki yine türbanlı kızların üniversitelere girip giremeyeceğinin tek bir vurgusunu yapmamak da o kadar olumsuz bir durum. O kızların merdiven altında çalışma nedenlerinden biri de gerekli eğitimi alamamaları olduğunu akıldan çıkarmamak lazım.

Yolsuzluklardan, işsizlikten bahsetme çoğu kişinin hoşuna gidecektir ama özellikle işsizliği nasıl yeneceğini, kaynakları nasıl yaratacağını açıklamak da o kadar hoş olacaktır. Unutmamak gerekir ki Türkiye zamanında tutulamayacak sözleri verdiğini bile bile kimi liderleri iktidara getirmiştir. Artık o dönem geride kaldı.

AB ve dış politika için nasıl bir görüşü olduğunu pek açıkca söylemese de yeni CHP Genel Başkanı eski yolu aynen tutacak gibi. Zaten kendisi dış ilişkilerden ve dış ticaretten çok içeriyle ilgilendiğini konuşmasında belli etti. Halbuki dışarısıyla iyi bir diyalog kurmadan içeride başarı kazanmak oldukça zordur. Bu arada hak vermek gerek AB'nin kimi iki yüzlü politikaları çoğu kişinin canını sıkıyor ama buna bir alternatif dış politika üretmeden şikayetçi olunamaz.

Konuşmada özel yetkili mahkemelerin kaldırılacağı açıklaması da kimi çevrelerin ellerini ovuşturarak dinlediği bir söz olmuştur. Ancak CHP Ergenekon avukatlığına devam edecek gibi görünürken Kılıçdaroğlu’nın Ergenekon’un ne olup olmadığını tam olarak bildiğini sanmıyorum. Biliyor ve yanında duruyorsa da bu sefer CHP'de değişimin rüzgarının kısa sürede söneceği ihtimali mevcut.

Şimdi işin İnguşetya tarafına dönersek, malum İnguşlar kadar olmasa bile Dersim’de zamanında benzer bir olay yaşadı. Hatta bu olay gündeme gelince de Kılıçdaroğlu önce bir kahraman gibi çıkıp istifalar istedi, sonra Baykal konuşunca bas geri yaptı. Kendisi o acıları bilen biri olsa da verilen payeler ve durduğu yerde sözlerini geri alması çok da iyi olmadı. Gönül isterdi ki kendisine uyarı yapılınca mertçe istifa etseydi.

Carré’ın Bizim Oyun kitabında İnguşlar arasından çıkıp Sovyetler Birliği içinde oldukça yükselen bir karakter vardır. Adı Konstantin Checheyev. Bir kara şalvarlı, İnguşlar bu şekilde tanımlanıyor, olmasına karşın Checheyev yıllarca bir şekilde yükseltiliyor. Burada halkına yapılan tüm zulümlere karşı kendisini yükseltenlerden yana görünmesinin de etkisi yok değil.

Checheyev yıllarca yükseldikten sonra kendisine gülünmesine, birileri tarafından yükseltilmesine lanetler okuyarak, ama aynı zamanda güzel bir de oyun çevirerek, topraklarına geri döner. Ancak iş işten geçmiştir artık.

Kılıçdaroğlu’nun şu an vakti olur mu bilinmez ama Carré’ın romanına bakması iyi olurdu. Sonra yapılmayanlar, göz yumulanlar, sonraya bırakılıp hiç gerçekleştirilemeyen işler için pişmanlık duymasın.

Unutmadan önemli olan havuzlu evde oturmamak değildir, herkesin havuzlu evlerde oturabilmesini sağlamaktır. Değişim gelişimleri yok sayarak değil, herkesin o gelişimlerden yararlanmasını sağlayarak olur.

19 Mayıs 2010 Çarşamba

Madende bir 19 Mayıs

Her yer karanlık. Sadece nefes seleri geliyor yakınlardan. Onlar da benim gibi mahsur kalmış arkadaşlar. Bir umutla kurtarmaya gelecekleri bekliyorlar. Onlar için dua ediyorum, kurtulsunlar diye. Buradayken insan kendisi ile başbaşa kaldığından tüm gerçeklerle daha cesur yüzleşebiliyor.

Sen hiç madene indin mi bilmiyorum ama inmediysen anlatıcaklarımı anlaman biraz zor gibi. Havanın giderek azalacağını ve bir süre sonra havasızlıktan ölebileceğini bildiğin bir yer burası. Yüzlerce metre aşağıda, karanlıkta saatler yıllar gibi gelir insana. Bu ihtimale ilk başta ne kadar inanmasan, yok kurtuluruz gibi düşünsen de her geçen saniyede ölüm fikri giderek sana yakın gelmeye başlıyor.

Ne kadardır buradayız bilmiyorum ama 2 gün olmuş olmalı. 2 gün geçtiyse şimdi 19 Mayıs’tır. 17’siydi madene girerken. Bizimkiler benle 19 Mayıs için konuşmak istemişti de 'akşama' demiştim. Acaba biz burada kurtulmayı beklerken dışarıda kutlamalar yapılıyor mu? Kimsenin bayramını engellemek istemem, arkadaşlarım da istemez sanırsam ama burada böyle beklerken insan dışarda birilerinin eğlendiğini düşününce kötü oluyor.

İş bulamadığım için ben madende çalışıyorum. Allah razı olsun madende iş bulduk da para kazanabildik. Gerçi zor bir iş ama rıskımızı da çıkarıyorduk, en azından şimdiye kadar. İnsanı yoran bir iş madencilik. Onca metrenin altında çalışmak, sonra eve dönüp biraz oturup yatmak.

Bizimkilere pek zaman ayıramıyorum ama benim yaşadıklarımı da yaşasınlar istemiyorum. Kim zaten çocuklarının böyle bir yerde çalışmasını ister. Keşke onlara son bir kez sarılabilseydim. Konuşmak istediklerinde ‘akşama konuşuruz’ demeseydim.

Yarın yokmuş gibi düşünmek ne kadar korkunç. İnsan tek başına düşünürken, yaşadıklarını yapmak istediklerini, hayallerini gözden geçirirken bazen ne kadar gereksiz şeylere büyük değerler verdiğini düşünüyor. Şu an tek isteğim bizimkilere son kez doya doya sarılmak.

Burada hepimiz akraba gibiyiz ama gerçekten akraba olanlar da var aramızda. Onlar birbirlerine kurtulacaklarını söylüyorlar ama içlerinden kendilerine umutlarını yitirdiklerini de biliyorum. Kimimiz madenci ailelerden geliyor. Şayet ailenizde madenci biri varsa bu durumu, göçüğün ne olduğunu iyi bilir.

Bazen iş çıkışı arayanlar olur, o günü de kazasız belasız aylatıp atlatmadığımızı anlamak için. İki gündür telefonlar yok çünkü korkulan başımıza geldi. Artık bizi arayanlara acı haber için çevredikileri hazırlamak düşer. Ancak bu kadar kolay birini sevdiğinin yokluğuna hazırlamak. Bir de nefes aldıkça devam eden şu umut yok mu! Adamı o da bitiriyor diğer yandan.

Bugün 19 Mayıs, gençlerin bayramı. Biz bir grup genç ise bir göçüğün altındayız. Herhangi bir kutlama yapmadan kurtulmayı bekliyoruz ama umudumuz gittikçe tükeniyor. Zaten biz hiç bayram kutlamamıştık, bir bayram daha bizsiz geçse ne olur!

Sen hiç karanlıklara girdin mi bilemem ama girmedinse adım atma. Bu öyle bir karanlık ki içine aldığını bir daha geri vermiyor...

12 Mayıs 2010 Çarşamba

Galata ve ney

Yazın gelmeye başladığını anlatır şekilde hava önce kızararak gecenin geleceğini haber veriyordu. Galata’nın o tarih kokan akşamında ben elimdeki kadehten gelen anason kokusunda senin hayalini gözlerimin önüne getirdim.

Galata’nın o yokuşlu, arnavut kaldırımlı yollarına düşmeden önce son kez batmakta olan güneşe baktım ve güneşin mi yoksa senin hayalinin mi yaşarttığını kendime pek de itiraf edemediğim iki küçük damlacıkla kendimi yollara vurdum.

Galata’dan Tünel’e doğru çıkarken sağdaki mevlevihanenin önünde bir an için durdum. İçerden gelen o ney sesi ile kendimden geçtim ve semaya doğru yükselmeye başladığımı hissettim. Bilirsin ney sesine karşı ayrı bir düşkünlüğüm vardır.

O saatte aklıma birden seni bir daha görememe korkusu düştü. Birden gelen, ilk anda ne olduğunu anlayamadığın ama keskin bir acıyla içinin yanmaya başlamasından bir şeylerin doğru gitmediğini fark ettiğin zamanlardaki gibi, seni kaybetme korkusuyla kendimi ney sesinden uzaklaştırarak Taksim’e doğru yürümeye başladım.

Taksim’de herkes sevgilisiyle birlikte ele ele mutlu bir halde yürüyordu. Ben ise yanımda senin hayalini taşıyordum. Elini tutamasam da, gözümün önünde hayalinin yarattığı mutlulukla o an Taksim’de bulunan herkesten daha mutlu olduğumu biliyordum.

O aşk haliyle dolmuşlara gittim. Arkadaki koltuğa attım kendimi ve senin hayalini özenle koruyup, kalbimin içine, en incinmeyeceğin yere sakladım. Dolmuşun dolmasını beklerken gözlerimi kapayarak aklımda biraz önce dinlediğim neyin tınısını duymaya çalıştım.

Sonra bir koku yayıldı dolmuşa. Bu senin parfümünün kokusuydu. Seni düşündüğüm zaman nedenini anlamadığım bir şekilde burnuma gelen kokun.

Gözlerimi açtığım zaman seni göreceğim korkusu, heyecanı, umudu, çekimserliğiyle biraz daha parfümü kokladım. Bir an Jean Babtiste Grenouille gibi o kokunun sahibi olma fikri geçti aklımdan.

Seni görebilirim heyecanı ve göreceğim kişinin sen olmayacağını bilmenin acısıyla gözlerimi açtım. Evet, sen değildin. Parfüm belki senin parfümündü ama o kişi sen değildin. Bu şekil bir yolculuğa dayanamayacağım için kendimi dolmuştan dışarı attım.

Ciğerlerimin arasındaki kalbim sıkışıyordu. İçimdeki seni görme isteği o kadar fazlalaştı ki sana ulaşacak yolları koşarak yanına gelebileceğimi düşünmeye başladım. Hayatında yaşadığın ve yaşayacağın tüm anlardan daha önemli olacağını düşünüp, tüm kötü ihtimalleri elinin tersi ile iten duyguların bütün vücudumu sarmaya başlamasına karşın ben sana doğru koşmadım, koşamadım…

O an beni sakinleştirecek, içimdeki seni görme arzusunu dizginleyebilecek tek yere mevlevihaneye doğru koşmaya başladım. İstiklal Caddesi’nin içinde deli gibi koşarken insanların benden kaçtıklarını fark ettim ama umurumda değildi. O an yapmak istediğim tek şey içimdeki, kalbimi sıkıştıran, tüm mantıklı düşünme yetilerimi yavaş yavaş yok eden seni görme isteğini bastırmaktı.

Mevlevihaneye vardığım zaman kapılar kapanmıştı. İçeri girmenin de yasak olduğunu biliyordum ama bu gece başka nerede olursam olayım kendimi iyi hissetmeyeceğimi seni yanıma getirmek için her şeyi yapacağımı biliyordum. O çaresizlikle demir kapılardan yukarı tırmanarak içeri girdim. Ne var ki çok da gitmeye korktuğum için uzaktan gelen ney sesini duyabileceğim bir aralıkta yere uzandım. Soğuk toprağın verdiği hafif üşümeyle ellerimi bacaklarımın arasına kıstırdım.

Üşürken bir yandan da senin aklımdan çıkacağını düşünüyordum. Ney sesi ile giderek büyülenerek ve hafif hafif uyumaya başlayarak gözlerimi kapadım.

Bir süre sonra çevremde bir grubun olduğunu fark ettim. Hepsi sakallı, ellerinde neyleri olan dervişler gelmişler ve bana bakıyorlardı. Ardından biri sırtındaki hırkayı çıkarıp üstüne örttü ve beni ayağa kaldırdı. Hemen koluma giren diğer iki derviş beni mevlevihaneden içeri taşıdı.

Ne bir soru sordular, ne de bir şey istediler. Sadece beni içeri alıp neylerini üflemeye başladılar. Ben o seslerle içten içe yandım. Ruhumun binlerce parçaya bölünerek neylerin içinden geçişine tanık oldum.

Neyin o ilahi sesi kulaklarımda, ruhumda, kalbimde, beynimde dolaşırken seni gördüm. Bana gülümsüyordun. Gözlerimi kapayarak kollarımı sana uzattım. Göğe yükselen bir kuş misali sana doğru geliyordum. Sana yaklaştıkça kalbim daha da hızlı çarpmaya başladı. Sonra gülen yüzüne bakarken elini uzattın bana...

Sabah kendimi bahçede uzanırken buldum. Ne geceden ne de derviş neyzenlerden bir iz vardı. Sadece üzerimde bir hırka, kulaklarımda neyin sesi ve aklımda seninle Galata’nın o arnavut kaldırımlı yollarını tuttum.

7 Mayıs 2010 Cuma

Çocukları ölüme göndermek ve vatan hainliği

Türkiye’nin değişmesi için ufak çaplı adımlar atılıyor. Bu değişimin yaratacağı kimi olumlu gelişmeler de var, yeni oluşacak düzenin kimi dengesizlikleri de...

Ne var ki bütün bunlardan önemlisi tam değişim için bazı hareketler yapılırken, yürekleri yakan haberler gelmeye başladı. Askerler yine öldürülüyor.

Devletin istihbarat örgütleri saldırılar olacağını biliyordu, kimi gazeteciler bu saldırıların nerelere olabileceğini bile yazdı. Ancak gerekli önlem alınmadığı için baskınlar oldu.

Bu ölümler yeterince can sıkmıyormuş gibi, ardından Genelkurmay Başkanı bir açıklama yaparak bu askerlerin ölümünün ardından haber yapan kimi basın mensuplarını ve gazetelerini ‘hainlikle’ suçladı.

Basılan sınır karakolları hava muhalefeti nedeniyle yardım alamamıştı. Fakat o karakollara bir baskın olabileceği biliniyordu ve buna karşın bir önlem alınmamıştı. Sonra yanan canlar için ihmal olup olmadığı sorulunca birden hainlik kavramı ortaya atıldı. Kendisine emanet edilen canları koruyamamak değil ama emanetin başına gelenleri sormak hainlik oldu.

Gariptir Türkiye’de birine “vatan haini” demek suç değil, eleştiri. Bu kararı veren de Yargıtay 4. Hukuk Dairesi. Dairenin başkanı Bilal Kartal ve Salim Öztuna karara muhalefet şerhi koyarken, diğer üyeler Ülkü Aydın, Şerife Öztürk ve Mehmet Uyumaz ise birine vatan haini demenin eleştiri olacağı görüşü yönünde oy kullandı.

Bu karara bakılarak o çocukların ölümlerinde ihmalleri olanları vatana ihanet ile suçlamak mümkün. Bu ihtimaller emir komuta zincirindeki bir hatadan dolayı kaynaklamışsa o zaman o zincirin en başından itibaren bir vatan hainliği söz konusu denebilir ve bunlar eleştiri sayılır.

Tabii aklı başında, sözlerinin gerçekliğine önem veren bir insan bu tür suçlamalarda veya eleştirilerde bulunmadan önce elindeki kanıtları gözden geçirir. Yoksa aklına estiği için birini hainlikle, vatan hainliği ile itham etmek ne mertçe ne ahlaklıca ne de akıllıca değildir.

İnanıyorum ki ordu kendi içinde bir araştırma yapacak ve bir ihmal olup olmadığına karar verecektir. O verilen karar biz sivillere ulaşmaz o ayrı bir konu. Ancak askerlerin ölmesinde kusuru olanların ne ceza alacağını da merak ediyorum. Zira o askerlerin ölmesine neden olacak ihmalde bulunma bir şekilde cinayete yardıma gireceği gibi oraya saldıranlara da istemeden de olsa yardım etmek demektir. Vatan toprağını korumayıp, düşmanlarına istemeden de olsa yardım etmek sonuçta vatana hainliğine girebilir. Fakat bizde vatan hainliği eleştiri olduğu için büyük bir cezası olmasa gerek.

Biliyorum, yaptığım hainlik ama düşünmeden de edemiyorum. İnsan neden koruyamayacağı, hava şartları sebebiyle yardım gönderemeyeceği, dağlara karakol yapıp da kendisine emanet edilen gençleri oraya koyar?

O bölgelerin doğa koşulları yüzyılları aşan bir süredir biliniyor ama bu doğa koşullarına karşı sınır karakollarına yardım gönderecek önlemleri almak galiba pek bilinmiyor. Bunun yardımın nasıl gönderileceğini çözdürmemiş komutanlar da herhalde Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin eleştiri olarak nitelediği sıfat ile itham edilebilinir.

Bu soruları Kurtuluş Savaşı dönemindeki mütareke basını bile sormazdı. Gerçi şu an ordunun başında olan kimi komutanlar Kurtuluş Savaşı zamanı orduya komutanlık etseydi sonuç ne olurdu, insan bunu da merak ediyor.

4 Mayıs 2010 Salı

Yaşama hakkı

1 Mayıs’ta Taksim’de inanılmaz güzellikte bir manzara vardı. Farklı yerlerden gelmiş binlerce insan Taksim Meydanı’nda buluştu ve 1 Mayıs’ı coşku içinde kutladı. Yıllardır korkulan 1 Mayıs’ta bu sefer sevinç ve neşe hakimdi.

Sol gruplar ve partiler dışında sadece 1 Mayıs’ta Taksim’de olmak isteyenleri, seyyar satıcıları, rokçıları, punkçıları, davul ve zurnacısı, sucusu, sandviççisi, şekercisi, bayrak satıcısı, müzisyenleri, nükleer santrallere karşı olanları, futbolcuları, bebekleri, Fenerbahçelileri, Galatasaraylıları, Beşiktaşlıları, Çarşısı binlerce insan bir renk cümbüşü yaratarak doyasıya 1 Mayıs’ı kutladı.

Bu arada kimilerinin yokmuş gibi davrandığı, sanki görünmez olan eşcinseller ve travestiler de bir ara alandaydı. Bazıları için onların o meydanda bulunması doğru değilmiş gibi bir durum oluştu. Sanki onların alanda bulunması faşizme inanan birinin 1 Mayıs’ı kutlamak istemesi gibiydi...

Oysa bir insan ister eşcinsel olsun, ister travesti olsun sol düşünceye sahip olabilir, istediği kutlamaya katılabilir. Onun diğer insanlardan hiçbir farkı yoktur. Sadece seçimleri alışılagelmiş, genel düşüncenin dışındadır ama bu onun toplumdan dışlanması için bir sebep değildir.

Eşcinsellerden, travestilerden hoşlanmaya biliriz. Onların seçimlerinin pek de doğru olmadığını düşünebiliriz. Aynı cinsiyetten iki insanın öpüşmesini görmek bizi rahatsız edebilir. Ancak bu duygu ve düşünceler kimseye, onlara sanki yoklarmış, görünmezlermiş ve istenmezlermiş gibi davranma hakkını vermez.

İzmir’de üç gün boyunca arka arkaya işlenen cinayetler bir travestinin verdiği ifade sayesinde aydınlığa kavuştu. Son öldürülen kurban Mustafa Has bir travestiydi ve bu topraklarda travestiler normal işlerde pek çalışma imkanı bulamadığı için vücudunu satıp hayatını kazanıyordu. İçinde bir kadın yaşadığını düşünen Mustafa Has’ın en büyük isteği ise kimliğinin değiştirilmesi ve kendisine “Azra” isminin verilmesiydi.

Mustafa ayrıca Siyah Pembe Üçgen İzmir Cinsel Yönelim ve Cinsiyet Kimliği Araştırmaları ile Ayrımcılığa Karşı Dayanışma Derneği’nin ilk üyelerindendi. İstediği cinsel kimlikle bir hayat kurmaya çalışıyordu, olmadı. Öldürülmese kimliğini değiştirmek için mahkemeye gidecekti. İlk duruşmada hakim ondan iki tanık bulmasını istemişti. Davanın ikinci celsesinden önce ise katil onu İzmir’de öldürmüştü.

Üyesi olduğu dernek de kapanma tehlikesiyle karşı karşıyaydı ancak bu sefer hukuk düzgün bir şekilde işledi ve Siyah Pembe Üçgen Derneği kapanmadı.

Bir toplumun farklılıkları o toplumun renklenmesine olanak sağlayan çiçeklere benzer. Nasıl ki 1 Mayıs’ta Taksim’de binlerce insan bir renk cümbüşü yaratmıştı, cinsel kimliğini kimilerimizin içine sindiremediği eşcinseller ve travestiler de öyle bir renk katıyorlar.

Kabul edelim ya da etmeyelim onlarda insan ve onların da yaşama hakları var. Onları görmezden gelerek, onları yok sayarak yaşayamayız, kimse yaşayamaz. Artık onlarında yaşadıklarını, görünmez olmadıklarını kabul etmek gerekiyor.

Öldürülen bir üniversite öğrencisi olunca içimiz nasıl yanıyorsa, aynı şekilde öldürülen bir travesti olunca ona da içimiz yanmalı. Siyah kurdelelerimizi bütün kurbanlar için takmalıyız. Bizimle aynı düşüncede olmayanların da yaşama hakkı olduğunu kabul etmeli ve hayatımızda onlara yer açmalıyız.

Eşcinsellik bir hastalık değildir. Bir erkek vücudunda yaşayıp kendisini kadın gibi hissetmek veya bir kadın vücudunda erkek gibi yaşamak sakatlık değildir. Bu yüzden eşcinsellere ve travestilere de insan gibi yaklaşmamız lazım. Onlarında en az bizler kadar hayata karışma hakkı vardır.

Eşcinsellere ve travestilere hastalıklı gözüyle bakan kimi kişilerinde geceleri onlarla ilişki yaşamak için neler yaptıklarını düşününce insanın aklına Behçet Necatigil’in Renkli Fener şiiri geliyor.

"Kızlı kadınlı Beyoğlu geceleri
Gülüşleri bir tuhaf
Yürüyüşleri garip
Yollu oldukları belli.

Yerleri:
Pastaneler, duraklar, sinema önleri
Allahın talihsiz kulları
Onlar, pazarlıkta uyuşulan,
İnce eleyip sık dokumadan
Alıp çıktığımız kadınlar
Beyoğlu’nda, geceleri.

Zevk ettiklerimiz önce
Tiksindiklerimiz ayrılınca
El ağız sildiklerimiz
Hastalıklı bildiklerimiz
Sellere kapılınca
Gene de gittiklerimiz
Onlar, Beyoğlu’nda"

27 Nisan 2010 Salı

O artık yok

Gece gündüzki sıcağın aksine soğuk ve hafif yağmurlu bir şekilde gelirken telefona bir mesaj düştü. Mesajla birlikte bir sinir hali. Hani çok sinirlenince, olmasını istemediğimiz bir şey başımıza gelince nasıl tüm iyi yanlarımızdan soyutlanıyorsak öyle bir soyutlanma ve isyan.

Ele bir sopa alıp tüm ortalığı yıkma isteği ve midede bir yanma. Sanki can acısını mide çekiyormuşcasına giderek ekşiyen bir şekilde bir mide yanması ama acının büyüklüğünden o yanmayı duyamamak.

Olanlara inanamayarak yatakta oturdum ve her istenmeyen haberden sonra yapılan, acaba şöyle yapsam nasıl olurdu düşüncesiyle sabaha kadar boğuştum. Uykunun tutmadığı ve kötü geçen gecelerden biriydi.

Gece odamda dolanıp duruken bir yandan da o özlü sözü hatırlıyordum, “Olanla, ölüme çare yok.”

Bu yazıyı okuyanlar dışında pek kimsenin haberi olmayacak onun öldüğünden, hayattan sessiz bir şekilde kaydığından.

Çok fakir bir ailenin küçücük oğluydu o ve hastaydı. Bir şekilde kan arandığını duyup hayatımıza almıştık. Kimimiz onu hiç görmemişti. Görenler ise o şirin bakışlarını bir de ailesinin sefaletini unutamıyordu. Hastaydı ama biz yaşayacağını düşünüyorduk. Sonuçta canlı bir çocuktu ve bir meleği andırıyordu, her çocuk gibi.

Gece hafif soğuk ve yağmurla birlikte gelirken bir mesaj geldi telefona, “O öldü” diyordu kısaca mesaj. Bir anda hayattaki her şey önemini yitirdi. Küçücük bir çocuk ölmüştü.

Kimimiz yemek yiyorduk, kimimiz televizyon izliyorduk. Hayatın içinde giderken kaçınılmaz gerçek çok acı bir şekilde karşımıza çıktı.

Ne yemeğin tadı ne de bir şeyler yapma isteği. Sadece bir kızgınlık ve hesaplaşma vardı. “Acaba başka bir hastaneye yatsaydı yaşar mıydı”, “Acaba daha fazla ilgilenebilir miydik”, “Hayatımızda gereksiz yere harcadığımız o paraların bir kısmını daha iyi bir tedavi için harcayabilir miydik?”

Bazen birine dokununca, o kişiyi hayatınızın bir anına alınca sizin için çok daha farklı oluyor. Ete, kemiğe bürünüyordu. Hayat bir filmse, sizin filminizin bir oyuncusu olarak kendine bir yer ediniyor. O da bizim hayatımızda kısa bir rol aldı. Ancak çok etkili bir roldü. Rolünü oynadı ve aramızdan sessiz bir şekilde çekildi.

Çok şirin bakışları vardı ve fakir bir ailenin oğluydu. Hastaydı ve dün gece bir melek olarak yanımızdan ayrıldı. Onu hayatta tutmaya gücümüz yetmedi, tıpkı gözyaşlarını tutmayı beceremediğim gibi...

21 Nisan 2010 Çarşamba

Adalet görmüyor, duymuyor, konuşmuyor

Son dönemdeki yumruk modasından bahsetmeye gerek yok. Samsun’da Ahmet Türk’e atılan ve arkasında kimlerin olduğu pek getirilmeyen yumruğun ardından kısa sürede devamları da geldi.

Kayseri’de bir şehit cenazesine katılan ve aynı zamanda Kayseri milletvekili de olan Enerji Bakanı Taner Yıldız da bir öğretmenden yumruk yedi.

Daha sonra iki belediye başkanı yumruklu saldırıya uğradı. Yumruk dalgası siyaseti aşıp spor dünyasında bile kendisine yer buldu.

“Kodum mu oturursun” mantığının hakim olduğu, güçlü olmanın öncelikle bilek gücüne baktığı bir ülkede bu modanın tutmaması beklenemezdi. Artık önüne gelen, kızdığı kişinin burnuna bir yumruk atarak modaya uymaya çalışır.

Adaletin olmadığının düşünüldüğü, mafyanın gençleri kendisine hayran bıraktığı, hayatın her alınında şiddeti gördüğümüz bir ülkede bundan beteri olmaz derken insanın içini sızlatan haberler de ortaya çıkıyor.

Hrant Dink’in öldürülmesinde, neredeyse devletin her kesiminin haberdar olup, kimsenini bu cinayete dur demediği defalarca gözler önüne geldi. Tabii adaletin gözleri bağlı olduğu için bir tek o göremedi hala.

Şimdi bir tecavüz davasında benzer bir olay yaşanıyor. Siirt’te 7 genç kızın yaklaşık 100 erkeğin tecavüzüne uğradığı iddia ediliyor. Bu konu hakkında soruşturma başlatılmış, gözaltları ve tutuklamalar olmuş. Ancak neredeyse 10 gün tek haber çıkmamış.

Nedeni bölgedeki erkeklerin Siirt’in adının kötüye çıkmaması için ağız birliği etmeleri. Bir de tecavüz ettiği iddia edilenler arasında saygın kişilerin olması.

Koca şehir daha çocuk sayılacak kızlara tecavüz ediyor, neredeyse herkes bu durumu biliyor ve kimse konuşmuyor. Davaya “gizli soruşturma” ibaresi eklendiği için şu an dillere kilit vurulmuş gibi. Umarım çoğu zaman adaletin diline de vurulan bu kilit bu sefer açık kalır.

Bir de adaletin kulaklarının duymadığı durumlar var. Taş attığı iddia edilip hapse atılan o çocukların feryatları, çığlıkları nedense adaletin kulaklarına gitmiyor. Kimi zaman delil bile olmadan hapse atılan çocuklar için adaletin bir elinde terazi, bir elinde kılıç tutan kolları ne doğru tartıyor ne de doğru bir şekilde kılıcını savuruyor.

Ancak nedense bu çocuklara karşı şiddet gösteren, yumruk atan, onları öldüren kişiler için adalet kıpırtısız kalıyor.

Adalete olan inancımızı uzun süre önce kaybettik, o günden sonra da kendi adaletimizi kendimiz uygulamaya başladık. Adalet üç maymuna benzerken bizde farkında olmadan şiddete alkış tutan, şiddeti öven bir toplum olduk.

Neyse ki Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) var da, arada bizim adaletimizin, hukuk sisteminin aksaklıklarını yıllar sonradan toparlıyor. AİHM en son olarak Adana’da bir hücre evi baskınında iki gencin kasten öldürülmesinde Türkiye Cumhuriyeti’ni suçlu buldu.

Davada 6 polis yargılanmış, 4’ne 8 yıl hapis cezası verilmiş ama sonra da bu cezalar indirilmişti. Yargıtay’ın da onadığı karar ile kısaca kimse ceza almamıştı. Ancak AİHM bunu doğru bulmadı ve yine cezayı kesti.

Umudum bir gün çocukların iyi eğitim aldığı, çocukluklarını yaşayabildiği, AHİM’de hiç ceza almayan bir ülkeye sahip olmak ama şimdilik bir rüya gibi gözüküyor bu umut.

19 Nisan 2010 Pazartesi

Biz çocuklara ‘haydi dağa’ diyoruz

Önümüzdeki hafta 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı. Tüm çocuklara armağan edilmiş bu bayramda maalesef bazı çocuklar eğlenemeyecekler. Hatta belki ailelerini bile göremeyecekler. Onlar bir savaşın kendi rızaları olmadan içine çektiği çocuklar.

Kamuoyunda “taş atan çocuklar” olarak da bilinen ve özellikle Güneydoğu ile Doğu Anadolu’da yaşayan çocuklar için öncelikle adil bir yargılama ortamı sağlanmasını isteyen Çocuklar İçin Adalet Çağrıcıları’ndan Lale Mansur ile Mehmet Atak Batı’da sadece münferit gibi görünen olayların içinin çok daha fazla olduğunu belirtiyor.

Onların ve diğer çağrıcıların en büyük hedefi bu mağdurların çocuk olduğu bilincinin tüm Türkiye’ye yerleşmesi.

Çocuklar İçin Adalet Çağrıcıları’na ilk girişiniz nasıl oldu? Çağrıcılar nasıl kuruldu?

Lale Mansur: Bu oluştuktan sonra girdim. İlk başta imzamı vermiştim. Bu dönem televizyonda filan çalışmadığım için daha aktif bir şekilde giriştim.

Mehmet Atak: İlk olarak bu çocukların birinin ablasından bir mektup geldi. Çok etkili, iç acıtıcı bir mektuptu. İsviçre’de sanat tarihi eğitimi alan bir kızdı bu mektubu yazan. Sonra bu mektubu alıp ilgilenen üç dört kişiyi bir araya getirdi bu kız. Sonrada durumun vahametini fark etmeye başladık. Medya bunları hep münferit olarak gösterdiği için fazla bilgimiz yoktu. Ancak hiç de öyle değil. Ben örgütlenme modeli düşündüm ancak STK gibi değil. Yöntem de seneler önce California’da bir oyundayken yaşadığım olaydan aklıma geldi. O zaman idam cezası referanduma giderken, bir Süt Dağıtım Birliği çok yüksek bir zam yaptı. Bunun üzerine insanlar eylemler yapmaya başladı ancak insanlar birleşirken idama karşı mı, yana mı diye sormadı. Sadece bu olgu üzerineydi ve Süt Dağıtım Birliği geri adım attı. Türkiye’de insanlar şu görüş bundan yanadır, bu görüş şundan yanadır dediğinden biz olgu üzerine bir yapılanmaya gidelim dedik. Ve dernek ve STK olmasın dedik. Araştırmalar çok önemli ancak Türkiye büyük ölçüde bir STK çöplüğüne dönmüş durumda. Akut bir şey yapmadıkları gibi fon alıp araştırma yapıyorlar. Halbuki STK’lar esas akut olarak bir şeye dokunmalılar. Raporlar önemsiz demiyorum. Bunun üzerine insanlara tek tek mail atıp çağrıcı olur musunuz demeye başladık ve sonunda şöyle bir yapı ortaya çıktı; Lale’nin bir süre aktif olacak zamanı var o zaman gelip çağrıcılık yapıyor. Onun zamanı kısıtlanınca ya da yorulunca yerine başkası geçiyor.

Hazırlanan yeni yasaya göre çocuk ağır ceza mahkemeleri kurulacak. Ancak bu yasayla Terör ile Mücadele Kanunu (TMK) mağduru çocuklara pek de fazla ceza indiri olmayacağı yönünde bir görüş var. Siz ne diyorsunuz bu konu hakkında?

M.A: Kasım da ilk kez TMK mağduru çocuklar için 3 madde Meclis’e girdi. Bu maddeler meseleyi çözmekten çok uzak, kısıtlı bir iyileştirme içeriyordu. Bu maddelerin biri şu an özel yetkili ağır ceza mahkemelerinde yargılanan 16- 18 yaş arası çocukların, çocuk ağır cezalarda yargılanmasını getiriyor. Bu ağırlaştırma değil ama Ceza İnfaz Kanunu’na ait maddelerde işbirliğine ilişkin özel yetkili ağır ceza yerine, çocuk ağır cezada aynı maddelerden yargılanması. Bu maddelerin ikincisi, sadece örgüt üyeliğine dair olanda 12-16 yaş arasına yüzde 50, 16-18 yaş arasına da üçte dört ceza arttırımının kaldırılması. Bu medyaya yanlış aktarıldı, “Yarı yarıya indiriliyor” diye. Halbuki bu sadece örgüt üyeliğini kapsıyor. Oysa ki çocuklar yedi, sekiz ayrı maddeden yargılanıyor. Bunun getireceği indirim 12-16 yaşta 20 ay, 16-18 yaşta 30 ay toplam. Mesela diyelim bir çocuk 16 yıl ceza almıştır, bu sadece 7,5 yıla ait olanda indirim de değil, arttırımın kalkmasıydı.

Üçüncü madde de, erteleme, açıklamayı geriye bırakmaydı. Bu ise sadece üç yıl ya da altı ceza almış çocukları kapsıyor ki bu çocuklar mevcudun içinde yüzde 5 bile değil. İlk sefer Meclis’e geldiği zaman MHP ve CHP, “Bu (Abdullah) Öcal’a yeniden yargılanma yolu açıyor” dedi. Bu tümden gerçek dışı. Bu üç maddenin hiçbiri yeniden yargılanma ile alakalı değil. Velev ki olsaydı bile Öcalan’ın bu üç maddeden yeniden yargılanması için mahkeme kararı ile yaşını 18’in altına indirmesi gerekirdi. Ancak malesef iki parti bunu geçirmekten imtina etti fakat daha acısı medya, bunu araştırmadan gerçekmiş gibi yazdı ve kamuoyu da maalesef böyle bildi. Ve gelişmeler bu nedenlerden bir süre durdu.

Bu maddeler Meclis’e ikinci gelişinde kapsam biraz daha genişletildi. Bir şart maddesi eklendi ki, bu Adana’da bir çocuk dışında, yaralama ya da öldürme fiilini işlemiş çocuklar dışında cezaevinden büyük ölçüde çıkmalarını sağlıyor. Misal, cezaevinde yatmak yerine 7 yıl okula devam etme zorunluluğu. Ancak yine de temelden çözmüyor sorunu. AK Parti’nin burada yaptığı çok ciddi bir hata oldu, bunun bir çocuk meselesi olduğunu söylerken, ikisi yürürlükte toplam 11 maddelik bir torba içinde sundu.

Torba içine sokmak Talii Komisyon’un içişleri olmasını gerektiriyor. Bu da çocuktan güvenliğe çekti. Ancak son olarak Lale (Mansur), Mehmet Uçum ve benim Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile görüştüğümüzde Erdoğan bizi dinledi ve bu 3 maddenin yetersiz olduğunu yani tam bir çözüm getirmediğine sanıyorum inandı ki AK Parti Grup Başkan Vekili Bekir Bozdağ’ı tam çözüm getirecek yeni bir tasarı yapmakla görevlendirdi. Bu çok önemli ancak takibinin yapılması gereken bir adım. TMK’nın 6 maddesi, TSK 226-c ile Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’nda çocuk haklarına göre değiştirilmesi gerekiyor.

TMK mağduru ya da halkın söylediği gibi taş atan kaç çocuk var, kesin bir sayı var mı?

L.M: Dört bin civarı

M.A: Tam rakam yok ama dört bini yakalamış hatta geçmiş olabilir.

Aldıkları cezalar ne kadar bu çocukların?

M.A: Bu çocuklar içinde yaklaşık indirimleriyle iki buçuk yıldan, Hakkari’de 90 yıla kadar ceza almış çocuk var. Ancak az önce söylediğim gibi 3 yıl ya da 6 ceza almış çocuk sayısı yüzde 5 değil içlerinde.

Çocuklar için Adalet Çağrıcıları olarak öncelikle bu yasaların düzeltilmesini istiyorsunuz. Esas olarak sonda ulaşmak istediğiniz nokta hangisi?

L.M: Her şeyden önce bunların çocuk olduğu ve böyle cezalar verilemeyeceğinin bilinmesi. Ayrıca toplumda bir duyarlılık ve farkındalık yaratmak. Çok yanlış anlaşmalar mevcut toplumda, “Yüzde 50 indirim geliyor, muhteşem” gibi ama böyle bir durum yok. Medyanın daha duyarlı olmasını bekliyoruz. Sonunda bunlar gerçekten çocuk. Bir çocuk taş attı, polisin gözüne geldi, gözünden yaralandı. Bu ayrı bir durum, cezası da ayrı olmalı. Ancak yine de çocuk olduğunun göz önünde tutulması lazım. Şu anki yapılanlarla yeni bir Diyarbakır Cezaevi yaratılıyor hatta yaratıldı. Çok daha az ilgi duyuluyor bu olaylara Diyarbakır Cezaevi’nde olanlardan.

M.A: Mevcut durumun içinde biz politize olmamış çocuklara “haydi dağa” diyoruz. Bu süreci yaşamış, o travmayı yaşamış çocuğun yüzde 100 iyileşmesi söz konusu değil. Ancak yeni çocuklar buna maruz kalmasın. Yasa çok önemli, en azından hukuki olarak. Mevcut yasa durduğu sürece, devletin ötekileştirme konusu yarın Aleviler ise yüzde 95 Alevi çocukları TMK mağduru olacak, Ermeniler ise Ermeni çocukları olacak. Türkiye’deki bütün çocuklar, mevcut yasalar durduğu sürece potansiyel TMK mağduru çocuklar. Ama yasa yine her şeyi çözmüyor. Bir de yasanın uygulanması diye bir konu var. Yasayı uygulayacak olan zihniyetin değişip, rehabilite olması gerekiyor. Bunu da şöyle söyleyebiliriz; bu rehabilitasyon kelimesi sadece çocuklara psikolojik destek vermek değil. Bunu Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Erdoğan ile yaptığımız görüşmeler de anlattım. Biz bu çocuklara rehabilitasyon adı altında bir turunç fidanıysa portakal aşısı veriyoruz. Sivil Toplum Örgütleri (STK) de, devlet de aynı şeyi yaptı. Alttan turunç dallarını buduyoruz ve ancak o turunç fidanı travesti bir portakal ağacı olduğu zaman izin veriyoruz bahçede kalmasına. Kendi kimliklerinden arındıkları zaman rehabilite ettik diyoruz. Ayrıca rehabilite edilmesi gereken bu çocuklar değil, tüm Türkiye. Bununla ilişki kuran hakimi, savcısı, doktoru, polisi, askeri, öğretmeni, psikologu tümü rehabilite olmadığı sürece zihin olarak süreç eksik kalır.

L.M: Toplum olarak zihinsel bir değişim lazım. O çocuklar işkenceye maruz kalınca psikolojik destek veriliyor ancak bizim toplum olarak rehabilitasyona ihtiyacımız var.

M.A: Bir de maalesef Batı’da bu çocuğu çocuk olarak görüp, kendi çocuğu yerine koymuyor, empati yapamıyor insanlar. Çocuğu geçtim insan olarak görmüyor. Yabancılaştırıyor, tehlike, yaratık olarak görüyor. Bu da 12 Eylül’den sonra geliştirilen bir politikanın ürünü. Nasıl Batı komünizm çöktükten sonra kendi varlığını meşru kılmak için yeni bir tehlike bulmak zorundaydı ve İslami terörü kullanarak bunu yaptı. Türkiye bunu yapamazdı, ikiye böldü. Bir Kürtler dedi terör, bir de irtica dedi dindarlar. Bu inandırılmış bir şey. İstatistiksel bir araştırma yaptık ve Batı’daki farkındalık oranı 17 binde bir TMK mağduru çocuklar için. Bir iki oynamış olabilir ama asla insanlar çocuk olarak bakamıyor. Bunu da en güzel haber ya da yazı değil, okuyucu yorumlar. “O polise taş atsın, biz de besleyelim mi? Yılanın başı küçükken ezilir” gibi. Bu tarz yorumlar net.

Bu çocukların büyük bölümü dışarı çıktıklarında dağa mı gidiyor?

M.A: Maalesef. Ben Cumhurbaşkanı ve Başbakan ile yapılan görüşmelerde bunları anlattım. Mesela bir çocuk iki yıl içerde kalıp çıkıyor. Taş atıp atmaması hiç önemli değil bu süreçte. Davası Yargıtay’a gidiyor ve 20 yıl mahkumiyet için bekliyor. Onanırsa içerde 20 yıl yatacak. O zaman dağa gidiyor. Bir örnekte çocukları dağa gidince ailede gitti ve çocuklarını buldu ama geri getiremediler. Dönmedi çocuk.

Oradaki ailelerin durumu nasıl?

M.A: Annelerin yüzde 90’ı major depresyon içinde. Burada sadece tek olumlu yan, bu çocukların evlerinde daha önceki ataerkil yapı bozulmuş durumda. Anneler hasta olduğu için daha önce çayını dahi almayan babalar yemek yapıp, bulaşık yıkıyor. Anne birden yok oluyor çünkü. Kafası yerinde değil, dalıp gidiyor.

Doğu’da görev yapan hakimlerin ellerinde çok fazla delil olmadan çocukları mahkum ettikleri iddiaları var. Bunlar ne kadar gerçek iddialar?

M.A: Bu çok önemli bir konu. Habur öncesi istatistiksel oran yüzde 57’ydi. Habur sonrası eylemlerden alınan çocuk sayısı biraz artmış olabilir. Hadi şimdi yüzde 55’e indi diyelim bu oran. Bu çocukların yarısından çoğu eylemlerden değil, okul ve evlerinden alınmış çocuklar. Yarısından çoğunun dosyasında hiçbir somut delil yok. Sadece polis ve asker ifadeleri var. Bu da mevcut hukuka aykırı. Mevcut hukuk uygulanıyor olsa savcının iddianame yazamıyor olması lazım, hukuk dışı davranıyor. İddianame yazıldı, mahkemenin kabul etmemesi gerekiyor. Ancak mahkeme kabul ediyor hukuk dışı. Dava açıldı hakimin bu davayı başlatıp devam ettirmemesi gerekiyor hukuk dışı. Devam ettirdi, Yargıtay’ın bunu onamaması gerekiyor, onadı hukuk dışı. Yani yargı son derece bağımsız davranıyor ancak hukuktan bağımsız.

Bu durumlarda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) gitmek mümkün değil mi?

M.A: AİHM’den kazanılmış davalar var ama eski davalar. AİHM süreci 4-6 yıla yayılan bir süreç ve iç hukukun tüketilmesi lazım. Şu an sadece Yargıtay’ın onadığı davalar gidebiliyor. Yargılanmanın adil olmadığına dair ara başvurular yapılabiliniyor. Burada da barolardan söz etmek gerekiyor. Barolar Birliği ya da İstanbul Barolar Birliği, Ergenekon sanıklarının tutuklu yargılanma süreçlerinin uzunluğunun insan haklarına aykırı olduğunu söylüyor. Değildir demiyorum. Yargılanmanın en kısa sürede tüm insanlar için bitirilmesi gerekiyor. Bunun için açıklamalar, yürüyüşler yapılıyor. Ne var ki barolar çocuklar söz konusu olunca üç maymunu oynuyor. Bu çocuklar içinde iki yıldan fazla tutuklu yargılanan var. Mesela Diyarbakır Anadolu Lisesi birincisi E. isimli bir kız var. 15 buçuk yıl isteniyor. Batman Fen Lisesi birincisi K. diye bir erkek çocuğu var 42 buçuk yıl isteniyor, iki buçuk yıldan beri içerde. Bu çocuklar tutuklu yargılanıyor ve eğitimleri aksıyor bu sebepten. Eğitim hakkı veriliyor deniyor ama bu kağıt üzerinde bir aldatmaca.

Verdiğiniz iki örnekte de okulların başarılı çocuklarından bahsettiniz. O bölgede başarılı çocuklara karşı da mı bir harekat yürütülüyor demek istiyorsunuz?

L.M: Evet, hani gösteriden değil, gidiyorlar okula bakıyorlar ve “Ben bunu tanıdım, vücut dilinden anladım” denerek içeri alınabiliyor. Evden, okuldan alınıyor. Yüzde 50’den fazlası böyle yakalanıyor. Korkunç bir durum.

M.A: Burada bir strateji var aslında. Ben “haydi dağa” derken bunu gerçek anlamıyla söyledim. Bu çocukların, özellikle bölgenin iyi okullarının iyi öğrencileri seçilmiş olarak alındı bu süreçte. Bunlar belki şöyle algılandı, buradaki savaşın sürmesi. Kim nemalanıyorsa bundan sürmesini istiyor. Başka bir şekilde gelişecek iyi okulların iyi öğrencileri alınıp okullarından, militarize ediliyor ve milliyetçi yapılıyor çünkü o süreç böyle bir süreç. Dağa sonra dağa çıkacak piyonlar haline getiriliyor. Mesela bir çocuğu ilk tutuklanışıyla, tutuklu kaldığı bir buçuk aylık süreç sonundaki görüşlerinizde tümden değiştiğini fark ediyorsunuz. İçerde de kalabilmek için, bir aidiyete sarılması gerekiyor. Bu aidiyet içinde doğal olarak değişiyor. Şöyle bir örnek düşünelim tamamen fantezisel olarak; 1923 yılında Türkiye Cumhuriyeti yerine Kürdiye Cumhuriyeti kurulsaydı, İzmir’de doğan bir Türk çocuğu var ve bazı politikalar sebebiyle Türklerin yaşadığı köyler yakılıp, boşaltılmış. 17 bin tane faili meçhul var, 43 bin Türk öldürülmüş. Babası faili meçhul, ablası hapiste, ağabeyi işkence görmüş. Buna rağmen okumaya çalışıyor ve onu da tutukluyorlar. Bir cins içinde ağır şiddet unsurları olsa da sivil itaatsizlik olarak bakılabilinir.

İçerdeyken nasıl bir eğitim oluyor? Bahsettiğiniz değişim nasıl gerçekleşiyor?

M.A: İçerde büyüklerle temas kurmaları mümkün değil. İçerdeki tek olumlu yan, bu seferde çocuklukları elden gidiyor ama çok ciddi okumalar yapıyorlar. Kafalarına göre karşı milliyetçilik geliştiriyor ve militerize oluyorlar. Yoksa içeride yetişkinler bunlara eğitim veriyorlar söz konusu değil.

Türkiye geneline bakarsak sadece Güneydoğu ve Doğu Anadolu’da mı mevcut bu durum?

L.M: Hayır ama yoğunluk bu bölgelerde.

M.A: 32 ilde var. İstanbul’da 50’ye yakın çocuk vardı, son süreçte artmış da olabilir. Ankara, Bursa, Muğla, Tekirdağ, Kocaeli, Antalya buralarda da çocuklar TMK’dan yargılanıyor. Batı’daki çocukların ekstra bir problemleri daha var hapishane koşulları. Batı’daki çocukları adli suçla yargılananların arasına birer ikişer serpiştiriyorlar ve diğer çocuklara oradaki infaz memurları tarafından ağır bir Türk milliyetçiliği empoze ediliyor ve infaz memurları ile diğer çocukların maddi, fiziki, manevi baskısına maruz kalıyorlar. Doğu’dakiler toplu yaşadıkları, infaz memurları kent içinde yaşadığı için bu kadara ağır şartlarda değiller. Batı’daki tutuklu çocuklar içinde tecavüze kalkışılmasından, ağır dayak yiyenlere kadar oldu.

Sadece Kürt çocukları mı bunlar?

M.A: Yüzde 95’i. Çok az olarak bazı sol örgütler ve İBDA-C gibi bazı din kaynaklı örgütlerle bağdaştırılmış çocuklar var ama bunların toplam içindeki sayısı yüzde beşin altında. Bu yasayı kimi ötekileştirmek istiyorsanız uygulayabiliyorsunuz.

Bu hafta içinde bir fotoğraf gazetelerde ve haberlerde sıkça yer aldı. Hakkari’de 14 yaşında bir çocuk polisler tarafından yerlerde sürüklenerek gözaltına alınıyordu. Bu fotoğraf medyaya yansıdığı için olay büyüdü. Medyaya yansımayan ve aynı şekilde olan….

M.A: Çok var mesela, geçen 23 Nisan’da F’yi dipçikleyen polis hala görevde. Bunlar maalesef uygulamanın hataları. Mesela, Çocuk Şube’ye giden çocuklar, eğitimini almış polislerle karşılaşınca, “Cennete gelmiş gibi hissettik kendimizi” diyorlar çünkü öncesinde Terör ile Mücadele Şubesi’ne uğruyorlar. Yargılanma süreci dahil bu çocuklarla eğitimini almış polislerin ilgilenmesi gerekiyor. Fakat o dipçikleyen polisin de sertifikası var. İki gün gidip eğitim alıyor, çocuk koruma eğitimi aldığı için bordrosu değişiyor ve maaşı yükseliyor. İki günlük eğitimler. Askerde bu hiç yok. Bu polisler aynen devam ediyor ya da Uğur Kaymaz gibi 12 yaşında sırtından sekiz kurşunla vuran polisler meşru müdafaa denip göreve devam ettiriliyor. Siirt’teki, aracın camından kalabalığa ateş edip, bir kişiyi öldüren uzman çavuş beraat ediyor. Bu çok tehlikeli zira Yargıtay’ın herhangi bir dairesi değil Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararı, yani tam bir emsal. Kararda “bölge koşulları” diye bir yazı. Kararda ayrıca kalabalığın taşlı ya da silahlı olması gerekmediği, oradaki asker ya da polisin, “Bana bir yapabilirler” diye korkması, öldürmesini meşru kılıyor.

Eminim çok örnek vardır ama bu konuyla ilgili aklınızda kalan veya durumu açıklayacak bir örnek var mı?

M.A: Çok var ama mesela 14 yaşında okuldan alınmış ve şu an 16 yaşında olan bir kız çocuğu var. Ailesi birazda dışarı kapalı yetiştirmiş yani olaylardan pek haberi yoktu. Şu an ise çok militer birine dönüşmüş. 19 yılla yargılanıyor. Ben orada gidip evlerde kalıyorum çünkü temas çok önemli, yüzyüze gelince onların çocuk olduğunu anlıyorsunuz. O çocukların yüzde 90’ı geceleri sayıklıyor. Kabuslar görerek, bağırarak uyanıyor. Fiziksel olarak saç dökülmeleri, seri lezyonları görülüyor, hepsi ülser olmuş durumda. Sese, ani harekete aşırı duyarlılar.

Başbakan Erdoğan ile konuşurken, o bu örneklere ne tepki gösterdi?

L.M: Bir saat boyunca dinledi. Açıkçası ben o kadar zaman ayıracağını düşünmemiştim. Ben, Mehmet ve Mehmet Uçum vardı konuşmada.

M.A: Mehmet Uçum bu olayın başından beri hukuki olarak çözüm önerisini hazırlayan kişidir.

L.M: Mehmet Başbakan’a bunu hukuki dile hiç girmeden herkesin anlayabileceği bir sadelikle özetledi. Bunun sonucunda Başbakan, Bekir Bozdağ’a sorunca, Bozdağ’ın da cevabı şu anki uygulamaların ve tasarıların yeterli olmadığı yönünde oldu. Bunla ilgili kurulan Adalet Komisyonu var, başında da Hakkı Köylü, o hazırlanın da çok yetersiz olduğunu belirtti Bozdağ. Bunun üzerine Başbakan, “Böyle yarım yamalak bir şey olmasın, tam çözüm olsun” dedi ve bu görevi Bekir Bozdağ’a verdi. Biz çünkü Başbakan’a, “Bu şekil uygulama ve kısmi çözümlerle olmaz. Görünen sizin bu savaşı bitirmek istediğiniz şeklinde. Bu olaylar savaşı devam ettirmek isteyenlerin işine yarıyor ve Diyarbakır Cezaevi’nden daha fazla tepki uyandırıyor. Bunu hemen halletmemiz gerekiyor” dedik. Mehmet Uçum da köle gibi çalışmaya hazır olduğunu belirtti.

M.A: Zaman zaman Hüseyin Çelik ile konuşuyoruz ancak hızlanmış bir durum şu an yok.

Bir tarih verildi mi size?

L.M: Biz 23 Nisan dedik ama tabii çok ütopik. Bizim temennimiz. Ancak olması çok zor. Orada Haziran Temmuz gibi bazı laflar dolaştı. Bekliyoruz şimdi.

M.A: Beklerken durmayacağız tabii. Avrupa Parlamentosu’na üye Yeşiller Grubu’nun en son Barselona’da yapılan toplantısındaki tek gündem maddesi Türkiye’deki TMK mağduru çocuklardı. Özel bir basın açıklaması yaparak, İçişleri Bakanı’na bir mektup yazdılar.

Şu ara neler yapmayı planlıyorsunuz?

M.A: Çağrıcılar içindeki hukukçular Yargıtay’a, HSYK’ya, Anayasa Mahkemesi’ne ortak bir mektup hazırlıyorlar.

L.M: Bir de elimizde bu çocuklardan çok çarpıcı mektuplar var. Bir şekilde onları çeşitli gazetelerde yayımlatmak düşüncesindeyiz. Özellikle haftasonu eklerinde.

Avrupa’da bizim yaşadığımıza benzer bir durum var mı ya da olmuş mu?

M.A: Bu kadar olan yok. Ancak Fransa’da özellikle son dönemde Kuzey Afrikalı çocuklara karşı çocuk yargılama yaşını düşürmeye çalışıyorlar. Belçika’da 24, Almanya’da 23 hukuki olarak çocukluktan çıkış yaşı. Son Dünya Psikolojik Kongresinde karar verilen yaş 23. Mesela İngiltere’de çok tehlikeli bir uygulama var, bölgedeki öğretmenler, insanlar raporlar vererek Müslüman çocuklar ileride terörist olabilir diye fişleniyor ama buradaki gibi tutuklanmıyor. Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesini imzalamış olan ülkeler çocuk yargılanmasında tutuklamayı en sona itiyorlar. Çocuk yargılamasında en önemli olay yargılamanın uzatılmadan hemen bitirilmesidir. Cinayet ve çok özel durumlar dışında okuluna devam edip, ailesiyle kalıyor ama bir rehabilite programına da katılıyor. Türkiye’de bu uygulanmıyor. Halbuki 2005’te çıkan Çocukları Koruma Yasası bunu büyük ölçüde getiriyordu. Bir çelişki de var, 2007’de yapılan TMK değişikliği Anayasa’ya aykırı. Varolan Çocukları Koruma Kanunu ile tamamen çelişkili. Bu hukuksuzluk bir kanuni düzlemde var. Bir de yargı 12 Eylül yasasını bile çiğniyor.

İnsanların size ulaşması için ne yapmaları lazım?

cocukhaklari2@gmail.com’a bir e-mail atmaları gerekiyor sadece.

*Bu röportaj 18/04/2010 tarihinde www.ntvmsnbc.com adresinde yayımlanmıştır.

15 Nisan 2010 Perşembe

Hay sizin erkekliğinize...

Hakkari’den gelen bir fotoğraf çoğu insanın isyan ettirecek cinstendi. Bir grup adam, ufak bir çocuğu yerlerde sürüklüyordu.

Fotoğrafın açıklaması ise şuydu, kapatılan DTP’nin milletvekilliği düşürülen Genel Başkanı Ahmet Türk’e atılan yumruk Hakkari’de portesto edilirken polisler 14 yaşında bir çocuğu da gözaltına aldı.

Gözaltına alınan çocuk Hakkari eski Belediye Başkanı Kazım Kurt’un oğlu. Annesinin yanında, onun feryatları arasında gözaltına alınmış. Ardından da hastaneye götürülmüş. Bu arada annesi de oğlunun bırakılması için çırpınırken zor anlar yaşamış.

14 yaşında bir çocuğu bir kaç kişinin böyle gözaltına almasındaki vahşet kanları dolduracak cinsten. Koskoca adamlar, devletin kendilerine verdiği güçle ufak bir çocuğu yerlerde sürüklemekten çekinmiyor. Kendilerine sorulsa o dakika vatanı bölücülerden kurtarmaya, düzeni sağlamaya çalıştıklarını söyleyeceklerdir.

Neyse ki olay bir şekilde medyaya yansıdı ve iki polis açığa alındı. Ancak bu medyaya yansıyan sadece bir olay. Acaba medyaya yansımayan böyle kaç olay yaşanıyor.

Eskiden, ben daha okul sıralarındayken, kasılarak gezen bazı hocalar öğrencilerini dövdükten sonra Doğu'ya sürgüne gönderilirdi.

Doğu bizim için her zaman sürgün yeriydi ama oradaki çocukların günahı neydi de dayakçı öğretmenler hep oraya giderdi...

Orada dayak atıldı mı ne olurdu? Bunlar hiç merak edilmezdi doğal olarak.

Küçük bir çocuğun yerlerde sürüklenmesi kadar kan donduran diğer bir olay da Ahmet Türk’e yapılan saldırının kimi kişilerce meşru gösterilme çabası. Kimi köşe yazarları ve gazeteler bu saldırının olabileceğini, bazı insanların yaşanan iç savaştan çok fazla etkilendiğini ve kendisini tutamadığını yazıyor.

Bütün bu olaylarla birlikte atılan yumruktan sonra sakin olamayan ve masum insanların içinde olduğu belediye otobüsüne molotofkokteyili atmak da ne kadar cesurca ve kahramanca bir davranış sorgulamak lazım.

Kendilerine, yapacakları eylemler için bir meşruiyet kazandırdığını düşünenlerin, o atılan yumruktan keyif aldıklarını, bıyık altından gülümsediklerini bile düşünüyorum.

Benim için yaşlı bir adama atılan yumruğun, bir çocuğun yerlerde sürüklenmesinin, bir otobüse molotofkokteyili atılmasının farkı yok. Yapanların da bir farkı olduğunu düşünmüyorum. Hepsi aynı derecede vahşi ve insanlıktan uzak benim için.

Erkelerin egemen olduğu bu topraklarda, kadınlar ve çocuklar çok yara alır. Bir ana oğul, atılan bir yumruktan sonra çıkan olaylarda hem fiziken hem ruhen yaralandı, yakın zamanda hayatını kaybeden bir kadının mezarı üzerinden politika yapılmaya kalkışıldı, bir otobüsteki siviller ise yanma tehlikesi atlattı.

Dilleri, dinleri, ırkları farklı olsun olmasın bütün bu saldırıları yapan erkekler, onlar bir an gelecek ve erkeklikleriyle yine övünecekler, işte o ana akla gelen aynı cümle olacak, “Hay sizin erkekliğiniz...”